"Ben doğduğumda, ne olduğumun bir adı yoktu.”

Madeline Miller

Bazı insanlar hayatları boyunca kendilerine bir isim arar. Hayır, nüfusa yazılan isimden söz etmiyorum. İçimizdeki o tanımsız yere uygun düşecek bir isimden bahsediyorum. Kim olduğumuzu, neden böyle hissettiğimizi, neden hep aynı yaralara dokunduğumuzu açıklayacak bir isimden...

Kirke’yi okurken beni en çok etkileyen şey buydu. O, tanrıların arasında tam bir tanrı değildir; insanların arasında da tam bir insan. Sürekli bir yere ait olmaya çalışır ama hiçbir yere bütünüyle sığamaz. Aslında çoğumuzun hikâyesi de bundan farklı değildir. İnsan ruhunun en sessiz sancılarından biri, ait olamama duygusudur.

Psikolojide Carl Jung’un çok sevdiğim bir sözü vardır: “İnsan, karanlığını bilinçli hale getirene kadar onu kader olarak yaşar.” Çoğu zaman hayatımızın tekrar eden döngülerine kader deriz. Hep yanlış insanları seçmeye, hep aynı hayal kırıklıklarını yaşamaya, hep aynı kapılardan dönmeye kader deriz. Oysa bazen bunlar kader değil, tanınmamış yaralardır.

Kirke’nin büyüsü de tam burada başlar. Onun gücü, başkalarını değiştirmesinden değil, kendisini tanımasından doğar. Çünkü insanın gerçek dönüşümü dış dünyayı değiştirdiğinde değil, kendi hikâyesini farklı okumaya başladığında gerçekleşir.

Danışanlarımın sık sık söylediği bir cümle vardır: “Ben neden hep böyle insanları buluyorum?” Aslında soru çoğu zaman yanlış yerde başlar. Belki de soru şudur: “Ben neden kendimin bu tarafını görmemekte bu kadar ısrar ediyorum?”

Kirke sürgüne gönderilir. Yalnız kalır. Acı çeker. Kaybeder. Ama tam da bu yalnızlığın içinde kendi sesini duymayı öğrenir. Modern insanın en büyük korkusu da belki budur. Sessizlik. Çünkü sessizlikte telefonlarımız değil, bastırdığımız duygular konuşmaya başlar.

Büyümek çoğu zaman yeni bir şey olmak değildir. Zaten olduğumuz kişiye yaklaşmaktır. Kat kat üzerimize yapışmış korkuları, beklentileri ve başkalarının seslerini ayıklamaktır. Bir gün aynaya baktığımızda ilk kez kendimizi görebilmektir.

Belki de hayatın en zor sorusu “Ben kimim?” değildir. Asıl zor soru şudur:

Bana öğretilen her şeyi bir kenara bıraksaydım, geriye kim kalırdı?

Kirke’nin hikâyesi bana bunu hatırlatıyor. İnsan bazen kendini bulmaz. Kendine doğru uzun ve cesur bir yolculuk yapar. Ve yolun sonunda fark eder ki aradığı kişi, başından beri içeride onu bekliyordur.