Savaşın Gölgesinde Bir Ülke
Yıllar önce gazeteci olarak Afganistan'a gittiğimde, ülkenin her köşesinde savaşın izleri hissediliyordu.
Sokaklarda omuzlarına astıkları silahların ağırlığını bile taşıyamayan çocuklar vardı. Kerpiç duvarlarda kurşun izleri, meydanlarda silahlı grupların gölgesi ve insanların yüzlerinde yıllardır süren çatışmaların yorgunluğu okunuyordu.
Afganistan'da savaş yalnızca cephelerde yaşanmıyordu; hayatın her alanına nüfuz etmişti.
Özellikle kadınlar için...
Bazıları sokağa çıkarken başlarını öne eğiyor, bazıları ise mümkün olduğunca görünmez olmaya çalışıyordu. Kamusal yaşamın dışına itilen kadınlar, çoğu zaman yalnızca ev ile hayat arasında sıkışıp kalıyordu.
Aradan yıllar geçti.
Dünyanın ilgisi başka coğrafyalara yöneldi. Afganistan ise yeniden kendi kaderiyle baş başa bırakıldı.
Kaçış ve Belirsizlik
Taliban’ın yönetimi devralmasının ardından, uluslararası güçlerin ülkeden çekilmesiyle Afganistan’da büyük bir kaçış dalgası başladı. İmkânı olanlar ülkeyi terk etti. Gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, hukukçular ve çok sayıda kadın, güvenli bir gelecek kurabilmek umuduyla farklı ülkelere sığındı.
O günlerde, ülkelerini terk etmek zorunda kalan birçok Afgan kadını Maltepe’de ağırlama fırsatımız oldu. Aralarında milletvekilleri, yazarlar, gazeteciler ve akademisyenler vardı.
Hepsinin yüzünde aynı ifade okunuyordu:
Belirsizlik...
Bedenleri İstanbul’daydı, ancak zihinleri hâlâ Afganistan’da yaşamaya devam ediyordu. Konuşurken sık sık duruyor, gözleri uzaklara dalıyordu. Geleceğe dair planlarından çok, geride bırakmak zorunda kaldıkları hayatlarını anlatıyorlardı.
Sohbetlerimiz sırasında kendilerine sürgünde bir Afganistan Parlamentosu oluşturma fikrini dile getirdim. Bu öneri üzerine uzun uzun konuştuk. Ancak o günlerde çoğunun içinde umuttan çok hayal kırıklığı vardı. Ülkelerini, mücadelelerini ve geleceklerini geride bırakmış olmanın ağır yükünü taşıyorlardı.
Daha sonra büyük bölümü Kanada başta olmak üzere Kuzey Amerika’ya yerleşti. Zamanla ABD ve Kanada’da çeşitli platformlarda örgütlenerek seslerini duyurmaya, Afgan kadınlarının hak mücadelesini uluslararası alanda sürdürmeye çalıştılar.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, yüzlerine yansıyan o karamsarlığın nedenlerini çok daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü onların gördüğü tehlike, dünyanın büyük bölümünün henüz görmek istemediği bir geleceğin habercisiydi.
Sessizleşen Toplum, Görünmezleşen Kadınlar
Afganistan artık yalnızca yoksullukla mücadele eden bir ülke değil; aynı zamanda sessizleşen bir toplum hâline geliyor.
Ekonomik kriz derinleşirken, işsizlik büyürken ve insani yardımlara bağımlılık artarken en ağır yükü yine kadınlar taşıyor.
Eğitimden uzaklaştırılan, çalışma hayatından dışlanan ve hareket alanları daraltılan kadınlar giderek daha görünmez hâle geliyor.
Ancak görünmezlik, sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Tam tersine...
Görünmeyen şiddet çoğu zaman daha tehlikeli oluyor.
Yoksulluk arttıkça erken yaşta evlilikler çoğalıyor. Ekonomik çaresizlik birçok aileyi kız çocuklarını istemedikleri evliliklere yönlendirmeye itiyor. Kadınlar yalnızca ekonomik olarak değil, sosyal olarak da daha bağımlı hale geliyor.
Şiddet yaşandığında ise çoğu zaman bunu duyacak, kayda geçirecek veya müdahale edecek bir mekanizma bulunmuyor.
Kapalı kapılar ardında yaşananlar çoğu zaman kapalı kapılar ardında kalıyor.
Görünmeyen Şiddetin Coğrafyası
İşte Afganistan'ın bugün yaşadığı en büyük trajedilerden biri de budur.
Şiddetin yalnızca artması değil, görünmezleşmesi...
Bir toplumda kadınların sesi duyulmadığında, yaşadıkları acılar da istatistiklere dönüşmez. Kayıtlara geçmeyen her hikâye zamanla unutulur. Unutulan her hikâye ise yeni mağduriyetlerin önünü açar.
Bugün Afganistan'da yaşanan tabloyu yalnızca siyasi gelişmelerle açıklamak mümkün değildir.
Bu aynı zamanda bir insanlık meselesidir.
Çünkü bir ülkenin geleceği, kadınlarının sahip olduğu özgürlük kadar güçlüdür.
Kadınların eğitimden, üretimden, kamusal yaşamdan ve karar alma süreçlerinden uzaklaştırıldığı bir yerde kalkınmadan, toplumsal barıştan ve sürdürülebilir bir gelecekten söz etmek zordur.
Savaşın En Ağır Bedelini Kim Ödüyor?
Afganistan'ın hikâyesi bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:
Savaşların en ağır bedelini çoğu zaman silah taşıyanlar değil, sesi duyulmayanlar öder.
Bugün Afganistan'da milyonlarca kadın, dünyanın gözleri önünde sessiz bir mücadele veriyor.
Çığlıklarını duyuramıyorlar. Daha da acısı, onları duyması gereken insanlık büyük ölçüde kulaklarını kapatmış, yüzünü bu coğrafyadan çevirmiş durumda.
Oysa Afgan kadınları hâlâ orada...
Yüzlerine geçirilen burkaların ardından, hayatın bütün zorluklarına meydan okuyan o keskin ve vakur bakışlarla dünyayı izlemeye devam ediyorlar. Sessizler; ama teslim olmuş değiller. Görünmez kılınmaya çalışılıyorlar; ama var olmaya, direnmeye ve hatırlanmaya devam ediyorlar.
Küresel Vicdanın Sessizliği
Belki de asıl soru şudur: Onları gerçekten duyuyor muyuz?
Onları gerçekten görebiliyor muyuz?
Yoksa dünyanın birçok krizinde olduğu gibi, Afgan kadınlarının yaşadığı bu derin dram da zamanla küresel vicdanın tozlu raflarına kaldırılan, unutulmuş dosyalardan biri hâline mi geliyor?
Çünkü bazen bir toplumun en büyük trajedisi, yaşadığı acılar değil; o acıların dünya tarafından sıradanlaştırılmasıdır.
