Akademinin hal-i pürmelali

Akademinin hal-i pürmelali

Dünya standartlarında bir akademi için üniversiteler üzerindeki baskıların kaldırılması ve liyakatle oluşturulan kadroların özgürce bilim üretebildiği bir ortam oluşturulması gerekiyor. Bilim insanlarının geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısından kurtarılması eğitimin ve akademik çıktıların kalitesini arttıracağı gibi, Türkiye’nin 2. yüzyılını inşa etmede önemli bir rol oynayacaktır.

“Yüzüklerin Efendisi” serisinin ikinci filmi olan İki Kule’nin bir sahnesinde Eomer, bir grup Uruk-hai tarafından kaçırılan arkadaşlarını arayan Aragorn, Legolas ve Gimli’ye Uruk-hai grubunu öldürüp cesetleri yaktıklarını söyler. Arkadaşlarını aramalarını ama umuda güvenmemelerini tavsiye ederek, “Umut bu toprakları terk etti” der. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu düşündüğümde genelde bu replik aklıma geliyor. Gerçekten de umut bu toprakları terk etmiş gibi görünüyor. Herkeste çok ciddi bir umutsuzluk hali var ve bu, beraberinde karamsarlığı ve boş vermişliği de getiriyor. Bu yüzden akademinin sorunlarını anlatan bir yazı yazmak boş bir çaba olarak değerlendirilebilir. Ama ben yine de elimden geldiğince bunları anlatmak ve kısa vadede olmasa bile uzun vadede bu sorunların çözümü için adım atılmasını temenni etmek istiyorum. İçimizdeki umudu bir şekilde diri tutmamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye akademisinin sıkıntılarını saymaya başlasak sanırım sonunu getiremeyiz. Liyakatsizlik, sansür, torpil, mobbing, maaş, atamalar vs. derken işin içinden çıkmak pek mümkün olmuyor. Akademisyenlere sorduğunuzda bin türlü problem duyuyorsunuz. O yüzden bu yazıda akademinin tüm sorunlarına değinme gibi bir iddiam yok. Öne çıktığını düşündüğüm sorunlara değinerek kendi zaviyemden genel bir değerlendirme yapacağım ve ilk olarak (biraz da mecburiyetten) maaş mevzusundan bahsedeceğim. Türkiye’deki mevcut ekonomik durumu göz önüne alınca maaşlardan şikâyet etmek sıradanlaşıyor ve artık pek dikkat çekmiyor. Ekonominin kötüleşmesine rağmen zenginleşen küçük bir kesim olsa da toplumun geneli ciddi bir geçim sıkıntısı yaşıyor ve alım gücünde çok keskin bir düşüş var. Bu herkesi olduğu gibi akademisyenleri de etkiliyor. Ancak akademisyenler açısından durumun farklı boyutları var. Bu nedenle konuyu biraz daha açmak icap ediyor.

Bilim insanlarını dalga geçilecek bir noktaya getirmek gerçekten bu ülkenin geleceği açısından çok endişe verici ve korkutucu bir durum. Bilime ve akademiye önem vermeyen bir ülkenin kalkınması beklenemez ama mevcut iktidar bu gerçekten bihaber görünüyor.

“NİYE BU KADAR OKUDUNUZ Kİ?”

Akademik zam kampanyasından haberdar olanlar için ikinci (belki de 100.) baskı olacak ama mevzuya aşina olmayanlar için durumu özetleyeyim. Akademisyenler diğer iş gruplarından farklı olarak mesleğin gereklerini yerine getirebilmek için gelirlerinin bir kısmını yine işleri için harcamak durumundalar. Güncel gelişmeleri takip etmek için kitap almak, akademik etkinliklere katılmak ve yayın yapmak ciddi bir bütçeye mal oluyor. Bunun dışında akademisyenlik doğası gereği motivasyon ve odaklanmaya bağlı olduğundan akademik ürün ortaya koymak için berrak bir zihin gerekiyor. Zihni sürekli geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısıyla meşgul bilim insanlarının verimli olmasını beklemek beyhude bir çaba aslında. Nitekim son dönemde bilim insanlarında çok ciddi bir motivasyon kaybı var. Çok çalışkan ve üretken arkadaşlar dahi çalışmalarına odaklanamamaktan ve isteksizlikten bahsediyor. Benzer kariyerdeki meslek gruplarından çok düşük maaşlar almak ve geçinememek bilim insanlarının üretkenliğini bitiriyor. Yoksulluk sınırının altında maaş almak meslek onurunun ayaklar altına alınmasına sebep oluyor. Herhangi bir eğitim ya da kalifikasyon gerektirmeyen işlerde çalışan kişilerden bile düşük ücret almak akademisyenlerin gururunu zedeliyor. İnsanlar akademisyen maaşlarına inanamıyor, bazıları da maalesef dalga geçerek, “Niye bu kadar okudunuz ki?!!” tepkisini veriyor. Bilim insanlarını dalga geçilecek bir noktaya getirmek gerçekten bu ülkenin geleceği açısından çok endişe verici ve korkutucu bir durum. Bilime ve akademiye önem vermeyen bir ülkenin kalkınması beklenemez ama mevcut iktidar bu gerçekten bihaber görünüyor.

Bilim insanları özgürce konuşamıyor ve üretemiyor. Belli konular tabu ilan edildiği için bunlardan bahsetmek bile sorun teşkil ediyor. Üniversiteler üzerindeki baskı denildiğinde baskının sadece dışarıdan geldiği düşünülmesin. Üniversite yönetimleri de bünyesindeki akademisyenlere baskı yapabiliyor.

BİR ŞİDDET PRATİĞİ OLARAK BASKI VE MOBBİNG

Akademinin öne çıkan diğer sorunu ise üniversiteler ve bilim insanları üzerindeki baskılar. Üniversiteler üzerindeki tahakküm yapılan yayınlardan tutun da derste anlatılan konulara kadar sirayet ediyor. Bu baskı öyle bir boyuta geldi ki artık sansüre bile gerek kalmıyor çünkü bilim insanları oto-sansür yaparak sansür mevzusunu kendi içlerinde halleder hale gelmiş durumda. Göreve ilk başladığımda İnsan Hakları dersi verdiğim için bana da çevreden uyarılar gelmişti. İnsanlar beni düşündükleri için, iyi niyetle, belli konulara girmememi hatta mümkünse Türkiye’deki insan hakları ihlallerinden hiç bahsetmememi öğütlemişti. Bu sadece bir örnek ama oto-sansür durumu maalesef çok yaygın. Bilim insanları özgürce konuşamıyor ve üretemiyor. Belli konular tabu ilan edildiği için bunlardan bahsetmek bile sorun teşkil ediyor. Üniversiteler üzerindeki baskı denildiğinde baskının sadece dışarıdan geldiği düşünülmesin. Üniversite yönetimleri de bünyesindeki akademisyenlere baskı yapabiliyor. Çalıştığınız alan ya da konular, politik görüşünüz, etnik ya da dini kimliğiniz hatta sadece görünüşünüz bile yöneticiler tarafından sakıncalı bulunmanıza sebep olabiliyor. Yöneticilerin kara listesine girdiğinizde de türlü türlü mobbing uygulamasına maruz kalıyorsunuz. Bu noktada mobbing mevzusunu biraz açmak gerekiyor.

Türkiye’de, vakıf ya da devlet fark etmeksizin, her üniversitede “mobbing” olduğunu söylemek abartı olmaz. Mobbing konusunda yargı yoluna başvurmak ve sonuç almak zor olduğundan gücü yeten yetmeyene mobbing yapmakta beis görmüyor. “Psikolojik şiddet” olarak değerlendirilen mobbing, çok çeşitli şekillerde gerçekleşebiliyor. Kişiye alakasız ve anlamsız işler verilmesi, kariyerinde önünün tıkanması, kadro verilmemesi, dışlanma, yersiz soruşturmalar, kişiyi yalnızlaştırmaya yönelik uygulamalar, motivasyon kırıcı yorum ve ifadeler mobbinge örnek oluşturabilecek tutum ve davranışlardan bazıları. Konum ve koşullara göre farklı mobbing biçimleri de söz konusu olabiliyor. Mobbing uygulamaları değişse de sonuç genelde benzer oluyor. Mobbinge maruz kalan bilim insanları motivasyon kaybı, depresyon ya da kaygı bozukluğu gibi psikolojik sıkıntılar ve hatta psikosomatik rahatsızlıklar yaşıyor. Mobbingi ispat etmenin zorlukları, ülkedeki mevcut politik iklim ve yargıya duyulan güvensizlik dikkate alındığında pek çok insan mobbinge karşı dava açma yoluna gitmiyor. Sadece hukuki değil idari yollardan da soruna çözüm bulmak mümkün olmuyor. Çünkü kurum içi şikâyet prosedürleri adil ve şeffaf bir biçimde işletilmiyor. Çoğu durumda mobbing davranışları görevi kötüye kullanma suçu oluşturacak nitelikte olsa dahi, maalesef yargıya taşın(a)madığından yapanın yanına kâr kalıyor. Mobbing sonucunda sadece mobbinge maruz kalan değil toplum da kaybediyor. Akademisyenlerin birey olarak yaşadığı sıkıntılar bir yana; bilim üreterek topluma faydalı olması gereken bu insanların verimliliği düşüyor ve hem maddi hem de manevi açıdan kamu kaynakları boşa harcanmış oluyor.

Akademiyi ucundan kıyısından bilen bir insan akademisyen alımlarında ne tarz torpillerin döndüğünü az çok biliyordur. Bu alımlarda nepotizm yapılmasının yolunu açan uygulama ise mülakatlar. Hukukun üstünlüğünün, şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin olmadığı ülkelerde mülakatlar hep sıkıntılıdır. Nitekim bizde de böyle.

TORPİL VE NEPOTİZMİN AKADEMİK HALİ

Akademinin en ciddi problemlerinden birisi de liyakatsizlik. Ülke genelinde yaygın olan torpil (ya da nepotizm) maalesef akademiye de sirayet etmiş durumda. Akademisyenlerin niteliğinde ciddi bir düşüş gözlemleniyor. Elinizi sallasanız doçent ve profesöre çarpıyor ama bunların ne kadarı gerçekten bilim insanı sıfatını hak ediyor bu tartışılmalı. Üniversite sayısının ihtiyaçtan bağımsız olarak arttırılması ve “yüksek lise” olarak nitelendirilebilecek pek çok üniversite açılması bu nitelik kaybında etkili oluyor. Peki, bu insanlar nasıl akademisyen olup bu unvanları alabiliyor? Akademiyi ucundan kıyısından bilen bir insan akademisyen alımlarında ne tarz torpillerin döndüğünü az çok biliyordur. Bu alımlarda nepotizm yapılmasının yolunu açan uygulama ise mülakatlar. Hukukun üstünlüğünün, şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin olmadığı ülkelerde mülakatlar hep sıkıntılıdır. Nitekim bizde de böyle.

Kamuoyunda “babişko Asuman” olarak bilinen hadise de bunun sadece bir örneği. İyi okullardan mezun, dil bilen ve akademik kadrolara giriş için gerekli olan sınavlardan yüksek puanlar alan pek çok aday mülakatlarda düşük puanlar verilerek elenirken zar zor listeye girebilmiş bazı parlak (!) gençler mülakatlardan aldıkları yüksek puanlarla rakiplerinin önüne geçiyor. Bunun istisnası sayılabilecek YLSY bursu ve ÖYP programında da değişiklikler yapılmasıyla objektif kriterlere göre akademiye girmek imkânsız hale geldi. 2010 yılında YLSY bursunu kazandığım dönemde mülakat yoktu ve sadece ALES puanı ile mezuniyet ortalamasına göre yerleştirme yapılıyordu. Ancak sonradan getirilen mülakat sistemi ile bu burs da torpile açık hale geldi. Geçenlerde tanıştığım bir beyefendi, oğlunun çok iyi bir üniversiteden birincilikle mezun olduğunu, ALES’ten de 95 üzeri bir puan aldığını ancak YLSY mülakatında “30 verildiği için” bursu kazanamadığını söyledi. Gerçekten çok üzücü bir durum. Bu ülkenin parlak gençlerinin bu şekilde elenmesi ile sadece o kişilere değil topluma da çok büyük haksızlık yapılıyor.

Bir akademisyenin sadece yayınladığı makaleler üzerinden değerlendirilmesi akademik kaliteyi de düşürüyor. Mesleğin öğrenci yetiştirme, toplumun sorunlarına çare bulma, politika önerisi yapma ya da toplumsal tartışmalara yön verme gibi boyutları tamamen göz ardı edilerek sadece hangi dergide kaç yayın yapıldığına bakılması eğitimin kalitesini ciddi bir biçimde düşürüyor.

İNDEX TEZ’DEN KİFAYETSİZ MAKALELERE: AKADEMİK ÜRETİM VE ÖTESİ

Akademik tez ve yayınların niteliği de ciddi bir soru işareti oluşturuyor. 2017 yılında skandal yaratan “index tez”i hatırlayanlar olacaktır. Sadece index biçiminde yazılmış bir metin (metin demek de ne kadar doğru bilmiyorum) tez olarak kabul edilmişti. Bu sadece bir örnek ama akademik açıdan tez olarak değerlendirilemeyecek pek çok metin insanlara akademik unvan kazandırmak için kullanılıyor. Yine geçmişte kısa sürelerde onlarca yayın (!) yapan bazı akademisyenlerin ahbap-çavuş ilişkileri sayesinde sözde akademik dergilerde kendine yer bulduğunu duymuşsunuzdur. Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Recai Coşkun’un yayınlattığı makale, durumun vahametini bize bir kez daha göstermiş oldu. Sadece bibliyografyasına bakıldığında bile trolleme amacıyla yazıldığı anlaşılabilecek bu makalenin yayınlanmış olması gösterdi ki bazı hakemli (!) dergilerde hakemler makaleleri okumuyor. Parayla tez ve makale yazımına hiç girmiyorum.

Akademik yayınların sadece Türkiye’de değil dünyada da tartışıldığını belirtelim. Dünya genelinde her yıl on binlerce makale yayınlanıyor ama bunların çoğu (alana göre değişmekle birlikte) ne atıf alıyor ne de okunuyor. Sadece atama kriterlerini sağlamak için stratejik yayın yapmanın kime ne faydası var bunun ayrıca tartışılması gerekiyor. Bir akademisyenin sadece yayınladığı makaleler üzerinden değerlendirilmesi akademik kaliteyi de düşürüyor. Mesleğin öğrenci yetiştirme, toplumun sorunlarına çare bulma, politika önerisi yapma ya da toplumsal tartışmalara yön verme gibi boyutları tamamen göz ardı edilerek sadece hangi dergide kaç yayın yapıldığına bakılması eğitimin kalitesini ciddi bir biçimde düşürüyor. Doğru düzgün ders anlatmayan (hatta okula bile uğramayan) ama oturup sadece yayın yapmaya odaklanan akademisyenler el üstünde tutulurken topluma bir şeyler katmak, öğrenci yetiştirmek için çabalayanlar bir anlamda değersizleştiriliyor. Buna bir de akademisyenlerin geçim sıkıntısını ekleyince durum daha da vahim bir hal alıyor. Ek gelir üretmek için çabalayan akademisyenler dışarıda başka işlerle uğraşmak zorunda kalıyor ve kapasitesinin tamamını işine harcayamıyor. Bu tarz sorunlar üniversitelerdeki eğitimi kalitesiz ve niteliksiz hale getiriyor.

Akademinin sorunlarını irdelediğimizde bunların sadece bilim insanlarını değil herkesi ilgilendirdiği sonucuna varabiliriz. Bu ülkenin kalkınması ve refaha ulaşması için bilime ve akademiye hak ettiği değeri vermek gerekiyor. Ayrıca geleceğimizi inşa edecek olan gençlerin nitelikli eğitim alabilmeleri için üniversitelerin eğitim kalitesinin arttırılması elzem. Eğer bu sorunlar çözülmez ve nitelik kaybı devam ederse üniversite eğitimi sadece işsizliği 4-5 yıl erteleyen bir zaman kaybı haline gelecek. Diğer meslek gruplarında olduğu gibi akademisyenler arasında da beyin göçü artmış durumda. Türkiye en başarılı akademisyenlerini kaybediyor. Bilim insanlarının çağrılarına kulak verilmezse akademideki kan kaybı devam edecek ve sorunlar artık çözülemez bir noktaya gelecek. Dünya standartlarında bir akademi için üniversiteler üzerindeki baskıların kaldırılması ve liyakatle oluşturulan kadroların özgürce bilim üretebildiği bir ortam oluşturulması gerekiyor. Bilim insanlarının geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısından kurtarılması eğitimin ve akademik çıktıların kalitesini arttıracağı gibi, Türkiye’nin 2. yüzyılını inşa etmede önemli bir rol oynayacaktır.

Zeynep Ardıç, Öğr. Gör. Dr., Akademisyen

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir