“Yolsuzluk operasyonları” denilen operasyonların yalnızca CHP’li belediyelere yapılıp da diğer hiçbir partinin belediyelerine yapılmıyor oluşu, bu operasyonların gerçekte “yolsuzluklarla” değil de AKP’nin ya da Erdoğan’ın yeniden iktidar olma stratejisinin operasyonları olduğu yeterince açık değil mi? “Butlan” işinin de bu operasyonların bir parçası olduğunu dikkate aldığımızda Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin yeniden başına gelmeyi kabul etmesi de bu operasyonların bir parçası olduğunun kabulü değilse nedir ki?
Buna rağmen, her şey bu kadar açık ve netken, ülkede daha iyi bir demokrasi olsun diyenlerin bazılarının ikircikli tavır göstermesi de doğrusu bana normal gelmiyor. Gelmiyor çünkü bugün Türkiye’nin önündeki meselenin, ülkede “egemen” olanların başlattığı ve eksik de olsa var olan demokrasiyi otoriter bir rejime dönüştürme gayretleri olduğu çok açık.
Bu noktada diyebiliriz ki içinde bulunduğumuz siyasi ortam iki siyasi partinin normal sayılabilecek bir iktidar mücadelesi olarak görülebilecek bir ortam değildir. Biri neredeyse bütün gücü elinde bulunduran iktidar partileri, diğeri ise zaten dağınık olan ve giderek de bölünmekte olan muhalefet cephesi. Buradaki ilişki güçlü bir kişinin zayıf ve çelimsiz bir kişiyi köşeye sıkıştırıp dövmesine benziyor. Her şeyi bir yana koyun insan olmanın vicdani gerekliliği dövülenin yanında olmaktan başka bir şey olabilir mi? Burada unutmayalım ki “dövülenin yanında olmak” bir “fikir” değil benimsenen bir “değer”dir. Fikirler tartışılabilir ama değerler öyle değildir. Onları ya kabul eder ya da etmezsiniz! Size kalmıştır!
Dolayısıyla “Hepimiz aynı gemideyiz!” diyerek bu güçler arasında “arabuluculuk” yapmaya kalkmak da “uzlaşmacı” bir tavır önermek de doğru değildir. Çünkü çoğu zaman düşünüldüğünden farklı olarak, demokrasi bir “uzlaşma” rejimi değil egemen olanlara karşı hiç bitmeyen bir mücadele rejimidir. Bu mücadele özünde “egemen” olanların iç-koordinasyonlarını, açık ya da gizli anlaşmalarını ortaya döktükçe toplumun dezavantajlı bırakılmış kesimlerini siyasi ve ekonomik olarak rahatlatacak gelişmeleri sağlayan bir rejimdir.
Bu nedenle de Özgür Özel’in tutumu doğru bir tutumdur. Bu tutumun başarıya ulaşması 25 yıldır ülkeyi yöneten zihniyet dünyasının oluşturduğu kurumlara karşı, sahip olduğu söylemlere ve iddialara karşı tavır almak doğru bir siyasi tutumdur. Tabii asıl önemlisi bu siyasi tavrı hayatta da, mahallede de, sokakta da gösterebilmektir.
Tabii, Özgür Özel cephesinin de dikkate alması gereken şeyler var. Eski söylemler yerine yeni ve yaratıcı fikirleri, kuru bir milliyetçilik yerine “farklılıklarımızla birlikte yaşamak istiyoruz” düşüncesini, kısacası bu ülkede “mağdur” olan ya da kendini “mağdur” hisseden herkesi kapsayacak bir siyaset üreteceğini, kısacası ülkeyi gerçek anlamda “demokrat” bir ülke yapmak istediklerini seslendirmek gibi. Olması gereken bir başka önemli tutumun da yeni kadroları devşirirken, gerçekten Türkiye sorunlarını düşünmüş, emek sarfetmiş, insani değerleri yüksek liyakatlı kişileri bulmaya çalışmak gibi…
O nedenle de “butlan” Türkiye toplumunda yeni bir kırılma yarattı. Belki de hayırlı bir kırılma!
Eğer öyleyse hayırlısı!
