Dün arkadaşımız Cansu Çamlıbel, Kemal Kılıçdaroğlu’nun hem eski, hem de yakın çalışma arkadaşı Bülent Kuşoğlu ile önemli bir söyleşi gerçekleştirdi. Kuşkusuz bu söyleşide en çok akılda kalan ve tartışılan konu “devlet aklı” oldu.
Dünden bu yana pek çok mecrada; “Devlet aklı var mı, yok mu?”, “Devlet kim?”, “Ortada devlet mi kaldı?” gibi pek çok soru tartışıldı.
Şimdi Çamlıbel’in söyleşisinde bu konuyla ilgili bölümü alalım;
“C.Ç.: Mesela 19 Mart sürecinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yaptığı mitingler için “Bu kadar mitinge ne gerek var?” cümlesini ben bizzat Kemal Bey’in ağzından duydum. Toplumsal muhalefet zirvedeyken “mitinglere ne gerek var” diyebildi. Keza Bahçeli’nin “sokaklara dökülmeyin” uyarısı benzer bir şey aslında. Yani devlet aklının CHP için uygun gördüğü bir muhalefet biçimi var sanki…
B.K.: Devlet aklı önemli.
C.Ç.: “Devlet aklı”ndan siz ne anlıyorsunuz?
B.K.: “Devlet aklı”ndan ben devlette çalışanların, devlet bürokrasinin aklını anlıyorum. Bunlar isimlendirilemez. Güvenlik konularında, maliye ve hazineyi ilgilendiren konularda oturdukları koltuklar dolayısıyla, kendilerine gelen bilgiler, yaptıkları değerlendirmeler dolayısıyla bir etkileşim söz konusu oluyor ve bir akıl ortaya çıkıyor. İşte o, devlet aklı. …
C.Ç.: Bugün Türkiye’de olan her şeyi, mahkeme kararları dahil, kurgulayan devlet aklının sizin ifadelerinizle “temiz, arkasında yabancı olmayan, arkasında başka akıllar olmayan” bir akıl olduğuna emin misiniz?
B.K.: Bunu söyleyemem ama bir devlet aklı olduğunu söyleyebilirim. Ne kadar temiz olduğunu bilmiyorum. Bir tane devlet aklı da yok zaten. Ama tarihsel gelişime bakarsak; devlet aklı Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de hep etkili oldu. Onun için Türkiye’de devlet aklını küçümsememek lazım. Şu anda da siyaset çok zayıfladığı için, parlamento zayıfladığı için, siyasetçi zayıf olduğu için devlet aklı ön planda.”
Kuşoğlu’nun gerek bürokratik, gerekse siyasi geçmişine baktığımızda bu sözlerin boş, anlamsız ve temelsiz olduğunu söylemek çok kolay değildir.
Diğer yandan bu tartışmanın bizi getirmesi gereken ama henüz konuşulmayan bir noktası vardır; hem CHP hem de toplum açısından.
O da hem geçmişle yüzleşme hem de bazı gerçekleri kabullenmedir.
BU TOPRAKLARIN EN GÜÇLÜ SİYASİ AKTÖRÜ “DEVLET” OLMUŞTUR
Belki de tartışmaya başlamakta yarar var; sadece Cumhuriyet’in kuruluş dönemi ve sonrası değil Osmanlı’dan bu güne bu topraklarda güçlü bir devlet geleneği vardır. Bu açıdan bu toprakların en güçlü siyasi aktörü devlettir diyebiliriz.
Bu geleneğin özünde hep “devlet bekasını” korumak, bunu topluma rağmen yapmak olmuştur.
Bu devlet, tek tek kişilerin, o kişilerin başında olduğu kurumların gücünün toplamı bir güç odağıdır. Ve bu tür güç odakları tek de değildir. Ve onlar da kendi içinde mücadele halindedirler.
Bütün bu farklı güç odaklarının öncelediği devlet; özünde otoriter zihniyetten meşruiyetini alır. Tek bir doğrusu vardır, homojen bir toplum varsayar, tek kimliğe dayanır. Toplumu ve toplumsal talepleri ikincilleştirir. İdeolojik özünü ve kurumsal varlığını korumak hep önceliklidir.
Uluslararası ilişkilerdeki rekabet, “devlet sırrı” söylemi üzerinden toplumun üzerinde hegemonya inşa edilir.
Ve bu devlet zihniyeti ve aklı ideolojik özünü ve gücünü korumak için de için içeride farklı siyasi partiler, kültürel kimlikler, toplumsal kesimlerle işbirliği yapmaktan; ittifak yaptığı kimlik üzerinden diğer kimliklere, gruplar üzerinde baskı kurmaktan çekinmez.
Bu devlet, toplum, toplumsal talepleri, çoğulculuğu, onları temsil eden siyasal partilerden kendini uzak tutmuş ve bunu da siyaseti kendi meşruiyet alanında kurarak başarmıştır.
DEVLET VARKEN SİYASETE GEREK YOK (MU?)
Benzer biçimde Osmanlı’da da güçlü bir devlet geleneği vardır. Çünkü siyaset yoktur.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bu ideolojik süreklilik yani devletin biricikliği ve kutsallığı devam etmiş ve tek parti iktidarının kurumsallaşması da esas olarak devlet merkezli olmuştur.
Tek parti döneminde devlet, sahip olduğu ve yaratma imkanına sahip olduğu ekonomik güç ile siyasi alanı da, kültürel alanı da tanımladığı, kendi ideolojik taşıyıcılığını yapan makbul vatandaşlara açmıştır.
Ancak bu kimliği benimseyenler, kamusal alanda kendini böyle tarif edenler siyasete, siyasal alana, bürokrasiye girebilmiş, ekonomide, akademide, kültür sanatta var olabilmişlerdir.
Bu açıdan tek parti dönemi siyasetin olmadığı, siyasetin devlet tekelinde olduğu siyasetsiz dönemdir.
Bu nedenle tek parti döneminin taşıyıcısı olan CHP’yi de evrensel ölçüde siyasi parti olarak tanımlamak doğru olmayacaktır. Evet CHP, Cumhuriyeti kuran kurucu partidir ama siyaset yapmayan, devletin belirlediği siyasetin kurumsal taşıyıcısı olmuştur sadece.
İSTİSNAİ DÖNEMLERDE SİYASET
Peki siyasetsizlik sadece tek parti dönemine mi özgü?
Değil.
Siyaset, istisnai dönemler dışında Türkiye’de kurumsal olarak var olmamıştır.
DP, 1973-77 CHP hükümet dönemi, ANAP ilk yılları ve AK Parti’nin belki ilk on yılı, siyasetin yani siyasal meşruiyetin devletten topluma taşındığı ama sürekliliği olmadığı için de kurumsallaşamadığı dönemler olmuştur.
Ve bütün bu dönemlerde devlet, sahip olduğu ideolojik ve ekonomik güç ile farklı parti ve toplumsal kesimlerle yaptığı ortaklık ile iktidarları kendine benzetmiş ve onları kendi siyasal alanına çekmiştir.
Türkiye’nin son 10 yılı da böylesine bir dönemdir.
AKP, 2008 Mart’ında kendisine açılan kapatma davası ile devletin gücü karşılaşmış, Gezi süreci ile farklı toplumsal kesimlerin tepkisini hissetmiş ve 2015 Nisan-Mayıs’ından itibaren ise MHP aracılığıyla devlete eklemlenmiştir.
Toplumsal talepleri kamusal alana taşıma iddiasıyla yola çıkan ve bunu bir süre devam ettiren AK Parti, Erdoğan üzerinden devletçi parti olmuştur
Evet, Türkiye’de bir devlet aklı var. Ve bu akıl, kendi ideolojik ve kurumsal varlığını toplumsal taleplere önceleyen, toplumsal farklılıkları tehdit gören dolayısıyla toplumu kucaklayan değil onu ötekileştiren bir akıl ve zihniyettir.
Ve bu devlet aklı, anti-Kürt hattı olarak kurduğu Cumhur İttifakını, 2023 sonrasında toplumun anlayamayacağı, bilmeyeceği dış tehditleri gerekçe olarak gösterip; siyasal ve toplumsal muhalefeti bir kez daha siyasetsizliğe mahkum ederek kendi siyasal alanına hapsetmek istemektedir.
Devlet projesi olarak ortaya konulan “Terörsüz Türkiye” sürecinin amacı Öcalan üzerinden, PKK’nın sınır ötesinde silah bırakması kadar içerde DEM Parti’yi siyasetsizliğe mahkum ederek, Cİ yanına konumlandırmaktır.
İMAMOĞLU/ÖZEL’İN SUÇU
İmamoğlu’nun da, Özel’in hedef alınmasının tek nedeni vardır; 6 Kasım 2023 sonrası yeni CHP’nin 31 Mart 2024 yerel yönetimler başarısı ile siyaseti toplumsallaştırma olasılığıdır.
Bunun önünü kesmek için 19 Mart operasyonları gerçekleşmiştir. Ancak bu hamle ters tepmiş ve Özel, salon siyasetini sokağa taşıyarak, sokakla, toplumla siyaset yapmış ve toplumu siyasallaştırmaya devam etmiştir.
İşte devlet aklının endişesi bu toplumsallaşmanın siyasetin alanının genişletme talebinin gerçekleşme olasılığıdır. Bunu da kendi ideolojik varlıklarına tehdit gördükleri için CHP’yi, 21 Mayıs’a kadar hem yerelde hem de genel merkez düzeyinde siyasal felce uğratmaya çalıştılar.
Bunda başarılı olamayınca da mutlak butlan kararı alıp, Kılıçdaroğlu’nu yine Genel Başkan atadılar.
Bugün CHP’nin mutlak butlan kararı ile Kılıçdaroğlu’na teslim edilmesi, sadece Erdoğan’ın değil devletin CHP’yi sınırını kendilerinin çizdikleri siyasal alana yani yerli ve muhalefet hattına çekme çabasıdır.
Bu noktada, devlet aklı yok demek, ortada devlet mi kaldı ya da devlet AK Parti’nin kendisi türü iddialar, gerçekle kavga etmeye benziyor.
Kim ya da kimlerden oluştuğunu bilmesek de “devlet aklı” var ve işliyor. Yanlış işliyor, hata yapıyor diyebiliriz ama yok demek gerçekçi değildir.
Belki de bunu veri alıp, bunun nasıl değişeceğine kafa yormalı.
Evet, eğer devlet eğer kendi sınırlarına ve temel işlevlerine dönecekse bu ancak toplumun siyasete sahip çıkmak yanında siyaset yapmayı öğrenmesidir.
Siyaset bize benzeyenle değil benzemeyenle ortak gelecek kurma iradesini gösterecek kadar mütevazi olmayı yani demokratlığı gerektirir.
Ancak farklı kültürel, siyasal kimliklerde demokratların siyaseti bu devleti olağan sınırlarına çekip, siyasetin ve toplumun denetimine açabilir.
Bu ise her birimizin daha çok siyasete ve siyasal olana sahip çıkmamızla ilgilidir.
Devlet CHP'yi mutlak butlan kararı ile toplumdan koparıp, devletin yerli ve milli muhalafet sınırına çekti. Özel ekibi bu oyunu bozmaya çalışıyor.
Bozamazlar ise alternatifleri toplumdan, halktan meşruiyet alan, devlete mesafe alan bir siyasetin taşıyıcı olmaktan yani yine ve yeniden post-Kemalist siyasete dayanan bir siyasallaşma olmak durumundadır.
