"Şükür Stoacılığı ve mutlak butlanın ebedi geri dönüşü üzerine..."
*Editörün ve lügatın affına sığınarak; bizim muhalefetin (butlancı) koltuk söz konusu olduğunda sergilediği o hırslı "rekabet" ile memleket elden giderken içine gömüldüğü o uyuşturucu "rehavet" evlendi, ortaya bu şahane siyasi lügat icadı çıktı: Rekavet. Kaybetme yarışındaki o muazzam atalet...
Efendiler, malumunuzdur ki devir, kendini optimize etme devridir. Sabah beş sularında yataktan fırlayıp, cold brew kahvenize damlattığınız iki damla organik çörek otu yağı eşliğinde güneşe doğru "Teşekkür ederim evren" diye fısıldamıyorsanız, siz aslında yoksunuz. Ya da daha kötüsü: Toksiksiniz.
Edgar Cabanas ve Eva Illouz, o sarsıcı "Mutlu Yurttaş İmalatı" kitabında ne güzel anlatıyorlardı o bilimsellik maskeli pozitif sömürüyü. Kitabın tam kalbinde öyle çarpıcı bir saptama vardır ki, insanın içini üşütür: Sistem, mutluluğu öyle bir manipüle etmiştir ki, artık acı çekmek sömürüye değil, bireyin kendi duygusal beceriksizliğine bağlanır. Yani diyorlar ki: "Sana ödenen maaş açlık sınırının altında olabilir, ev sahibin seni kapıya koymak üzere olabilir ama dur, hemen dışarıyı suçlama! İçindeki o şefkatli çocuğa sarıl."Resilience" (psikolojik dayanıklılık, yıkılıp ayağa kalkma becerisi) göster. Zihniyetini değiştir!"
Kitapta bahsi geçen o kurumsal "Mutluluktan Sorumlu Başkanlar" (CHO) aslında birer modern gardiyandır ve tek görevleri, yapısal eşitsizliklerin üzerini psikolojik bir krema ile örtmektir.
İşte tam bu noktada, sosyoloji ve felsefe tarihinin en büyük illüzyonuna hoş geldiniz. Ancak bu illüzyonun bizim coğrafyada öyle bir sahnelenişi var ki, Cabanas ve Illouz buraya gelse sosyolojik metodolojiyi bırakıp, en yakın aktardan melisa çayı alır, bir daha da yazı yazmazlardı.
Çünkü bu ülkede "Mutluluk Endüstrisi", sadece kurumsal plazaların insan kaynakları departmanlarında değil; siyasetin tam göbeğinde, iktidarın fıtratında ve muhalefetin o muazzam, hukuki tabirle mutlak butlan (yani doğduğu andan itibaren ölü ve yok hükmünde olan) ruhunda icra ediliyor. Hem de Friedrich Nietzsche'nin "Ebedi Geri Dönüş" teorisini kıskandıracak bir arsızlıkla!
(Flash Back)
İktidarın "Şükür Simülasyonu" ve Bir Gece Ansızın Kapat-Aç Tiyatrosu
İktidar sosyolojisi, neo-liberal mutluluk endüstrisini batılı meslektaşlarından çok daha yerli ve milli yöntemlerle çözdü. Batı’da milyar dolarlık aplikasyonlarla satılan "gratitude" (şükür, elimizdekileri sayma pratiği), bizde pazar tezgahlarının toplanma saatine denk gelen felsefi bir aydınlanma yürüyüşüne dönüştü. Enflasyon mu var? Bir hırka bir lokma felsefesiyle arınma zamanı. Doğal gaza zam mı geldi? Kombiyi kısmak aslında karbon ayak izimizi azaltan ekolojik bir uyanıştır.
Tabii bu uyanış seansları sadece pazar tezgahlarında kalmadı; yükseköğretime de tam anlamıyla absürt, hüzünlü ve alaycı bir kara mizah anlatısı olarak sirayet etti.
(Son dönemde ağlanacak halimize gülmek dışında bir şey bulamıyorum çünkü ben!)
Malumunuz, Cumhurbaşkanı o tek elden yürütülen, ucu bucağı görünmeyen olağanüstü yetkileriyle geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi’ni tek bir imzayla kapatıverdi. Muhtemelen akademideki negatif enerjiyi temizlemek adına atılmış stratejik bir adımdı! Fakat hemen ardından, hani o Cabanas ve Illouz’un bahsettiği "duygusal esneklik ve hızlı adaptasyon" kuralı var ya, tam olarak o devreye girdi ve pazar akşamı aynı Bilgi Üniversitesi’ni şakkadanak tekrardan açtı!
Bir ülkenin bilimi ve akademisi, adeta bir oturma odasının abajuru gibi; tek bir tasarrufla bir gecede kapatıldu, ertesi gün "Aman canım ortalık pek bir loş kaldı" denilerek yeniden yakıldı. İşte neo-liberal stoacılığın zirvesi: Kurumların kurumsal varlığı bile mutlak bir belirsizliğe teslim edilmişken, bizden bu öngörülemezlik karşısında entelektüel bir sükunetle yoga yapmamız bekleniyor.
( Ne diyeyim içsel huzur şart! )
İlk Günah ve Siyasi Dalai Lama: Kılıçdaroğlu'nun Başa Getirilişi
Peki ya bu trajedinin karşı kutbu? Yani o her seçime, her kriz anına yapısal bir "yok hükmünde olma" mührüyle giren mutlak butlan muhalefet dizaynı?
Hukukta kuraldır: Başlangıçtaki kurucu unsur sakatsa, ondan türeyen hiçbir şey geçerli olamaz. Bizim muhalefetin modern tarihi de tam olarak böyle bir "sakat doğumla", Deniz Baykal’ın bir gece ansızın sahneden çekilip spot ışıklarının o dönemin en sakin, en öfkesiz bürokratına çevrilmesiyle başladı.
(Elbette ki nezaketim gereği kaset falan demeyeceğim.)
Kemal Kılıçdaroğlu’nun alkışlarla başa getirilişi, aslında Mutluluk Endüstrisi’nin en sevdiği pazarlama stratejisiydi: "Sizi bağırıp çağıran liderlerden kurtarıyoruz. İşte karşınızda mutfağında sakin sakin çay demleyen, haksızlığa uğrayınca yürüyen ama asla sesini yükseltmeyen bir siyasi Dalai Lama!"
O gün atılan imzalar, muhalefetin üzerine basılan ve bizim ancak bugün anlamlandırdığımız mutlak butlan mührünün ta kendisiydi. Çünkü o gün "politik öfke" bitti, "teslimiyetçi bir iyimserlik" seansı başladı.
"Gandhi" Markası, "Sana Söz Baharlar Gelecek" Yogası ve İktidar Aparatı Olmak
Kılıçdaroğlu'nun dizayn ettiği muhalefet, Cabanas'ın eleştirdiği o bireysel gelişim koçlarının siyasi şubesi gibi çalıştı. Adaletin terazisi kırılmış, liyakat can çekiyor; muhalefet lideri kürsüye çıkıp derin bir nefes alarak bize on yıllar boyunca "mindfulness" (bilinçli farkındalık, ân'da kalma ve kabullenme hali) yaptırdı: "Merak etmeyin, tünelin sonundaki ışık göründü. Sana söz baharlar gelecek, tıpış tıpış halledeceğiz."
Bu Gandizm maskesi, toplumsal öfkeyi, haksızlığa karşı duyulan ve tarihi değiştirmesi gereken o asil "gazabı", “Aman provokasyona gelmeyelim, aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey” diyerek evcilleştiren bir nevi siyasi mindfulness aparaydı. Öfkelenmek yasak, sokağa çıkıp demokratik tepki göstermek "negatif enerji", sisteme karşı ses yükseltmek ise "işlevsiz duygu" ilan edildi. Muhalefet! bizi o kadar profesyonelce uyuşturdu ki, insan* aslında bu yapının tam anlamıyla bir iktidar aparatı olduğunu çok geç anladı.
*Yani biz..
Muhalefet rolü oynayarak kitlelerin enerjisini sönümlendiren, statükoyu her sarsıntıda ayakta tutan o görünmez el...
Altılı Masa Halüsinasyonundan Fedaili İşgal Sabahına
Ve nihayet bu mutlak butlan dizayn, 2023 yılında zirve noktasına, yani o meşhur "Altılı Masa" denilen spiritüel ayine ulaştı. Herkes birbirine gülümsüyor, kalp işaretleri yapıyordu. Gerçeklikten o kadar kopulmuştu ki, sonuç malum: Bütün bir ülke devasa bir depresyona uyandı.
Fakat esas büyük tiyatro kurultayda koltuğu kaybedince başladı. O "huzur gurusu" gitti; yerine köşesinde sinsi sinsi bekleyen siyasi bir hayalet geldi. Yokluğunda Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ekibi yerel seçimlerde destan yazıp partiyi birinci yapmış, toplum nihayet biraz oksijene kavuşmuşken; bizim kurucu guru ve onun iktidar değirmenine su taşıyan aparatı, tamamen yok hükmünde olan mutlak butlan bir mahkeme kararıyla aniden mezarından doğruldu!
Zombi mübarek!
Daha dün kurultay kaybeden adam, hiçbir şey olmamış gibi sosyal medya biyografisine "Genel Başkan" yazmakla kalmadı; pazar sabahı siyaset tarihine "Pozitif Şiddet" dersi olarak geçecek bir koreografi sundu. O naif, sakin, etliye sütlüye karışmaz eski genel başkan; Başkentin meşhur pavyonlarından toplattığı fedailer ve yanına dizdiği "milletvekilleri!" marifetiyle parti genel merkezini TOMA'larla, polis zoruyla ve biber gazıyla, kapıları kıra kıra işgal ettirdi. Hani nerede kaldı o porselen kibarlığındaki Gandizm? Demek ki buraya kadarmış. Neyse ki karşı tarafta sinirlerine hakim, evrene o arbede içinde dahi haklı bir kararlılık gösteren Özgür Özel vardı da, o sırılsıklam eden yağmuru ve dahi arkasına aldığı halkı da yanına katarak meclise doğru yürüyüp bu mutlak butlan tiyatroya hak ettiği siyasi yanıtı verdi.
Halkın Hali: Siyasi Katarsis ve Metrobüs Aydınlanması
İşte tam bu noktada, sosyolojinin ve felsefenin o en can alıcı yerine; yani tüm bu olan biteni izleyen bizlerin, yani halkın hırpalanmış ama fırlatıldığı her kaos kuyusundan bir şekilde sağ çıkan ruh haline kibarca geçiş yapabiliriz.
Cabanas ve Illouz’un kitabında dehşet verici bir saptama daha vardır: Modern insan, sistem tarafından o kadar büyük bir kişisel sorumluluk yükü altında ezilir ki, artık yapısal çöküşleri bile kendi içsel yetersizliği olarak görür. Bizim topraklarda Hegel’in "Efendi-Köle Diyalektiği" de tam bu yüzden bir trajikomediye evrilmiştir. Bir tarafta iktidar, halkına her krizde bedava şükür meditasyonu yaptırıp tek imzayla üniversite kapatıp açıyor; diğer tarafta eski kurtarıcı ama aslen iktidar aparatı olan bir hayalet, pazar sabahı zorba yöntemlerle kapı kırıp arkada gölge yogası icra ediyor. Yeni ekip ise yerel seçimin o birinci parti olma özgüvenini, biber gazı kokan bu absürt delege kuşatmasına karşı sokakta, yağmur altında hak arayarak korumaya çalışıyor.
Biz ise yani bu ülkenin kadim ve şerbetli halkı, artık "psikolojik dayanıklılık" (resilience) kavramının adeta kitabını yazmış durumdayız. Üzerimizden tır geçse, "Neyse ki tren geçmedi, en azından biber gazı organikmiş" diyecek kadar sarkastik bir aydınlanma yaşıyoruz. Sabah işe giderken tıklım tıklım metrobüste, bir başkasının koltuk altıyla felsefi bir bütünleşme yaşarken içimizden mırıldanıyoruz: "Bu bir çile değil, bu benim empati yeteneğimi geliştiren bir evrensel sınav. Hem bakın, koskoca genel merkez kapıları kırılıyor, üniversiteler yapboz gibi açılıp kapanıyor; biz metrobüs kapısında kalmışız çok mu? En azından kapılar kapanırken otomatik bir nizam var, pozitife odaklanalım..."
Son Söz: Herkes Yazdı, Sıra Bende!
Sözün özü sevgili okur; pazar sabahı yaşanan bu genel merkez işgalini, hemen ardından gelen o Bilgi Üniversitesi'nin absürt "kapat-aç" parodisini memlekette yazmayan, üzerine kelam etmeyen tek bir Allah'ın kulu kalmadı. Siyaset bilimciler ekranlarda nefes tüketti, köşeler doldu taştı, sosyal medya yıkıldı... Herkes eteğindeki taşları döktü, analizini yazdı ve nihayet meydan boşaldıktan sonra, bu muazzam tiyatronun sosyolojik panoramasına son noktayı koymak da bana düştü.(Naçizane)
En sona kalmanın o rafine ve sarkastik huzuruyla yazıyorum.
Hukuk der ki: Mutlak butlanla sakat olan bir işlem; zamanın geçmesiyle, sahte bio güncellemeleriyle, jet hızıyla çıkan idari tasarruflarla ya da kaba kuvvetin marifetiyle asla geçerli hale gelemez. Kılıçdaroğlu’nun uysal görünen ama statükoyu korumak için gerekirse pazar sabahı kapı kırdıran o iktidar aparatı modeli, ne kadar zorlanırsa zorlansın, hep yok hükmündeydi ve öyle kalacak.
O zaman gözlerimizi kapatalım. Derin bir nefes alalım. İktidarın zamlarını içimize çekelim, muhalefetin(Kılıçdaroğlu’nun)
arkasındaki o biber gazlı koltuk hayaletlerini dışarıya verelim. Namaste sevgili yurttaşlar, namaste... Nasıl olsa kurumsal ve yapısal olarak yok hükmündeyiz, bari üzerimize yağan yağmurun tadını çıkaralım!
Yazar Notu: Bu yazı, Edgar Cabanas ve Eva Illouz'un neoliberal mutluluk dayatmasını deşifre eden tezlerine küçük bir Türkiye şerhi. Batı'nın "içsel huzur" vaadiyle kitleleri uyuşturan o devasa endüstrisi; bizim buralarda pazar sabahları kapı kıran siyasi hayaletlerin ve bir gecede üniversite kapatıp açan idari kudretlerin! elinde muazzam bir kara mizaha dönüştü "Her şey sakat başladı, sakat bitiyor" derken referansım hukuk değil, sosyolojinin amansız yasaları. Tabii tüm bu uyuşturma seanslarına inat; o sırılsıklam yağmurun altında halkı arkasına alıp irade gösteren Özgür Başkana ve memleketin dört bir yanında teslim olmayıp direnen tüm güzel insanlara selam olsun! Kalpleriniz temiz, öfkeniz diri, kahveniz taze kalsın. Zira bu topraklarda uyuşmamak, en asil direniş.
