Fark etmiş olmalısınız. Her yazıda uydurma bir neolojizmle karşınıza çıkıyorum. Anlayacağınız kendi kendime durumları tanımlayan kavramlar uyduruyorum.

Bu yazıda da meta-normal’i anlatacağım. Meta normal nedir? Bir düzen değişiyor (illaki bozulması gerekmez) ve yerine yeni bir düzen geliyorsa, eski düzenin normallerini yani normlarını tamamen terk etmeniz imkansızdır. Onların yeniden inşası gerekir. Meta-normal dediğim de bu.

Bunu yapabilmek için de -belirli bir siyasi ya da ideolojik pozisyonu tamamen ortadan kaldıramayacağınız gerçeğiyle birlikte- o siyasi ya da ideolojik pozisyona yeni normlar atamanız gerekir. Ancak bu yeni normları tamamen beyaz sayfa üzerine yazamazsınız. Onların adeta altında ondan önce yazılmış karalamalarının olduğu bir parşömene yazar gibi üzerine tekrar yazmanız gerekir.

Bu ciddi bir iştir. Bir insanın öyle olmadığı halde öyle olmasını sağlamak gibi riyakarlık düzenlerini ve akıl oyunlarını gerektirir. Kılıçdaroğlu işte tam da böyle “yazılmış” bir karakter.

Herkes Kılıçdaroğlu’na şaşırıyor ya da şaşırmasa da “bu kadar olmaz” diyor. Ancak böyle insanları tanıyorduk ve biliyorduk zaten. Ekşi Sözlük’te AKP tarafından yaratılan “sözde muhalif” bir kitle vardı.

Belirli sözde muhalif kanalların papağanları, sözde muhalefet yapma adına AKP’nin haksız fiillerini destekleyen söylemlerde rahatlıkla savunuyorlardı. Çünkü meta-normal düzenin yarattığı normalin gerekliliği buydu.

Bu düzenin yaratılması üzerine düşünürken şu gerçek herkesin önünde faş oldu: Türkiye’de kimsenin “norm” olarak bilinen şeyin arkasında bir ilkenin, bir ideanın yatıp yatmadığı üzerinde bir fikri yoktu. Yasaların koyduğu normlar en arkaik çağlardan beri bir ilke üzerine tesis edilmiştir. Dünyada laik ya da ilahi fark etmez her yasanın altında bir ilkesel norm vardır. İlahi yasalarda bu ilke kaynak kitapta sarahaten belirtilmese bile bir ilke kurulur ve bu tekrarlanır.

Türkiye’de kimsenin bu konuda bir fikrinin olmaması bugün geldiğimiz noktayla ilgili. Kimse yasaların toplamını oluşturan tümel bir ilke olduğunu bilmiyor. Bugüne kadar insanlık tarihinin acı tecrübeleriyle iktisap ettiği ve öğrendiği bu yasalar aslında belirli ilkeleri gerektiriyor. Eğer bir yerde bir siyasi partiyi içeren bir yasa varsa bu yasanın arkasındaki ilkenin sadece o siyasi parti değil diğer siyasi partilerin de özgürlüklerini koruyan belirli normlara dayanan bir ilke olduğunu kimse düşünmüyor.

Bunu günlük yaşamımıza katar her konuda söyleyebiliriz; bugün Türkiye’de ne kadar uyulup uyulmadığını bilmesek de aldığımız sebze ve meyveden, oturduğumuz evin inşaatına, bindiğimiz otomobillerden, toplu taşıma vasıtalarına kadar her biri belirli ilkelere dayanan normların ürünü.

Bu normların her biri başta insanların özgürce ve huzur içerisinde yaşaması için ilkelerden devşirilmiş normlar. Bunların arkasındaki ilkeleri oluşturan ideaların ontolojik gerçekliğine dair felsefi tartışmaları bir kenara bırakıyorum. Bunlar var, gerçek ve her biri hayatımıza etki ediyor. Kimileri negatif bir özgürlük kriteri koyarak bizi ve diğerlerini koruyor, kimileri de pozitif anlamda özgürlük sağlıyor. Bunları hepimiz biliyoruz ancak Aristotelesçi anlamda “teloslarının” ve “aitialarının” yani amaçlarının ve açıklamalarının ne olduğunu bilmiyoruz, bilmek istemiyoruz.

Dolayısıyla bu cehalet, toplumun her katmanında aklımızın iskandil edemeyeceği derinlikte bir vurdumduymazlık ve ilkesizlik doğuruyor. Biz neyiz ki Kılıçdaroğlu’nun böyle bir insan olmasını bekliyoruz sorusunu doğuruyor.

Beni deli eden, belki felsefi bir başlangıç için çok naif ve işe yaramaz görünse de bir insanın bu dünyaya neden geldiğine ilişkin soruyu sormaması bile yeterli bu cehalet için. Düşünsenize; bir insan olarak bu dünyaya geliyorsunuz. Size bir kimlik tanınıyor, bu kimliğin arkasında neyin olduğunu insan nasıl sormaz? Ona verilen kimliğe ilişkin toplumsal yasanın ilkesinin ne olduğuna ilişkin o aşırı önemli soruyu nasıl sormaz?

Dolayısıyla siz zaten size verili düşünceyi peşinen kabul etmiş olarak o normu normalleştiriyorsunuz. İşte o norm, -dünyanın hızlı bir şekilde dönüştüğü bu dönem gibi dönemlerde- yerinden oynayınca en azından bu konudaki açık şaşkınlığınızı kendinize itiraf edemiyorsunuz. Bu tek başına meta-normalin yani atanan yeni normun sizin o dalaletinizden doğan boşluğu doldurmasını kolaylaştırıyor.

Tüm bu bahsettiğim meta-normal etkileri Türkiye’de değişen değerler sisteminin bizde yarattığı o dalaleti, o bulanıklık ve tahmin edilemezlikle birlikte mükemmel bir sistem olarak çalışıyor. Normu bilmediğinizde bir gün kararla kapatılan üniversite iki gün sonra tekrar açılabiliyor, büyük bir karar ve adanmışlık içeren bir tweet silinebiliyor, insanlara saçma sapan sebeplerle dava açılabiliyor, o davalar aynı sebeplerle kapanabiliyor ve doğal olarak bu bir meta-normal oluyor; şu an buna muhalif olanlar olduğu için bu bir meta-normal. Zamanla bunlar da benimsendiğinde o da artık yeni normun alametifarikası oluyor.

Tüm bunlar kendimizle ilgili bu gerçekle yüzleşmememizden kaynaklanıyor. Kılıçdaroğlu’na senelerdir oy verip onun gerçek tıynetini (ya da tıynetsizliğini) öğrenmekten bahsetmiyorum.

Ne bekliyorduk ki? Onu diyorum. Kılıçdaroğlu’nu buraya getiren düzenin temelleri çoktan atıldı, ondan önce Deniz Baykal da aynı düzendeydi. Bunu komplo olarak söylemiyorum. Bir meslekte bilinen bir insanın iradesi, kararları, kararsızlıkları da onunla aynı yerde çalışan insanlar tarafından bilinebilir. Bu insanlardan Türkiye’ye ve genel olarak insanlığa hayır gelmeyeceği nasıl bilinemedi? Bu bana çok ilginç geliyor.

Çünkü siyasetin kendisinin de kendine özgü bir terminolojisi, bir bürokratik dili, bir üslubunun olduğuna inandırıldı herkes. Bu saçma inanca göre siyasi düzen kendi yolunu yukarıda bizim gerçekliğimizden bağımsız olarak bulabiliyordu. Ancak anlaşıldı ki, Dorian Gray’in portresi Dorian Gray’e geri bakmaya başlamış. Böyle bir siyasi gerçekliğin olmadığı ve bilakis AKP gibi en aşırı elitist bir yapının bile “gerçekleri inkâr, nobranlık, utanmazlık” üçgeni içerisinde Türkiye toplumunda sıklıkla görülen temel arazlara dayandığı anlaşıldı.

Ve üstelik bunları eleştirenlere tam aksine “elitist” gözüyle bakıldı. AKP’nin Amerika siyasetinden arakladığı pek çok kültürel başarılardan birisi de bu “anti-entelektüalizm” oldu.

Bu ilkelerin bulunduğu bir toplumda Platonist bir ütopya diliyle konuşacak olursak adalet, istikrar ve huzur kazanacağı için insanları insan yapan tüm değerler ortaya çıkar. Yaratıcı düşünce, yıkıcı düşünce, özgürleşme, insanların kendilerini ifade etmesinin önündeki sınırların mümkün mertebe az olduğu kamusal bir ortam.

Bu normları oluşturan ilkeler zaten bulunmadığı için, kimseyi de o ilkelere göre kategorize edebilmek mümkün olmadı. Bu zaten insanların elindeki temyiz kabiliyetini elinden alan bir şey oldu. Bu sebeple Kılıçdaroğlu gibi insanlar utanmadan, arlanmadan rahatlıkla konuşabiliyorlar. Çünkü -kökeni ister CHP ister AKP olsun- onların siyasi varlığının kendilerine ne ifade ettiğini temyiz edemeyen belirli bir insan grubu ortaya çıktı.

Bu noktadan sonra ne kadar ahlaksız, rezil ve rüsva biri olduğunuzun da önemi yok artık. Çünkü temyiz kapasitesi olmayan, ruhları olmayan, tamamen boş ve dışarıda sadece beden denilen kabuğu hayatta kalmak için korumaya çalışan gruplara sesleniyorsunuz. Bunun insanlığın gelişimiyle, insanların daha özgür, iktisadi sorunlara karşı daha defansif ve huzurlu bir hayat yaşamalarını sağlamakla ne ilgisi var?

Bu naif gelecektir; birileri diyecek ki siyaset bunun için değil. Hayır siyaset bunun için. Bu kurumun ortaya çıkmasının bile sebebi bu. Eski Yunan gibi bizim modern demokratik ölçülerimize göre son derece arkaik kalan siyasetlerde de bu tartışıldı; amaç Solon yasalarından bu yana site-devletinin vatandaşının daha huzurlu yaşamasını sağlamaktı. Kimse lafı eğip bükmesin.

Ve elbette gençliğimin de önemli bir kısmı dahil olmak üzere bugüne kadar yaşadığım hayatı etkileyen bu önemli kararları alan ve bu normları meta-normal düzenin normları haline getiren tüm siyasi aktörlerin tarihin tozlu sayfalarında değil cehennemin en derinlerinde yerini alacağını iyi biliyorum.