Bir ülkenin adalet sistemi yalnızca mahkeme kararlarıyla anlaşılmaz. Bazen bir kapının yüksekliği, bir koridorun uzunluğu, bir salonun soğukluğu bile o ülkenin yurttaşına nasıl baktığını anlatır. Çünkü iktidarlar yalnızca yasa üretmez; mekân da üretir. Ve üretilen her mekân, aslında dönemin siyasal ruhunun somutlaşmış hâlidir. Tolga Şirin’in Silivri’de görülen İBB davasına ilişkin gözlemleri de tam olarak bu noktaya temas ediyor. Yazı yalnızca bir duruşma salonunu tarif etmiyor; Türkiye’de adaletin nasıl bir psikoloji içinde kurulduğunu, bireyin devlet karşısında nasıl konumlandırıldığını ve mekânın nasıl bir güç aracına dönüştüğünü anlatıyor.
Silivri artık sıradan bir cezaevi kampüsü değil. Yıllardır gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, belediye başkanlarının ve muhalif kimliklerin yolu bir şekilde oraya düştü. Bu yüzden Silivri yalnızca fiziksel bir alan olmaktan çıktı; Türkiye’de hukukun siyasetle kurduğu ilişkinin sembolüne dönüştü. İnsanlar artık “Silivri” dediğinde yalnızca bir yer adı duymuyor. Zihinlerde beliren şey, korku, baskı, belirsizlik ve siyasi yargı hissi oluyor. İşte tam da bu nedenle, o mekânın mimarisi tesadüfi değildir. Çünkü devletler bazı yapıları yalnızca işlev için değil, psikolojik etki yaratmak için inşa eder.
Büyük duruşma salonları ilk bakışta “modernlik” ya da “yüksek kapasite” olarak sunulabilir. Oysa mesele yalnızca teknik değildir. Devasa boşluklar, yüksek tavanlar, sert ışıklar ve insan ölçeğini aşan salon düzenleri bireyin kendisini küçük hissetmesine neden olur. İnsan, böylesi alanlarda yalnızca yargılanmaz; aynı zamanda psikolojik olarak ezilir. Savunma yapan kişinin sesi bile bazen o büyük boşlukta yankılanarak kaybolur. Bu durum tesadüf değildir. Çünkü otoriter sistemler yalnızca yasalarla değil, atmosferle de yönetir. Korku bazen bir polis bariyerinden değil, sessiz bir koridorun hissinden doğar.
Silivri’de kurulan bu düzen, bireyi devlet karşısında küçültmeye dayalı bir anlayışın ürünüdür. Oysa gerçek adalet, insanın kendisini savunabildiği bir güven ortamı gerektirir. Bir mahkeme salonu yalnızca teknik olarak “hukuki” olmak zorunda değildir; aynı zamanda insan onurunu koruyan bir yapıya da sahip olmalıdır. Avukatla müvekkilin rahat konuşamadığı, ailelerin uzaklaştırıldığı, gazetecilerin sınırlandırıldığı ve izleyicilerin baskı altında hissettiği bir ortamda hukuk şeklen var olabilir ama ruhunu kaybeder. Çünkü adalet yalnızca karar değildir; aynı zamanda süreçtir. Ve süreç korku üretiyorsa, orada hukuk değil, güç hissedilir.
Türkiye’de son yıllarda yargının siyasallaştığına dair toplumsal algının bu kadar büyümesinin nedeni yalnızca verilen kararlar değil. İnsanlar artık mahkemelere baktığında tarafsızlık değil, devlet refleksi görüyor. Özellikle siyasi davalarda toplumun önemli bir kesimi sonucu önceden tahmin ettiğini düşünüyor. Bu durum hukukun en temel ilkesini zedeliyor: güven. Çünkü hukuk yalnızca uygulanmak zorunda değildir; aynı zamanda adil görünebilmelidir. Eğer toplumun geniş kesimleri yargıya güvenmiyorsa, orada yalnızca hukuk krizi değil, demokrasi krizi vardır.
İBB davası etrafında oluşan atmosfer de tam olarak böyle bir kırılmanın parçası. Çünkü mesele yalnızca bir belediye ya da birkaç bürokrat değil. Mesele, seçilmiş iradenin nasıl baskı altına alındığına dair oluşan toplumsal algıdır. Türkiye’de uzun süredir seçimle gelen aktörlerin yargı yoluyla sınırlandırılması tartışılıyor. Bu nedenle Silivri’de görülen her siyasi dava, artık yalnızca hukuki bir süreç olarak okunmuyor; aynı zamanda siyasal bir mesaj olarak algılanıyor. İşte bu yüzden mekân önem kazanıyor. Çünkü mekân, iktidarın görünmeyen dilidir.
Henri Lefebvre’in söylediği gibi, mekân nötr değildir. Her mekân bir ideoloji taşır. Bir meydan özgürlük duygusu yaratabilirken başka bir meydan korku hissi yaratabilir. Aynı durum mahkemeler için de geçerlidir. Eğer bir duruşma salonuna giren insan kendisini yurttaş gibi değil de sanık gibi hissetmeye başlıyorsa, orada mimari bile siyasallaşmış demektir. Silivri’nin bugün taşıdığı anlam tam olarak budur. Orası artık yalnızca betonarme yapılardan oluşan bir kompleks değildir; devletin yurttaşa karşı kurduğu psikolojik mesafenin sembolüdür.
Bunun en tehlikeli yanı ise toplumun zamanla buna alışmasıdır. Çünkü otoriterleşme çoğu zaman ani olmaz. İnsanlar bir gün uyanıp özgürlüklerini kaybetmez. Süreç yavaş ilerler. Önce büyük salonlar normalleşir. Sonra uzun tutukluluklar sıradanlaşır. Ardından gazetecilerin yargılanması alışılmış bir görüntüye dönüşür. Bir süre sonra insanlar “kim bilir ne yaptı” diyerek hukuksuzluğu sorgulamamaya başlar. İşte tam da bu noktada toplum yalnızca hukukunu değil, vicdanını da kaybetmeye başlar.
Oysa adaletin temelinde insan vardır. İnsan küçüldüğünde hukuk da küçülür. Devlet büyüdükçe değil, yurttaş güvende hissettikçe demokratikleşir. Gerçek hukuk sistemi, insanı korkutarak değil; ona güven vererek çalışır. Mahkemeler iktidarın gövde gösterisi alanına dönüştüğünde ise toplumdaki adalet duygusu parçalanır. Çünkü insanlar artık mahkeme kapısına hak aramak için değil, güçle karşılaşmak için gittiklerini düşünmeye başlar.
Bugün Silivri’nin Türkiye’de bu kadar güçlü bir sembole dönüşmesinin nedeni tam olarak budur. Orası yalnızca bir cezaevi değildir. Bir dönemin siyasal hafızasıdır. Korkunun, belirsizliğin ve güç gösterisinin mekâna dönüşmüş hâlidir. Belki yıllar sonra Türkiye daha demokratik bir ülkeye dönüşürse, insanlar Silivri’ye bugünkünden farklı gözlerle bakacak. Nasıl ki bazı ülkeler geçmişin otoriter yapılarıyla yüzleşmek zorunda kaldıysa, Türkiye de bir gün kendi hafızasıyla yüzleşmek zorunda kalacak. Çünkü toplumlar yalnızca yaşadıklarıyla değil, sustuklarıyla da şekillenir.
Ve belki o gün en çok şu soru sorulacak:
Bir ülke, adaleti gerçekten kaybetmeye ne zaman başladı?
Kararlar mı değiştiğinde…
Yoksa insanlar daha mahkeme kapısından girerken kendilerini suçlu hissetmeye başladığında mı?

