Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin anayasal ve yasal yetkisini aşarak almış olduğu yanlış mutlak butlan kararının hukuki yönünü son iki yazımda ele almıştım. Bu kararın uygulanabilirliğini sağlamış olan YSK’nın anayasaya ve kendi içtihatlarına aykırı kararını da eleştirmiştim. Yürütmenin yargıya müdahalesiyle alındığı izlenimi veren ve birbirini tamamlayan bu iki yanlış kararın yarattığı kördüğümün bir süredir Cumhur İttifakı’na yanlış ekonomi politikası ve sefalet düzeyinde kalan maaşlarından ötürü büyük tepki gösteren seçmen kitlesinin öfkesini körüklediğine işaret etmiş ve bu öfkenin ilk seçimde sandık sonuçlarını etkileyeceğine değinmiştim.
Konuyu sosyolojik olarak seçmen davranışları temelinde incelediğimizde, halk iradesini yok sayarak belirli bir yöne kanalize etme çabalarının ters teptiğinin altını çizmekte yarar var. Seçmen, “sen doğru oy vermedin” dercesine seçtiği siyasi partinin bölünmesi ve siyasetçilerinin tutuklanmasına yol açan ve “siyasi müdahale” olarak algıladığı yanlış yargı kararlarından ötürü ilk sandıkta bunu yapan siyasi partiyi bilinçli oy kullanarak mutlaka cezalandırır. Seçmen haklı olarak öncelikle kendi iradesinin dikkate alınmasını ister ve siyasi müdahale olsun veya olmasın istediği partiyi veya adayı seçtiremiyorsa istemediğini de seçtirmemeye odaklanır. Dünyada bunun örneklerine rastlıyoruz.
Dünya örnekleri
Başlıkta “kaybettirme güdüsü” olarak adlandırdığım, seçmenin cezalandırmak istediği siyasi parti veya adaylara karşı oy kullanma (negative voting) eğilimi için Fransa’da faydacı oy “vote utile” terimi yeğleniyor. Ama bu terim “negatif oy” kavramıyla bire bir örtüşmüyor. Konuyu Fransa’ya getirmemin nedeni, daha önce birkaç yazımda değinmiş olduğum gibi, seçmenin kaybettirme güdüsünün sandığa yansıdığı en net örneğin 2002 yılında Jacques Chirac ile Jean Marie Le Pen’i karşı karşıya getiren Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkmış olması. Aşırı sağcı siyasetçi Le Pen’in ilk turda aldığı yüzde 16,86 oyla az farkla Sosyalist aday Lionel Jospin’i (yüzde 16,18) geride bırakması ılımlı sağın adayı Jacques Chirac ’la ikinci tura kalması sonucunu doğurmuştu. Chirac da aslında yüzde 19,88 gibi siyasi rakibine yakın bir oy aldığı için kâğıt üstünde başa baş bir düellodan söz etmek mümkündü. Seçmenin büyük çoğunluğu 1977’den 1995’e kadar Paris Belediye Başkanı olarak görev yapmış olan Chirac’a belediyedeki yolsuzluklardan ötürü karşıydı. Ama bu çoğunluk Cumhurbaşkanı olarak öncelikle Le Pen’i görmeyi istemiyordu. Bu nedenle Le Pen’e karşı “dolandırıcıya oy verin, faşiste değil” (votez pour l’escroc, pas pour le fasciste) sloganıyla büyük bir kampanya başlatılmıştı. Her görüşten seçmen de Le Pen’e kaybettirme güdüsüyle birleşerek Chirac’ı yüzde 82,2 gibi rekor oyla ikinci kez Cumhurbaşkanı seçmişti. Fransa’da seçmenin istenmeyen adaya kaybettirme güdüsü 2017 ve 2022 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2. turunda da Jean-Marie’nin kızı Marine Le Pen’e karşı devreye girmişti.
Yerel seçimler aslında negatif oy kullanmanın daha yaygın olduğu alandır. Fransa’da belediye ve bölge seçimleri iki turlu yapıldığından ikinci turda seçmenler kolaylıkla istemediği adayı saf dışı bırakmak için onun karşısındaki adaya yöneliyor. Seçmenin bu eğilimini sadece Fransa’da görmüyoruz. Örneğin Macaristan genel seçimlerinde Başbakan Victor Orbán’ı iktidardan düşüren seçmenin kaybettirme güdüsü ilk olarak 2019’da Budapeşte belediye seçimlerinde kendini göstermişti. Aşırı sağdan yeşillere, liberallerden solculara kadar tüm muhalefet seçmeni ideolojik farklılıklarını bir tarafa bırakarak Gergely Karácsony isminde birleşmiş ve Budapeşte belediyesinin Orbán’ın elinden alınmasını sağlamıştı. Fransa’dakine benzer şekilde Birleşik Krallık’ta 2024’te yapılan yerel yönetimler seçimlerinde (local elections) İşçi Parti (Labour) ve Liberal Demokrat (Lib Dems) seçmenleri Muhafazakâr Parti’ye karşı güçlü oldukları yerlerde birbirlerinin adaylarına destek vermişlerdi.
Türk seçmenin kaybettirme güdüsü
Türk seçmenin kendisine dayatılan siyasi parti ve adayını saf dışı bırakma eğilimini 12 Eylül askeri darbesinin ardından yapılan ilk genel seçimlerde görmek mümkün. Kenan Evren, 1982 anayasasının kabulüyle birlikte kendini Cumhurbaşkanı seçtirdiği 7 Kasım referandumundan sonra “12 Eylül ruh ve felsefesinin devamını sağlamak” için Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’ı başına geçirdiği MDP (Milliyetçi Demokrasi Partisi) lehine propaganda yaptığı halde seçmeni ikna edemedi. İzin verdiği üç partinin katıldığı genel seçimlerde MDP yüzde 23,27 oyla 400 sandalyeli TBMM’de ancak 71 milletvekilliği kazanarak tarihe gömüldü. Bu sonuçları aynı zamanda Türk seçmeninin darbelere karşı kararlı tutumunun somut bir göstergesi olarak okumak da mümkün.
Seçmenin kaybettirme güdüsünü 2019 belediye seçimlerinde Ankara ve İstanbul’da da görüyoruz. HDP’den Saadet Partisi veya seküler/milliyetçi çizgideki pek çok farklı siyasi partiye kadar farklı seçmen grupları iktidar bloğuna (Cumhur İttifakı) kaybettirmek amacıyla Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimleri üzerinde stratejik olarak birleşti. İstanbul’da iki aday arasındaki farkın az olduğu gibi mantıksız bir gerekçeyle yinelenen seçimlerde bu sefer aradaki 13 binlik oy farkını 806 binin üstüne çıkardı.
Seçmenin Cumhur İttifakı’na kaybettirme güdüsü 2024 belediye seçimlerinde daha geniş bir alana yayıldı. Bunun nedeni Cumhur İttifakı’nın genel seçimleri kazandıktan sonra uygulamaya koyduğu OVP (orta vadeli program) ve emekliye negatif ayrımcılığa dayalı yanlış enflasyonla mücadele politikasıydı. Genel seçimlerde Cumhur İttifakı’na oy vermiş emekli seçmenin de katılımıyla 31 Mart 2024’te sandıktan çıkan sonuç Cumhur İttifakı için ciddi bir uyarıydı. Seçmen en güçlü muhalefet partisi CHP lehine Fransa’da olduğu gibi faydacı oy kullanmıştı. CHP’nin yüzde 37,77 oyla Türkiye’nin en büyük siyasi partisi olduğu bu seçimlerde Cumhur İttifakı’nın yanlış ekonomi politikası kadar partinin 38. Kurultayı’nda Genel Başkan seçilen Özgür Özel’in gelir ve vergide adaleti önceleyen doğru politikaları dile getirmesinin de rolü vardı elbette.
Cumhur İttifakı’ndan seçmenin beklediği öncelikle sabit gelirlilerin kemer sıkmasına dayalı, adı enflasyonla mücadele olmakla birlikte kamuda savurganlığın devamı ve yoksuldan varsıla kaynak aktarılması sonuçlarını doğuran ekonomi politikasını revize etmesiydi. Ama iktidar bu uyarıyı hiç dikkate almadığı gibi, bir süre sonra IBB davaları ve CHP’ye yönelik kuşatma ile özünde seçmen iradesine saldırmayı yeğledi. Bu saldırı başta YRP (Yeniden Refah) ve CHP’li belediye başkanları olmak üzere AK Parti’nin yaptığı transferlerle doruk noktasına ulaştı.
Bütün bu olanları şaşkınlıkla izleyen milyonlarca seçmen enflasyon altında ezilmekle, yoksullaşmakla, açlık sınırı altında kalan gelirleriyle borçlanarak yaşam mücadelesi vermekle kalmayıp bir de siyasi iradesinin sandıktan çalındığını görüyor. Kendisine “sen kime oy verirsen ver, seçtiklerini transfer ederim, direnen siyasetçi varsa hapse attırır ya da işlevsiz hale getirir, sandık seçeneklerini de yok ederim” mesajı verildiğini algılıyor ve buna çok haklı olarak tepki gösteriyor.
Seçmen açısından bakıldığında, hukuk devletinin katledilmesini simgeleyen mutlak butlan kararı ve Kılıçdaroğlu ekibinin seçilmediği halde partinin başına geçmesiyle yaratılan kaos Cumhur İttifakı’na genel seçimleri kaybettirme güdüsünü ateşlemiş durumda. Seçmen, dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de zekasıyla alay edilecek kadar çaresiz değil. Cumhur İttifakı içinde “CHP’yi ikiye böldük, yetmezse kapatabiliriz de seçmen oyları da siyasi partilere dağılır biz kazanırız” hayalini kuranlar var mıdır bilemem ama bu gidişatın apatizm, sandığa kayıtsızlık yaratacağını düşünmek saflık olur. Yukarıda aktardığım örneklerden anlaşılacağı gibi, hukukun bu denli esnetilmesi ve kolluk gücüyle siyasi alana insanın gözüne sokarcasına müdahale edilmesinin kararsız veya apolitik seçmende bile bir "adalet ve vicdan" refleksi doğurma ve iktidara karşı bir “kenetlenme etkisi” ( Rally 'round the flag) yaratma olasılığı oldukça yüksek.
Bu olasılıktan söz etmemin nedeni Cumhurbaşkanlığı seçiminin iki turlu olması. Uzun süredir ikinci turda Cumhur İttifakı adayın karşısına çıkacak adayların nitelikleri ön plana çıkarılıyor. Varsayımlar üzerinden anketler yapılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı bir kez daha aday olursa karşısına İmamoğlu, Yavaş veya Özel’in çıkması halinde muhalefet adaylarının kazanabileceği dile getiriliyor. Ama ne kadar absürt olursa olsun diplomasının iptali İmamoğlu’nun adaylığı önünde engel. Yavaş ve Özel’in adaylıkları da engellenecek olursa, şahsen katılmasam da Cumhur İttifakı adayının bir kez daha kazanacağından söz edenler var. Bunların hepsi varsayım.
İktidarın güdümünde olduğu izlenimi veren yargı yoluyla siyasete müdahalelerin şirazesi çoktan kaçmış durumda. İktidar partisi müdahale dozunu daha da arttırırsa sandıkta tokat yeme olasılığı da artar. Seçmen sandığa iktidara kaybettirme güdüsüyle gidecek olursa Cumhur İttifakı’nın adayı karşısında kim aday olursa olsun o kazanır. Örneklerde görüldüğü üzere.
Ayrı bir tartışma ve yazı konusu kuşkusuz ama seçilmiş CHP Başkanı Özgür Özel de seçmenin bu eğilimini iyi okumalı ve Kemal Bey’in çıkmaz ayın son Pazarı yapacağı anlaşılan kurultay için kararını bekleyerek vakit kaybetmemeli. Su akar ve mutlaka yolunu bulur çünkü.
