Geçen yazıda CHP’nin Cumhuriyeti ve değerlerini yansıttığı ölçüde Cumhuriyetçi seçmen tarafından destekleneceğini bu amaçtan vazgeçtiğinde bir addan ibaret kalacağından söz ettim.
Bu ve sonraki yazılarda, karşılaştırmalı bir yaklaşımla, sırasıyla CHP’nin uzak durması ve dayanması gereken değer ve ilkelerden söz edeceğim.
Modern çağın sağ ve sol ideolojileri, belirli toplumsal ekonomik gelişmelerin sonunda doğdular.
Modern dönemde sağ ideoloji, sol ideolojiden önce ortaya çıktı ama bundan daha önemlisi sol ideoloji, sağ ideolojiye bir tepki olarak ortaya çıktı.
O zaman önce sağ ideolojiye bakalım: Acaba sağ ideolojinin hangi olumsuz yönleri sol ideolojinin yeşermesine neden olmuştu?
Feodal üretim biçimi üretim teknolojisinin geri olduğu; yoksul kitlelerin Kilisenin yaydığı ideolojiyle kontrol altına alındığı bir sistemdi. Piramidin an altındaki serfler üretiyor ve kendi geçimleri için gerekeni aldıktan sonra ürün fazlasını ayrıcalıklı sınıflara aktarıyordu. Bu eşitsizlikçi yapı Kilise tarafından kitlelere benimsetiliyordu: Önemli olan geçici olan bu dünya değil öteki dünyada sunulan nimetlerdi.
Hiyerarşik bir örgütlenme içinde, üstteki senyörler, alttakilerin güvenliğini sağlıyor ve alttakiler serflerin ürettiklerini yukarıya doğru aktarıyorlardı.
Bu durağan ekonomik ve toplumsal yapı, keşifler ve üretim teknolojisindeki gelişmelerle sarsılmaya başladı.
İngiltere’de önce evlerde başlayan dokumacılık, talebin artmasıyla kısa zamanda liman kentlerinde kurulan atölyelerde seri üretime dönüştü; daha önceden ekilip biçilen topraklar, daha fazla yün elde etmek amacıyla koyun yetiştirilen alanlar haline geldi.
İnsanlar sahip oldukları topraklarının etrafını çitle çevirerek giderek daha fazla koyun yetiştirmenin yollarını aramaya başladılar; İngiltere’de bu harekete “çitleme hareketi” adı verildi.[1]
Topraklar artık ekilip biçilmeyince, feodal dönemde toprağı ekip biçmekte olan serfler işsiz kalarak kentlere akmaya ve atölyelerde ücret karşılığı çalışmaya başladı.
Kıyasıya bir rekabet başlamıştı: Herkes daha çok toprak edinerek daha çok koyun yetiştirmek ve dokuma makineleri için daha fazla yün elde etmek istiyordu: Yeni sisteme uyum sağlamak isteyenler sayesinde bankerlik-tefecilik kurumu ortaya çıktı ve yüksek faizlerle kredi vermeye başladı.
Belirli bir kritik eşiği geçenler daha büyük atölyeler kurarken, yüksek faizleri ödeyemeyenler ipotek gösterdikleri toprakları kaybederek proletaryaya katılıyordu.
Thomas Moore, bu durumu ifade etmek üzere “koyunlar insanları yutuyordu” diyecekti.
Kuşkusuz bu mecazi anlamdaydı; toprağı eken insanların yerini, artık çitlenmiş topraklarda yünleri için beslenen koyunlar almış ve insanlar bu yüzden geçim araçlarını kaybetmişlerdi.
Artık yeni bir sınıf olan burjuvaziye dayanan kapitalizm adı verilen yeni bir üretim biçimi doğuyordu: Kapitalizm önce toprakta tarım kapitalizmi olarak, ardından ticaret yoluyla ticaret kapitalizmi olarak ve belirli bir ölçeğe eriştikten sonra sanayi kapitalizmi olarak tarih sahnesindeki yerini alacaktı.
İnsanoğlunun üretim miktarı geçmiş çağlarla karşılaştırılamayacak kadar artıyor ve sermaye birikimi giderek artan bir ivmeyle hızlanıyordu.
Ancak sermaye doyumsuzdu ve her büyümeden sonra öncekisinden daha fazla büyümek istiyordu: Örneğin bir milyon sterlini olan kişi, sermayesini iki milyona çıkarmak istiyordu ve bu durumda elde etmek istediği kâr bir milyondu. Ama sermaye yüz milyona ulaşınca bu kez onu ikiyüz milyona çıkmak istiyordu ve hedeflenen kâr artık yüz milyondu: Bir milyondan yüz milyona…
Bir başka anlatımla sermaye büyüdükçe, iştahı artıyor ve daha fazla büyümek istiyordu.
Sermaye bir sirkin duvarında gezen bisiklet sürücüsüne benziyordu: Duvara bir kez çıktıktan sonra artık yerinde duramıyordu; duvarda kalabilmesi için sürekli olarak hızlanması gerekiyordu aksi takdirde düşmesi kaçınılmazdı.
Sermayenin daha fazla büyümesini sağlayan kârdı ve kârın kaynağı ücretli emeğe geçimi ve kendini yeniden üretmesi için gerekli olandan fazlasıydı: Bir başka anlatımla değeri yaratan emekti: emeğin bir kısmı işçiye geçimini sağlaması için ücret olarak veriliyor ve aradaki fark (artık değer) sermayedarın kârını oluşturuyordu.
Kârın artması için sömürü oranının artmasından başka çare yoktu: Ya teknolojik yenilikler yapılarak aynı miktar emekle birlikte üretim miktarı artırılacaktı ya da emeğe ödenen ücret düşürülecekti. Teknoloji o kadar hızlı gelişmeyince çözüm ucuz emekti.
Güya sözleşme özgürlüğü vardı ve taraflar karşılıklı olarak açıkladıkları birbirine uygun irade beyanlarıyla kendi rızaları ile sözleşme kuruyorlardı.
Ama gerçeklik bambaşkaydı: Üretim aracı olmayan işçiler, uzun süre işsiz kalamazdı ve bu yüzden çok düşük ücretlerde çalışmaya razı oluyorlardı.
Sonuç “vahşi kapitalizm”di.
Emek dünyasında kıyasıya bir rekabet başlamıştı; sermaye daha ucuz olduğu için kadınları ve çocukları cinsiyetlerine ve yaşlarına uygun olmayan koşullarda insanlık dışı çalıştırıyordu; bu durum emeğin ucuzlamasına neden oluyor ve yetişkin erkekler de daha düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyordu.
Kadınlar ve çocuklar zamandan tasarruf sağlamak için fabrikalarda 2-3 saat uyuyor ve uyanır uyanmaz çalışmaya koyuluyorlardı.
Piyasada üretim araçlarının sahibi ile emeğini satmak zorunda olan işçi karşılaşıyor ve sözde “serbestçe” sözleşme yapıyorlardı: Sonuçta işçi yaşamını sürdürmek için güçlükle yeterli olan bir ücrete razı oluyor ve sermayedar kâr oranlarını ve sermaye birikimini artırıyordu.
Bu dönemde vahşi kapitalizm yanlısı düşünürler, devletin hiçbir şekilde piyasaya müdahale etmemesi gerektiğini savunuyorlardı.
Faydacılık kuramının öncüsü Jeremy Bentham (1748-1832), insanların kendi çıkarlarının peşinden koştuklarını, her insanın kendisine acı veren şeylerden kaçıp kendisine haz veren şeylerin peşinden koşacağını ve insanlar özgür bırakıldıklarında en büyük sayının en büyük mutluluğunun gerçekleşeceğini söylüyordu.
Ona göre kötü insan ve iyi insan yoktu; yanlış hesap yapan insan ve doğru hesap yapan insan vardı; bir insan kötülüğünden dolayı değil yanlış hesap yaptığından kötü şeyler yapardı ve insanlar sadece yanlış hesap yapmalarından dolayı cezalandırılabilirdi.
Bentham neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösteren gülünç bir “hedonistik kalkülüs” geliştirmişti. Her davranışın karşısına bir puan koymuştu ve insanlar bu puanlara bakarak hesap yapıp neyi yapmaları gerektiğine karar vereceklerdi: Örneğin sinemaya gitmek ya da denize gitmek arasında kolaylıkla tercih yapılabilirdi, çünkü her biri farklı miktarda haz ve acı veriyordu.
Bu durumda yasama organının yapacağı yasaların da amacı belliydi; yasaların dört amacı olabilirdi: Geçim araçları sağlamak, bolluk sağlamak, eşitlik ve güvenlik.
İlk bakışta çok makul gelen bu amaçlarla Bentham’ın neyi kastettiği araştırıldığında sonuç şaşırtıcıydı: Geçim araçları sağlamak derken kastettiği devletin geçim araçlarına hiçbir şekilde müdahale etmemesi, geçim araçlarının güvenliğinin sağlanmasıydı. Aynı şekilde devletin bolluğu sağlamakla ilgili bir görevi olamazdı; devlet, bireylerin sahip oldukları bolluğu korumakla görevliydi. Eşitlik derken kastettiği eşitsizlikti; eşitlik toplumsal olarak birlikte yaşamayı olanaksız kılardı. Dolayısıyla devletin asıl ve üstün görevi güvenliği sağlamaktı.
Bentham’ın teorisinin gelip dayandığı yer, burjuvazinin temel isteğinin ifadesiydi: Devlet güvenliği sağlamak dışında hiçbir işe karışmamalı; sermaye birikimini azaltmaya neden olacak vergiler koymamalıydı.
Bu dönemde ortaya çıkan klasik ekonomi okulu da benzer görüşleri savunuyordu.
Klasik iktisat dendiğinde akla gelen önemli düşünürlerden birisi Adam Smith idi.
Smith’in zamanında bir ülkenin zenginliği sahip olduğu altın ve gümüş miktarıyla ölçülüyordu.
Dışarından mal ithal etmek zararlı görünüyordu, çünkü ithalat ithal edilen mallar karşılığında dışarıya altın ve gümüş ödemesi yapılması anlamına geliyordu.
Bu durumda ihracat da doğal olarak yararlıydı, çünkü ihraç edilen mal karşılığı olarak ülkeye altın ve gümüş giriyordu.
Bu nedenle sözkonusu metallerin dışarıya akmasını önlemek için geniş bir denetim ağı kurulmuştu.
Bu denetimi sağlayan araçlar arasında ithalat vergileri, ihracat teşvikleri, içerdeki sanayi dallarının korunması bulunuyordu.
Bir ülkenin zenginlik ve refahının sahip olduğu altın ve gümüş miktarına bağlı olduğunu ve bu nedenle, devletin ithalattan çok ihracat yapmaya teşvik eden akımın adı iktisadi literatürde merkantilizmdi (mercantilism).
Merkantilizmin temel sloganı dışarından daha az satın al ve dışarıya daha çok sat idi.
Smith ortaya çıkan bu büyük merkantilist yapının çılgınlık olduğunu ileri sürdü.
Eğer herkes ithalat yaparak kaybedeceğini düşünürse, herkes ihracat yapmaya çalışırken, hiç kimse ithalat yapmayacaktı; oysa bir ticari işlemde hem alıcı, hem de satıcı kâr etmekteydi.
Smith’e göre bir ulusun zenginliği, bugün gayrisafi milli hâsıla (GSMH) olarak adlandırılan toplam üretimi ile ticaretinin toplamından oluşuyordu.
Smith kendisinden önce Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler (Laissez Faire, Laissez Passer) ilkesini ortaya atan Fizyokratların sloganını benimsedi.
Bunun anlamı bırakınız insanlar istediklerini yapsınlar ve mallar serbestçe geçsin, istenen yerde mübadele edilsin idi.
Bunun doğal sonucu feodal dönemin loncalarının ve her türlü devlet sınırlamasının ve müdahalesinin kaldırılmasıydı.
Devlet müdahaleyi bıraktığında, özel mülkiyet ve sınırsız özel rekabet sayesinde toplumsal ve iktisadi yaşamda kendiliğinden adil bir düzen kurulmuş olacaktı.
Smith, Fizyokratlardan aldığı bu ilkeyi klasik iktisadın sloganı haline getirdi.
Smith 1776 yılında yayınladığı Ulusların Zenginliği(Wealth of Nations) adlı eserinde bireylerin kişisel kâr ve kişisel çıkarlarına göre davrandıklarını ve bu davranışlara müdahale edilmemesi halinde piyasada genel dengenin kurulacağını ileri sürdü.
Kişiler kendi çıkarlarına uygun davranan birer homoeconomicus (ekonomik adam) olurlarsa görünmez bir el piyasada dengeyi kuracak ve bunun sonunda da toplumda genel yarar sağlanacaktı.
Ekonominin görünmez bir el tarafından işletilen doğal bir düzeni ve bu düzenin genel yasaları bulunmaktaydı; serbest piyasa ekonomisi, devlet müdahalesinin olmaması koşuluyla arz ve talep yasalarının işlemesiyle dengeye ulaşacaktı.
Bu dönemde karamsar bir nüfus teorisi geliştiren Thomas Robert Malthus (1766-1834) gıda maddeleri üretimi, nüfus, azalan verim yasası ve ücretler arasında bir ilişki kurmuştu.
Malthus’u bu tür teori geliştirmeye yönelten etmen dönemindeki iktisadi gelişmelerdi: Sanayiciler üretimin maliyetini düşürmek için daha ucuz emek arzı oluşturan kadın ve çocukları istihdam ederek ağır işlerde uzun süreli olarak çalıştırıyorlardı.
Sözkonusu dönemde nüfus artış hızı da arttığından kentler işsiz, aç ve sefalet içindeki insanlarla dolup taşmıştı.
Malthus böyle bir ortamda Nüfusun İlkesi Üzerine Bir Deneme(An Essay on the Principle of Population) adlı kitabını yayınladı.
Teorisine göre uygun şartlarda herhangi bir kısıtlayıcı etken yoksa nüfus 1, 2, 4, 8, 16,... şeklinde geometrik dizi halinde artarken, gıda maddeleri 1, 2, 3, 4, ... şeklinde aritmetik dizi halinde artmaktaydı.
Malthus duruşunu üç önermeye dayandırıyordu: (1) Nüfus geçim araçları olmadan artamaz, (2) Geçim araçları mevcutsa nüfus şaşmaz biçimde artar, (3) Nüfusun üstün gücü acı ya da kötülük olmaksızın kontrol altına alınamaz.
Bir kontrol olmadığı takdirde İngiltere’nin nüfusu her yirmbeş yılda ikiye katlanacaktı.
Bunun anlamı 1883’te İngiltere’de nüfusun yarısının aç kalacağıydı.
Nüfus arttıkça emek arzı artacak ve emek arzı arttıkça ücretler düşecekti.
Ancak ücretlerin düşebileceği bir alt sınır bulunmaktaydı ve bu alt sınır biyolojik asgari geçim düzeyiydi; ücret düzeyinin biyolojik asgari geçim düzeyinin altına düşmesiyle, geçimini sağlayamayanlar sefalet ve hastalık nedeniyle yaşamlarını kaybedecek ve nüfus azalmaya başlayacaktı; nüfusun azalmasıyla emek arzı da azalacağından emeğin fiyatı da yeniden yükselecek ve nüfusun yeniden artmasına neden olacaktı.
İşte bu tablo ortaya çıkmasın diye yoksul halk kesimlerine Yoksulluk Yasası gibi yasalarla yapılan yardımların durdurulması gerekirdi; yoksullara yardım amacıyla yapılan her müdahale nüfus ile ürün miktarı arasındaki bu dengesizliği derinleştirecek ve nüfusun daha fazla artmasına neden olacaktı.
Bu yüzden devletin ekonomiye müdahale ederek yoksulların konforunu artırmasının önüne geçilmeliydi; aksi takdirde beslenme olasılığı olmayan bir nüfus ortaya çıkacaktı.
Klasik siyasal ekonomi sisteminin biçimlendirilmesinde ve ifade edilmesinde çok önemli bir rol oynayan İngiliz iktisatçı David Ricardo (1772-1823) klasik iktisadın en önemli savunucusu kabul ediliyordu.
Ricardo’nun büyük ölçüde Malthus’a borçlu olduğu teorisi burjuvazinin çıkarlarını savunuyordu.
Ricardo Malthus’un nüfus artışına ilişkin teorisinden yararlanarak “emeğe karşı” politikasını bu teori üzerine biçimlendirdi.
Ücretlerin asgari geçim düzeyinin üzerinde artması, refah düzeyini artırarak dengeyi bozduğuna göre, dengenin bozulmaması için emekçilere sadece asgari geçimlerini sağlayacak ücretin verilmesi ve ücret düzeyinin bu seviyenin üzerine çıkmaması gerekiyordu.
Ücretlerin asgari geçim düzeyinin üzerine çıkarılması, nüfusun artmasına neden olacak ve nüfusun artması serbest piyasa yasalarına göre emek arzının artması nedeniyle gerçek ücretlerin düşmesine neden olacaktı.
Dolayısıyla buradan emeğin doğal fiyatını bulmak mümkündü: Bu fiyat, işçi sayısı artmadan ve azalmadan işçilerin yaşamaları ve ölünce yerlerine geçecek emekçileri yetiştirebilmelerini sağlayacak olan fiyattı.[2]
Ricardo’nun karşı olduğu bir başka kesim feodal dönemin toprak sahipleriydi ve bunlar “asalak” olarak tanımlanıyordu.
Ricardo’nun verdiği tanıma göre, iktisat bilimi, sanayi ürünlerinin, onların üretimine katkıda bulunanlar arasında paylaştırılmasına ilişkin yasaları araştıran bilimiydi.
Fransız iktisatçı Jean Babtiste Say’ın (1767-1832) klasik iktisada en büyük katkısı “her arz kendi talebini yaratır” biçiminde özetlenebilen ve kendi adıyla anılan Say Kanunu ya da Mahreçler Kanunu idi.
Her arz kendi talebini yaratınca aşırı üretim ya da üretim fazlasının olması olanaksızdı; her arz kendi talebini yaratarak üretim fazlası oluşumunu önlediğine göre piyasalara devlet tarafından müdahale edilmesi de gerekmezdi.
Belli bir malın ancak geçici üretim fazlasından söz edilebilirdi; üretim fazlası olduğunda fiyatlar düşeceğinden bir süre sonra arz azalır ve denge yeniden kurulurdu.
Kapitalist ekonomi, bu döngü sayesinde kendiliğinden tam istihdamı garanti altına almıştı; kimi zaman işsizlik hali ortaya çıkabilse de işsizlik sadece işçilerin cari ücretlerle çalışmaya razı olmamalarından kaynaklanabilirdi.
Tam rekabete dayalı bir düzende, sistemin doğasına ilişkin olmayan bu geçici bozukluk, sistemin genel işleyişine büyük etkisi olmayan bir sürtünme olarak değerlendirilebilirdi.
Bazı sermayedarlar parayı gömmek için kazanmak isteyebilirlerdi; parayı yastık altında saklayan kişi eninde sonunda ya onu kullanacak ya miras bırakacak ya da bu para talihli birinin eline geçecek ve para bu yollardan biriyle yeniden döngünün içine girecekti.
Zayıfları eleyerek en güçlüleri hayatta bırakan ve bu yolla toplumsal mutluluğu ve toplumsal gelişmeyi sağlayan doğal toplumsal evrim kuralına müdahale edilmemeliydi.
Bu çerçevede yasama organı, zayıf durumda olanları koruma amacı güden yasalar; örneğin sağlıkla, sosyal güvenlikle, emekçilerin iyileştirilmiş çalışma hayatıyla ilgili yasalar çıkarmamalıydı; çünkü bu yasalar doğal toplumsal evrime aykırıydı.
Bu tür yasalar ve önlemler zayıfların elenmesini geciktirip evrimin en güçlülerin çıkarları doğrultusunda işleyişini bozmaktaydı.
Devlet zenginlerden vergi toplayıp bunları yoksulların sosyal güvenlikleri için harcarsa, zenginlerin daha da zenginleşmelerini geciktirmiş olacak ve bu durum toplumsal mutluluğu geciktirecekti.
Burada kısa ve kaba bir betimlemesi yapılan klasik iktisadın özeti şuydu:
Piyasa kendi haline bırakıldığında dengesini bulacağından, devletin piyasaya müdahale etmemesi gerekiyordu; devlet müdahale edecekse ücretlerin sınırlanması yönünde müdahale etmeliydi ve bu durum burjuvazinin lehineydi.
Ancak bu tablo vahşi kapitalizme yol açmıştı.
Vahşi kapitalizmin çarpıcı bir savunusunu Herbert Spencer’in (1820-1903) eserlerinde bulmak mümkündü.
Spencer’e göre toplumda yoksul, güçsüz, beceriksiz olanlar, doğadaki hasta, bozuk ya da kırılgan canlılar gibi karakter bozukluğu içindeydiler ve bunların doğa tarafından ayıklanmasına karşı çıkmamak gerekirdi.
Spencer’in en acımasız fikirlerinden biri olan devletin salgın hastalıklarla mücadele etmemesi gerektiğine ilişkin görüşü, vahşi kapitalizmi doruğuna çıkarıyordu.
Spencer’e göre bulaşıcı hastalıklar nedeniyle sağlık görevlilerinin evlere girerek insanların yaşayıp yaşamadıklarını kontrol etmeleri ve yaşayanların bulaşıcı hastalığı yoksa tedavi edilmeleri yanlıştı: İlk olarak bunlara yapılacak masrafların kaynağı vergilerdi ve vergi konması sermaye birikimini geciktiriyordu. İkinci olarak tedavi, zayıfların ayıklanmasına engel oluyordu.
Bünyesi sağlam olan kişi zaten hastalıkla mücadele ederek ayakta kalacak, bünyesi sağlam olmayan kişi ise ayıklanarak topluma yük olmayacaktı.
Devlet müdahalesi kişinin bağışıklık kazanmasını önlemekteydi; kişinin bağışıklık kazanamayıp yaşamını yitirmesi, doğada bulunan en güçlünün yaşaması kuralının gereğiydi.
Hastalıklı bünyelerin ayıklanması hem birey hem de toplum açısından tercih edilir bir durumdu.
Sonuç olarak ister iyileşecek bir hastalık olsun, ister ölüme götüren bir hastalık olsun, olması gereken şey ona müdahale etmemekti: Hastalığa yapılan müdahale toplumun müteşebbis kesimi açısından zorunlu bir yardımlaşma doğuruyor ve sermaye birikiminin gecikmesine neden oluyordu.
Spencer’e göre çalışabilecek olduğu halde çalışmayanların ya da yeterince çalışmayanların da ağır biçimde cezalandırılması gerekirdi.
Berduş ve ayyaşlar, suçlular ve suçluluk yolunda gidenler, çok çalışan ebeveynlerinin sırtında yük olan gençler, karılarının maaşlarına el koyan kocalar, fahişelerin gelirlerini paylaşan dostlar, daha az görünür ve sayıca daha az olan benzer nitelikteki kadınlar mutlu olmayı hak etmeyen kesimlerdi ve bunların acı çekmelerine izin verilmesi gerekirdi; çalışmayan birinin yemek de yememesi ve ölmesi gerekirdi.
Kapitalist düzen emekçilerin sağlığını korumak zorunda değildi ama emek piyasasının varlığını korumak zorundaydı; aksi takdirde sistem işleyemezdi.
“Bataktaki ayyaş tam olması gerektiği yerdeydi.”
Toplumun bir organizma olarak zenginlere de yoksullara da ihtiyacı vardı; yoksulların doğaya uyum sağlayamayan kesimi ayıklanmalı ve ayakta kalanlar zenginlerin sermaye birikimine katkı yapmalıydı.
İşte sağ parti politikalarının temelinde, emekçileri sermaye birikiminin sağlanmasında bir araç olarak gören bu görüşler yatar.
Bu görüşler tarihte kalmış da değildir; bugün de çok sayıda sağ parti bu görüşlere dayalı olarak politika geliştirmektedir.
Amerikan iş dünyası modeli ya da teşebbüs kapitalizmi olarak da adlandırılan kapitalizm modeli Anglo-Amerikan dünyasında, saf kapitalizm olarak görülmektedir; Freidman ve yandaşları tarafından savunulan bu model diğer kapitalizm türlerini de etkileyen bir ideal model olarak düşünülmektedir.
Teşebbüs kapitalizmi ya da saf kapitalizm Smith ve Ricardo gibi klasik iktisatçılar ile Milton Friedman ve Friedrich von Hayek gibi modern ekonomistlerin görüşlerine dayanmaktadır.
Teşebbüs kapitalizminin temel özelliği, devlet müdahalesiyle düzenlenmemiş piyasa rekabetinin işleyişine duyduğu güvendir ve bu güven, bırakınız yapsınlar ilkesiyle uyum içinde olan, piyasada kendi kendisini düzenleyen bir görünmez el bulunduğuna duyulan inanca dayanmaktadır.
Günümüz ABD’sinde, kamusal mülkiyetin asgari düzeyde tutulması ve refah yardımlarının azaltılması biçiminde sonuçlanmıştır; yüksek verimlilik ile işgücü esnekliğine dayanan ABD iş dünyası genelde kâr odaklı çalışmaktadır. Bu nedenle de sendikalar genellikle zayıftır ve bu zayıflık, güçlü emek örgütlenmelerinin özel işletmelerin kâr ençoklaştırmasının önünde bir engel oluşturduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
İşte sağın dayandığı düşüncelerin temeli budur: Sol bir partiye, sağ bir partiye benzemesi gerektiği öğüdünü yapanlar aslında bu yazıda aktarılan düşünceleri benimsemesini istemektedirler.
Bundan sonraki yazıda sağ düşünceye tepki olarak gelişen sol-sosyalist düşünceye ilişkin bir çözümleme...
[1] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Ellen Meiskins Wood-Neal Wood, İsyan Borusu: Kapitalizmin Yükselişi ve Siyasal Teori
[2] Alaeddin Şenel, Çağdaş Siyasal Akımlar
Odak Noktası 100 yazı Mutlak Butlan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 38. Olağan Kurultay'ı "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal etti ve Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak kurultay öncesindeki eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini karar kesinleşene kadar tedbiren göreve iade etti. Kararın öncesi ve sonrasında gelişmeleri yazarlarımız analiz ediyor. Tüm Yazılar Odak Noktası 7 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? Mahkeme eliyle yaratılan bu çift başlılık ve liderlik kördüğümü, 2024 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Özgür Özel liderliğindeki değişim kanadını Yargıtay kararı öncesinde ciddi bir yol ayrımına sürüklemiş durumda. CHP tabanında örgütsel bir bölünme riskini ve yeni bir partileşme sürecini tetiklendi. Partinin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

