30 Mayıs 2026 itibariyle CHP’deki bölünme kesinleşti. Çünkü Genel Başkan Kılıçdaroğlu el yükselterek İmamoğlu-Özel liderliğindeki parti içi muhalefeti uluslararası güç odaklarına hizmet eden FETÖ’yle bağlantılı bir yapı olarak tanımladı. Bu cümlelerle birlikte kavga daha üst bir düzeye doğru nitelik değiştirmiş oldu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına kadar parti içi iktidar muhalifleri yolsuzluk ve ahlaksızlıkla, muhalefet ise iktidarı sarayın adamı olmakla suçluyordu. Ancak geçen hafta sonu itibariyle muhalifler terörist ve ajan ilan edildiler. Kılıçdaroğlu’nun durduğu yer itibariyle parti içi muhalefet bir ulusal güvenlik sorunu. CHP’yi ele geçirip devlete ve ulusal bütünlüğe zarar vermeye çalışan bir yapı var karşımızda. Gelinen yer bakımından neden geri dönemeyeceğimiz meselesini ayrıntılı bir şekilde tahlil etmekte fayda var. Önce yolsuzluk-ihanet diyalektiğini, ardında teröre kadar uzanan çatışma iklimini irdeleyelim.
Yolsuzluk-ahlaksızlık tartışmasının iki boyutu var: İptal edilen kurultayda delegelere para dağıtıldığı ve seçim sonucunun bu müdahaleyle değiştirdiği savı ilk tartışma hattına karşılık geliyor. İkinci mesele ise başta İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle ilgili olmak üzere çok sayıda CHP’li belediyenin usulsüz bir şekilde kişisel menfaat sağlaması meselesi. Hukuk davası en azından Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde Kılıçdaroğlu lehine sonuçlandı. Ceza davasının geleceğini ise bilmiyoruz. Yalnız o kurultayla ilgili çok sayıda delegenin oyların menfaat karşılığı satıldığı iddiası var. İktidara yakın medyanın bu meseleyi fazlasıyla abartılı bir şekilde verdiği, -kurultayda cep telefonları dağıtıldı, döviz büroları açtırıldı vb- doğru. Ayrıca her kurultayda böyle şeyler olabilir. Menfaat-oy ilişkisine daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir, siyasetteki her pazarlık ceza hukukunun konusu olamaz tezi de anlamlı. Ama her halükarda kurultayı kazanan ekibinin bu iddiaları daha ciddiye alması ve delegelerin ikna edilmesi sürecinde daha dikkatli olması gerekirdi. Bu özen gösterilmedi ve mesele büyüdü.
Kurultay gibi belediye meselesinin de yapısal bir boyutu var. Belediyeler kent rantını yeniden üretirken kamu görevlilerine haksız kazanç sağlayan pek çok olay, konusu suç teşkil eden eylem olabiliyor. CHP de bu genellemenin dışında değil. Ancak Özgür Özel yönetimindeki genel merkez belediye operasyonlarında kapsayıcı bir red politikasıyla karşıladı. Özel-İmamoğlu ikilisi ve bu ekip çevresindeki organik aydınlara göre tüm kanıtlar sahte kanıt, tüm tanıklar gizli tanık, itiraflar baskı altında alındı. Suçlamaları tümüyle reddetmeye ve siyasi savunmaya dayalı bu bakış açısının Uşak ve Antalya belediye başkanlarının itiraflarından sonra sarsıldığı açıkça ortada. Daha nüanslı bir dile ihtiyaç var. Bu arada masumiyet karinesi suçlama yapılan kişilerinin itibarlarını korurken geriye kalan yurttaşlara değerlendirme sorumluluğu da yükler. Herkesi daha en başta suçlu kabul etmek de onları suçsuz görüp mesafe bırakmamak da sorunludur.
Peki Kılıçdaroğlu ne yapabilir? Yolsuzluk ve ahlaksızlık iddiaları karşısında tasfiye ne ölçüde mümkün? Yargılananlar bakımından bu hususta önce üyeliklerin askıya alınması yoluna gidilebilir. Ancak Büyükşehir Belediye Başkanları için disiplin işlemi yürütülmesi Parti Meclisinin iznine bağlı. İmamoğlu için böyle bir kararın bu PM’den çıkması zor ihtimal. Diğer başkanlar ve partili bürokratlar için ise hızlı bir tasfiye ihtimal dahilinde. Kemal bey hafta sonu yaptığı bayramlaşma konuşmasında suçsuz belediye başkanlarını koruyacaklarını ifade etti. Demek ki onun zihninde suçlu ve suçsuz belediye başkanı gibi bir ayrım var. Milletvekilleri bakımından ise tıpkı büyükşehir belediye başkanlarında olduğu üzere Yüksek Disiplin Kurulunun doğrudan karar vermesi imkansız.
Ancak dokunulmazlıkların kaldırılması meselesi gündeme gelebilir. Bu arada İmamoğlu ana ceza davası ile mutlak butlanla ilgili ceza davasından ceza çıkarsa Kemal beyin daha sert ve kapsayıcı adımlar atması ihtimal dahilinde. Görüyor ki Kılıçdaroğlu için arınma temel siyasi referans noktası, bu nedenle CHP reel politiği uzun bir süre tasfiye ve ayıklama üzerinden şekillenecek. Ancak bu yolun parti içi tansiyonu yüksek tutacağı da açık. Belki de Kılıçdaroğlu’nun oyun planı sert adımlar yoluyla parti içi muhalefeti ayrılma kararına zorlamaya yönelik. O yüzden tansiyonun düşmemesini kendisi de istiyor olabilir. Yolsuzlukla suçlanan siyasetçilerinin hemen tamamının Kılıçdaroğlu döneminde de önemli pozisyonlarda olması ise ayrı bir sorun.
Parti içi iktidarın yolsuzluk suçlamasına muhalif kesimlerin verdiği yanıt ise iktidarla işbirliği tezi çevresinde şekilleniyor. Muhalifler Kılıçdaroğlu’nu hain ve sarayın adamı olarak görüyor. Bu yüksek düzeyde ötekileştirici olan patolojik dil şüphesiz ki yeni değil. Muhalif kamuoyunda tek amaç iktidarı devirmek, tek ideoloji Anti-Erdoğanizm haline gelmiş durumda. Tarihin belli bir anında kendilerini bu amaçtan uzaklaştırdığını düşünen tüm aktörler işbirlikçi ilan edilebiliyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı çıkan Meral Akşener ve yine Kılıçdaroğlu karşısında aday olmak isteyen Muharrem İnce muhalif kesimler tarafından linçe uğramıştı. Marksist örgütlerde bir benzerine rastladığımız yarı askeri bir mantığın ürünü bu sürekli işbirlikçi ve hain arama alışkanlığı. Bir aktör hain ilan edildiğinde onun siyaseten katledilmesinin de yolu açılıyor. Tabii bu eğilimin yaygınlaşması siyasal sosyolojik bir kendiliğindenlik içinde gerçekleşmiyor her zaman. Medya sosyal medyaya, sosyal medya ise post-turth ve trollere teslim olmuş durumda.
Tartışmayı kapatırken Kılıçdaroğlu’nun muhaliflerini terörist ve ajan provokatör ilan eden yeni söyleminin sonuçları hakkında da bir şeyler söylenmeli. Türkiye’de her zaman iktidar muhalefetten daha meşru oldu. Seçimi kazanan parti kendisini milli egemenliğinin tek gerçek temsilcisi saydı.
Muhalif olmak şüpheli, hatta çoğu kez kriminal bir şeydi. Bu sorunlu bakış açısı demokrasiyi çoğunlukçu bir içeriğe mahkum etti. Çoğulculuğa karşı çoğunlukçuluk sadece iktidar ve muhalefet partileri bakımından değil, partilerin kendi içerisinde de karşılık bulmakta. Kılıçdaroğlu’nun muhalefete yaptığı FETÖ ve ajan suçlaması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kemal beyin elinde kendisine karşı çıkan İmamoğlu ve Özel ekiplerinin FETÖ’yle işbirliği yaptığı, uluslararası güç odaklarının taşeronu gibi davrandığına dair somut belge ve kanıtlar varsa kamuoyuna açıklamalı ve savcılar hemen harekete geçmelidir. Ancak bu düzeyde bir bilgi yoksa formüle edilen söylemin komplo teorisi kıvamında bir itibar suikastı olduğu söylenebilir.
Ez cümle, muhalifler genel başkanlarına hain diyorlar, genel başkan ise muhaliflere terörist. Karşılıklı olarak kullanıma sokulan bu zehirli dil partiyi geri dönüşü olmayan bir yola sürüklemekte.
* Prof. Dr. Artvin Çoruh Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.
