Bazen kendime şu soruyu soruyorum; biz nasıl bir çağda yaşıyoruz? 

Aklıma pek çok cevap geliyor. Ama son dönemde cevabım çoğunlukla pişkinlik çağı oluyor.

Neden mi?

Kelime anlamıyla pişkin; gerçekleştirilen yanlış, ayıp veya hatalı davranıştan dolayı utanması, mahcup olması ya da özür dilemesi beklenirken bunların hiçbirini yapmayan, aksine umursamaz, rahat bir tavır sergileyen kişi demektir.

Türkçemizde pişkin kelimesi fazlasıyla ilginç bir anlama sahiptir. Kökeninde olgunlaşmak, işlenmek ve sertleşmek gibi anlamlar barındırsa da günümüzde pişkinlik kendini utanma duygusuna karşı gelişmiş bir bağışıklık hâli şeklinde göstermektedir. Çoğu zaman bilinçli bir rahatlık ve kendinden emin bir tavır olarak kendini gösteren pişkinlik, insanların gerçekle, sorumluluk anlayışıyla ve toplumla kurduğu ilişkinin de biçimini gösterir. Eskiden insanlar yanlış yaptıklarında utanırdı. Özür dilemek, yapılan hatalardan sorumluluk duymak zayıflık değil, karakter göstergesi sayılırdı. Fakat maalesef bizler bugün bambaşka bir çağda yaşıyoruz.

Artık hata yapmak, dün söylenileni bugün inkâr etmek veya topluma yanlış bilgi vermek bir sorun teşkil etmiyor. Türkiye son yıllarda yaşadığı doğal afetlerin, siyasi gerilimlerin, ekonomik krizlerin yanı sıra giderek kurumsallaşan bir pişkinlik kültürüyle de mücadele etmektedir. Sorumluluk üstlenmek yerine sorumluluktan kaçmanın normalleştiği, hata yapanın değil de hatayı hatırlatanın suçlandığı bir dönemden geçmekteyiz.

Bazı anlar vardır, yaşanan olayların kendisinden çok, geride bıraktığı görüntü hafızalara kazınır. 24 Mayıs 2026’dan geriye kalan da öyle bir görüntüydü; Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün emaneti olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel merkezi önündeki çevik kuvvet polisleri, kırılan kapılar, biber gazı altında kalan partililer ve baba ocağını cansiperane bir şekilde savunmaya çalışan yurttaşlar.

Ana muhalefet partisinin genel merkezine polis müdahalesi gerçekleştirilmesi başlı başına ülke demokrasisi adına çok ağır bir tablodur. Fakat daha da ağırı, bu tablonun dahili bedhahlar tarafından yaratılmış olmasıdır.

Bir siyasi lider düşünün. Partisine en kritik seçim yenilgisini yaşattıktan sonra kurultay delegelerinin tercihiyle görevi sona eriyor. Parti yeni yönetimle yeni bir siyasi çizgi oluşturuyor. Normal şartlarda eski liderin bu süreci desteklemesi, parti bütünlüğünü öncelemesi ve kurumu koruyan bir pozisyon alması beklenirken, tam tersi şekilde hareket ediyor. Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca sözüm ona demokrasi, halk iradesi, hukuk devleti üzerine siyaset yaptıktan sonra bugün iktidarın desteğini arkasına alarak kendi partisine polis kuşatması uygulatıyor. Bir zamanlar lideri olduğu partinin ilkelerini bütünüyle zedeleyen bir sürecin baş aktörü oluyor.

Mutlak Butlan sürecinin başından beri Kılıçdaroğlu’nun kurultayı kaybetmiş bir genel başkan olarak yeniden göreve geri dönme ihtimalini açık bırakması, mahkeme kararını fiilen meşru gören açıklamalar yapması parti tabanında büyük hayal kırıklıkları yaratmıştı. Bu sebeple esasen mesele Kılıçdaroğlu’nun nerede durduğu değil, nerede durmadığı olmuştur.

İnsan bazen ne söylediğinden çok ne söylemediğiyle kendini ele verir. Tarih boyunca pek çok siyasetçi hata yapmıştır. Fakat kendi partisinin iradesi tartışmaya açılırken bunu kişisel bir geri dönüş fırsatı olarak kullanma gafletinde bulunup, ortaya çıkan tablo karşısında da hiçbir sorumluluk hissetmeden hâlâ demokrasi adına konuşma hatasına bir tek Kılıçdaroğlu düşmüştür. Demokrasi yalnızca kazanıldığında sahip çıkılacak bir değer değil, kaybedildiğinde de savunulacak bir iradedir.

Ana muhalefet partisinin milyonlarca seçmenin oylarıyla oluşmuş mevcut yönetiminin saray rejimi tarafından fiilen tasviye edilmesine sessiz kalmak, hiçbir özeleştiri yapmamak, kuralları, ilkeleri ve demokratik teamülleri herkes için geçerli ortak norm olmaktan çıkarıp kişisel siyasi çıkarlarına göre şekillendirmek ve bunda hiçbir beis görmemek… en önemlisi yaratılan siyasi ve ahlaki çelişkilerle yüzleşmek yerine onları olağan göstermeye çalışmak. İşte pişkinlik tam olarak budur.

Kurultay kaybettikten sonra mağdur edebiyatı yapmak pişkinliktir.

Parti tabanının açık iradesini görmezden gelmek pişkinliktir.

Parti tabanının tepkisini, ne hissettiğini görmek yerine kendi “haklılığına” odaklanmak ve buna demokrasi demek pişkinliktir.

CHP’ye polis kuşatması uygulatarak kendi partililerini polislere dövdürtüp, yaratılan tablodan hiçbir mahcubiyet ve sorumluluk hissetmemek pişkinliktir.

Tam da bu yüzden altını çizerek belirtmek gerekir ki bugün tartıştığımız bu mesele hukuki olduğu kadar bir o kadar da ahlakidir. Türkiye uzun zamandır siyasi kutuplaşma, hukuki tartışmalar ve ekonomik krizle mücadele etmektedir. Ama günümüzde ülkenin en büyük sorunlarından biri de mahcubiyet duygusunun yok olmasıdır. Çünkü mahcubiyetin olmadığı yerde hesap verme kültürü olmaz. Hesap verme kültürünün olmadığı yerde de pişkinlik bir yönetim biçimine dönüşür.

Ve ne yazık ki Türkiye’deki siyaset uzun zamandır hesap vermemek üzerine kurulu.

Ancak hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, siyasette hiçbir hesap sonsuza dek ertelenmez. Bugün güçten, makamdan, hukuki ayrıcalıklardan medet umanlara şunu hatırlatmak gerekir; siyaset yalnızca güçle değil, meşruiyetle ayakta kalır. Bir partinin iradesine, milyonlarca insanın umuduna ve geleceğine, demokrasiye verilen her zararın bir bedeli vardır.

Ve o devran elbet döner.

Döndüğünde ise, sorulamayan her sorunun hesabı tek tek sorulacaktır.