Önce Arjantin, şimdi Hollanda, yarın ABD mi?

Önce Arjantin, şimdi Hollanda, yarın ABD mi?

1930ların dünyasında değiliz artık. Bu nedenle demokrasi krizi tam bir faşizmle, yani temsili ve yarışmacı demokrasinin topyekûn imhasıyla sonuçlanmıyor. Ama bu konjonktüre çok da güvenmemek lazım. Küresel ekonomik kriz önlenemez ve (veya) sosyalist sol kendini toparlayamazsa dünya siyaseti sahte devrimcilere, yani sağ popülistlere geniş imkanlar vermeye devam edecek.

Popülizm yanlılarıyla karşıtları arasındaki mücadele hararetli bir tenis maçını andırıyor. Top bir o tarafta, bir öbür tarafta. Trump’un 2016’da başkan seçilmesiyle ve Brexit oylamasıyla sağ popülizm için altın çağ başladı. Sonra bir gerileme yaşandı. Trump seçimi kaybetti çünkü. Benzer bir etkinin Avrupa’da da olacağını düşünüldü önce. Ama Macaristan ve İtalya seçimleri sağ popülistler tarafından kazanıldı. Demokrasi yanlılarının dikkate değer çıkışı ise Brezilya’dan geldi. Bolsonaro seçimi kaybetti. Ancak son iki hafta yeni bir sağ popülist dalgayla karşı karşıya kaldık. Arjantin’de Milei, Hollanda da ise Wilders siyasi iktidarı devraldı. “Sağ popülizmin hayaleti” modern demokrasilerin üzerinde dolaşmaya devam ediyor. Gelecek sene ise kritik. Çünkü ABD başkanlık seçimi var. Trump seçimi alabilir. Popülizmin daha da takdir ve ilgi gördüğü yeni bir karanlık çağa girmek üzere olabiliriz.

Şüphesiz ki her ülkenin kendi özel koşulları var. Dolayısıyla bir ülkede doğru olan bir analiz başka bir ülke için çok az şey anlatıyor olabilir. Mesela Arjantin’de ekonomik kriz ve merkez partilerinin bölünmüşlüğü Milei’nin aradan sıyrılmasını kolaylaştırdı. Ama bu çerçeve Hollanda’daki durumu tam olarak açıklamaya yetmiyor. Bahsi geçen dağınıklık karşısında yine de bazı çıpaları var sağ popülizmin.

Sağ popülizm iki sütun üzerine yükselmekte: Ekonomik kriz ve yabancı düşmanlığı. Bazı ülkelerde ekonomik kriz çok belirleyici. Arjantin öyle bir örnek mesela. Ülkeyi yıllardır kasıp kavuran enflasyon kurucu düzene meydan okuduğu imajı çizen sağ popülistlerin umut haline getiriyor.

Sağ popülizm iki sütun üzerine yükselmekte: Ekonomik kriz ve yabancı düşmanlığı. Bazı ülkelerde ekonomik kriz çok belirleyici. Arjantin öyle bir örnek mesela. Diğer bazı ülkelerde ise kültür tartışmaları ekonomiye göre daha öncelikli. Avrupa post faşizmi/sağ popülizmi daha çok bu kategoride.

Diğer bazı ülkelerde ise kültür tartışmaları ekonomiye göre daha öncelikli. Avrupa post faşizmi/sağ popülizmi daha çok bu kategoride. Yabancılar, mülteciler, hatta pek çok durumda özellikle Müslümanlar toplumun kültürel bütünlüğünü bozan unsurlar olarak görülmekte. Tabii oralarda da kültür, ekonomiden çok da bağımsız değil. Avrupa’nın ekonomik krizle boğuştuğu 1930’ların dünyasında Yahudiler günah keçisiydi. Bugün benzer koşullarda başka bir etnik dini topluluk, Müslümanlar hedef alınıyor.

İkinci mesele post-truth koşullarında ayyuka çıkan demagoji sorunu. Platon’dan bugüne demokrasiye yöneltilen en ciddi eleştirilerden biri halkı yalanla kandıran siyasetçilerin kamusal yararı yok eden yozlaşma pratiği oldu. Demokrasi; eğitimli ve yetenekli kişileri eleyen ve toplumu çıkarcı, kurnaz, kaba ve cahil yöneticilere mahkûm eden bir sistem olarak eleştirildi. Sağ popülizm bu bildik söylemi yeniden canlandıran sayısız örnekle dolu. Popülizmin güçlü olduğu her yerde çarpıtılan gerçeklik, kısa erimli çözümler, büyük mantık atlamaları, abartılı söylem ve beden hareketleri siyaseti belirliyor.

Peki, bu işin sonu nereye varır? 1930’ların dünyasında değiliz artık. Bu nedenle demokrasi krizi tam bir faşizmle, yani temsili ve yarışmacı demokrasinin topyekûn imhasıyla sonuçlanmıyor. Ama bu konjonktüre çok da güvenmemek lazım. Küresel ekonomik kriz önlenemez ve (veya) sosyalist sol kendini toparlayamazsa dünya siyaseti sahte devrimcilere, yani sağ popülistlere geniş imkanlar vermeye devam edecek.

Armağan Öztürk
Tüm Yazıları - Armağan Öztürk (hepsini gör)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir