Çeviri

Orbán’ın medya çorbasının zehri Macaristan’ın ötesine yayıldı: Neyse ki korkusuz, olguya dayalı habercilik hâlâ ayakta

Orbán’ın 12 Nisan’da iktidarı kaybetmesi, on yıllarca inşa edilen propaganda imparatorluklarının bile her şeye kadir olmadığını gösterdi. Sistemler besledikleri otokratlara her zaman zafer getirmiyorlar. Ve o hükümdarlar düştüğünde, onları hayatta tutan kamu parası kesilince imparatorlukları da genellikle çöküyor.

Yeni Arayış
Yeni Arayış Okuma süresi 4 dk
Orbán’ın medya çorbasının zehri Macaristan’ın ötesine yayıldı: Neyse ki korkusuz, olguya dayalı habercilik hâlâ ayakta
Yazı Boyutu

Avrupa genelinde kamu hizmeti gazeteciliği demokrasi için bir kalkandır. Ama onun hayatta kalması için mücadele etmek isteyip istemediğimize karar vermemiz gerekiyor.16 yıldır Viktor Orbán’ın hükümeti, liberallik karşıtı görüşlerine sempati duyan düşünce kuruluşlarına, kurumlara ve medya organlarına kamu parasından milyonlarca avro akıttı. Bu sadece Macaristan içinde değil, sınırlarının ötesine de yansıdı.

Örneğin Slovakya’da, oldukça büyük bir Macar azınlığın yaşadığı bölgede, Budapeşte’nin sevdiği medya kuruluşlarına milyonlarca avro gönderdiği iddia ediliyor. Bağımsız haber odalarının çoğu, bu organların aldığı paranın ancak bir kısmıyla ayakta kalabildi.

Bu devlet tarafından beslenen kanallar Macar meslektaşlar tarafından asla gerçekten “medya” olarak görülmedi, içerik üreticileri de “gazeteci” olarak kabul edilmedi. Macarlara bu yayınlardan bir kez olsun insanın içini acıtan bir insan hikayesi, iktidar suistimalini ortaya çıkaran bir soruşturma ya da kaosa açıklık getiren olguya dayalı bir analiz hatırlayıp hatırlamadıkları sorulsa, hafızalarını boşuna yoklarlardı.

Bunların arkalarında bıraktıkları şey, uzun bir liste: hayatları zehir edilen ya da düpedüz yok edilen insanlar. Orbán rejiminin eleştirmenleri terörist, cinsel tacizci, pedofil, hırsız, vergi kaçakçısı, aile içi şiddet faili ilan edildi.

Bir manşette milyarder hayırsever George Soros’un kendi annesini öldüreceği bile iddia edildi. Bazen manipüle edilmiş bir fotoğraf, bazen satın alınmış bir kaynaktan tek bir cümle, bazen de ilgili bakanlıktan gelen basit bir talimat yetiyordu.

Yıllar geçtikçe makaleler birbirine benzemeye başladı: aynı karakterler, aynı roller, aynı kalıplar ve ifadeler, tekrar tekrar. Sanki herkes aynı fabrika kantininden aynı öğle yemeğini yiyordu.

Orbán’ın 12 Nisan’da iktidarı kaybetmesi, on yıllarca inşa edilen propaganda imparatorluklarının bile her şeye kadir olmadığını gösterdi. Sistemler besledikleri otokratlara her zaman zafer getirmiyorlar. Ve o hükümdarlar düştüğünde, onları hayatta tutan kamu parası kesilince imparatorlukları da genellikle çöküyor.

Oysa ayakta kalacak olan gazetecilik genellikle siyaset ya da ideoloji üzerine değil, insanlarla ilgili oluyor. Toplumsal sarsıntı ve altüst oluşla yerlerinden edilen, belirsizliğe sürüklenen ve yeniden bir hayat kurmaya çalışan insanlarla. Kimlikleri tarihin akıntısında aşınan insanlarla. Politikacıların kendi zafer sahnelerinde figüran olarak gördüğü, ama çektiği acılarla bir gün hepimizin en büyük kayıplarımıza dayanmasına yardımcı olabilecek bir şeyler öğrenen insanlarla.

Böyle hikayeleri bulmak için toplu mezarların üzerinde, umudun doğduğu beşiklerin yanında, kadınların işkence gördüğü hapishane hücrelerinde, yaşlıların terk edilmiş halde öldüğü bakım evlerinde ya da ihmalkârlık ve sistematik çöküş yüzünden hastalıklarından değil, yayılan bakterilerden ölen hastaların olduğu hastanelerde durmuş olmanız gerekir.

Popülistlerin ve sosyal medyanın en kötüsünün son yirmi yılda kamu güvenine verdiği zarara rağmen, Avrupa’nın her köşesinde, 40’tan fazla ülkede, hatta Orbánizmin kamuoyunu şekillendirmeye çalıştığı bölgelerde bile bu tür korkusuz haberciliği sürdüren cesur insanlar var.

Avrupa Basın Ödülü (European Press Prize) 3 Haziran’da 2026 kazananlarını açıkladı ve kısa liste, bağımsız kamu hizmeti gazeteciliğinin tükendiği ya da tükenmek üzere olduğu korkusunu yalanlıyor. Aksine, hâlâ çok canlı.

https://www.europeanpressprize.com/shortlists/year-2026/

Evet, gazeteciler ve bağımsız medya kuruluşları siyasi değişimleri, otokratik rejimleri ve özgürlüğe yönelik tehditleri de takip ediyor. Ama bunu “demokratik geçiş”, “toplumsal değişim” ya da “demografik kriz” gibi kuru, dikkat uyuşturan kavramlarla değil; trenlerin artık durmadığı istasyonlarda ayakta kalan talihsiz insanların hayatları üzerinden yapıyorlar.

Örneğin Bask sağlık sisteminin cilt kanseri teşhisi için yapay zeka aracı getirme planını, bağımsız bir çalışmanın bu aracın melanom vakalarının yaklaşık üçte birini atladığını ve sadece beyaz hastaların verileriyle eğitildiğini ortaya çıkarmasına rağmen incelediler.

Ya da İrlanda’daki suçları örtbas edilip Afrika’ya gönderilen ve orada çocuklara tacizlerine devam eden seri pedofili vakasını.

Gazze’de çalışan uluslararası doktorların tanıklıklarını topladılar: başından ya da göğsünden tek kurşunla vurulmuş çocukları tedavi etmişlerdi; bu da kasıtlı hedef almayı akla getiriyordu.

Ayrıca AB’nin iç belgelerini ve insan hakları örgütlerinin topladığı kanıtları ortaya çıkardılar: Yunanistan’daki mülteci kamplarında insanlık dışı koşullarda tutulan yüzlerce refakatsiz çocuğun sistematik ihmalini belgelediler.

Kaliteli gazetecilik tek başına toplumları dezenformasyona karşı aşılayamaz. Otokratların yükselişini ya da aşırılıkçıların demokratik yollarla seçilmiş hükümetlere sızmasını engelleyemez.

Bağımsız gazetecilik, baskıya dayanabilecek kurumlar olmadan, finansal tabloların satırları arasında hâlâ yaşayan gazeteciler ve okurlar gören yayıncılar ve medya sahipleri olmadan, bireysel bağışçılar olmadan ve her şeyden önce bağımsız gazeteciliği desteklemenin toplumun sağduyusuna yapılan bir yatırım olduğunu anlayan okurlar olmadan yaşayamaz.

Bağımsız gazeteciliği desteklemek, farklı görüşlere rağmen hâlâ ortak gerçekler olduğunu, sayısız ulusal mite rağmen hâlâ paylaşılan bir tarih olduğunu, önceki nesillerin inandığı batıl inançlara rağmen hâlâ bilim olduğunu kabul edebilme yeteneğimize yatırımdır.

Sınırları aşan, empati uyandıran ve güç veren hikayeler anlatma kapasitemize yatırımdır; hatta artık kimsenin güç olduğuna inanmadığı yerlerde bile.

Ama bazen merak ediyorum: 10 yıl sonra gazetecilik hâlâ birden fazla kaynaktan konuşmayı, olayların bağlamını açıklamayı, çıkar çatışmalarını bildirmeyi ve kaynakları hassasiyetle, titizlikle alıntılamayı gerektirecek mi? Yoksa gazeteciler kuşakların trajedilerini tek bir Instagram hikayesine sığdıran kısaltma ustalarına mı dönüşecek?

Ve mükemmellik, yapay zekâyı ne kadar ustaca yönlendirdiğimizden mi ibaret kalacak; makalelerimiz birbirine benzemeye başlayıp hepimizin aynı cümleleri ödünç aldığı devasa bir intihal eylemine mi dönüşecek? Buna hepimiz şu anda karar veriyoruz.


* Beata Balogová (Slovak gazeteci ve European Press Prize yönetim kurulu üyesi)

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Bağlantı: https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/jun/05/orbans-media-slop-spread-poison-beyond-hungary-luckily-fearless-fact-based-reporting-endures

Bu çeviriyi paylaşın

"Orbán’ın medya çorbasının zehri Macaristan’ın ötesine yayıldı: Neyse ki korkusuz..."

Dünyadan Diğer Sesler