Orbán’ın medya çorbasının zehri Macaristan’ın ötesine yayıldı: Neyse ki korkusuz, olguya dayalı habercilik hâlâ ayakta
1 ay önce
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, siyasi ve toplumsal gücün nasıl sürdürüldüğünü ve toplumun geniş kesimlerinden rızanın nasıl elde edildiğini anlamak için önemli bir araçtır. Gramsci, hegemonya kavramını bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki ideolojik ve kültürel üstünlüğünü ifade etmek için kullanmıştır. Bu kavram yalnızca zorlayıcı gücü değil, aynı zamanda rıza üretimini ve ideolojik kontrolü de kapsar. Gramsci’ye göre hegemonya, özellikle egemen sınıf tarafından diğer sınıfların rızasını kazanarak kurulan ideolojik ve kültürel liderliktir. Bu, zorlayıcı güçten farklı olarak, sivil toplum kurumları aracılığıyla gerçekleştirilir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 2000 sonrası Türkiye’nin siyasi ve toplumsal dinamiklerini şekillendiren önemli bir aktör olmuştur. Milliyetçi-muhafazakâr ve İslamcı bir ideoloji benimseyen AKP, geniş halk kesimlerinin rızasını kazanmayı başarmıştır. Parti, İslami değerler söylemiyle geleneksel dindar toplulukları kendine çekmiş; modernleşme vurgusuyla da liberal ekonomik politikalara destek veren kesimleri kazanmıştır. AKP, özellikle eğitim, sağlık ve sosyal yardım sistemlerini kullanarak ideolojik hegemonyasını güçlendirmiştir. Kendisiyle uyumlu sivil toplum kuruluşları ve dini kurumlarla yakın ilişkiler kurarak toplumsal rızayı güvence altına almıştır. Gramsci’nin hegemonya kavramı, AKP’nin Türkiye’deki siyasi ve toplumsal gücünü nasıl koruduğunu anlamak için önemli bir çerçeve sunmaktadır.
Giriş
Hegemonya kavramı, Antonio Gramsci tarafından Rus Sosyal Demokrat hareketinden alınmıştır. Bu kavram, burjuva toplumundaki siyasi egemenliğin karmaşıklığını ve hayatın birçok alanına yayılmış niteliğini tanımlar. Gramsci, bunu siyasi-teorik analizlerinin merkezine yerleştirmiştir (Anderson, 2007: s. 31). Terim, hem egemenlik tekelini varsaymayı hem de rıza üretme kapasitesini içerir (Sassoon, 2001: s. 273).Gramsci, Çarlık Rusyası ile Batı Avrupa arasındaki derin farka vurgu yapmıştır. Özellikle burjuva demokrasisinin olgunlaştığı Batı’ya odaklanmıştır. Burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki yönetimine, rıza üreten bir sistem olarak bakmıştır (Anderson, 2007: ss. 46–47).Gramsci’ye göre bir sosyal grup veya sınıfın hegemonya kurması, kendi öğretilerini (ideolojisini) toplumun önde gelen ideolojik ve inanç sistemlerine başarıyla yayması ve entegre etmesi anlamına gelir. Bu süreç, toplumun çeşitli alanlarında egemenliğini güvence altına alır. Genel halk tarafından geçerli, doğru ve adil kabul edilmek, ortak bir anlayış ve paylaşılan duygu haline gelmek demektir (Fontana, 1993: s. 140).
Gramsci, hegemonya ile güçlü ve bağımsız bir sivil toplum arasında bağlantı kurmuştur. Eğitim, kilise, topluluklar, medya ve sendikalar gibi özel kurumlara özerklik alanı tanır; bunlar rızanın kaynaklarıdır. Hegemonik kontrol, eğitim ve kültür yoluyla da kurulabilir. Bu, doğrudan yasal dayatma değil, boyun eğdirilenlerin rızasını kazanmaktır (Aka, 2009: s. 330).
Hegemonya olgusu, Bob Jessop’un (2003: ss. 183, 190) yapısal hegemonya kavramsallaştırması üzerinden de analiz edilebilir. Jessop’a göre, “ideolojilerin sürekli çoğulluğu nedeniyle, kapitalist formasyon içinde yapılar, mekanizmalar ve pratikler arasındaki ilişkileri uyumlu hale getirecek yapısal bir hegemonyaya ihtiyaç vardır.” Yapısal hegemonya, farklı yapılar ve pratikler arasındaki ilişkileri düzenleyen bir olgudur. Toplumsal formasyonun bütünlüğünü korumayı amaçlar. İdeolojisi, özneleri toplumsal pratikler içinde işlevsel kılmanın bir aracıdır.
Türkiye özelinde hegemonya kavramı incelendiğinde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ön plana çıkmaktadır. AKP, 1990’larda siyasi ve ekonomik krizler yaşayan Türkiye’de iktidar partisi olarak ortaya çıkmıştır. 2002’de iktidara geldikten sonra neoliberal dönüşümün ana siyasi aktörü haline gelmiştir. Piyasalaştırma, esnekleştirme, özelleştirme ve deregülasyon gibi uygulamaları egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda hayata geçirmiştir. Bunun yanı sıra eğitim, sağlık ve sosyal yardım gibi destekler sağlayarak toplumun çoğunluğundan rıza elde etmiştir. Bu sayede her seçimde oy oranını ve bağımlı sınıflar arasındaki desteğini artırmıştır. Bu durum, AKP’nin hegemonya alanında anlamlı bir şekilde iktidarını kurduğunu ve uyguladığını göstermektedir.
Bu çerçevede bu çalışmanın amacı, 2002’de iktidara geldikten sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) hegemonik güç manevralarını analiz etmektir. AKP’nin Türk siyasi hayatında yirmi yıldan fazla süredir değişmeden iktidarda kalmasının nasıl mümkün olduğunu anlamak, hegemonya kavramının etkinliğini ortaya koyacaktır.
Bu amaçla öncelikle Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı küresel kapitalist sistemle ilişkisi içinde daha derinlemesine açıklanacaktır. Ardından hegemonya yapısının Türkiye’deki yansıması, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tarihsel ideolojik perspektifi üzerinden incelenecektir. Son olarak Gramsci’nin hegemonya kavramının hem ortaya koyan hem de sürdüren temel unsuru olan “rıza”, eğitim, sağlık ve sosyal yardım politikaları üzerinden tartışılacaktır.
Gramsciyen Hegemonya
Gramsci için siyasi strateji oluşturmanın yolu, kapitalist sistemin nasıl işlediğini anlamaktan geçer. Bu bağlamda kapitalizmin kitleleri, faşist dönemler hariç, açık şiddet ve kuvvete başvurmadan nasıl yönetebildiğini incelemiştir. Gramsci’ye göre burjuvazi, Fransız Devrimi ile birlikte eski rejime karşı yeni bir toplum örgütleme rolünü üstlenmiştir. Bu süreçte öncü sınıf konumuna gelmiştir. Bu misyonla tüm sosyal ve siyasi eğitim programlarını üstlenerek kendi imajının inşasını ve yayılmasını başlatmıştır (Thomas, 2012: s. 141).
Gramsci, ortaya çıkan dönüşümün temel olarak evrimsel bir süreç olduğunu belirtmiş ve devlet yasaları ile ahlakındaki değişimin burjuvazinin iradesine bağlı olduğunu savunmuştur.
Burjuvaziden önceki egemen sosyal sınıflar, diğer sınıflardan geçişlere kapalı bir kast sistemine benziyordu. Kendi sınıf alanlarını teknik ve ideolojik olarak genişletmeyi amaçlamıyorlardı. Oysa burjuvazi, toplumu kültürel ve ekonomik düzeyine yükseltebilen sürekli evrilen bir organizmaya dönüşmüştür. Toplumu asimile edip özümseyerek devleti bir eğitimci haline getirmiştir (Özgüden, 2015: s. 21).
Machiavelli’den esinlenerek bütünleşik devlet teorisinden yararlanan Gramsci’nin teorisi basitçe “devlet = siyasi toplum + sivil toplum” olarak ifade edilebilir. Gramsci’ye göre devlet, hem siyasi hem sivil toplumun toplamı hem de bileşimidir. Aynı zamanda bu iki toplum arasındaki uyumu dengeleyen ve düzenleyen unsurdur. Bütünleşik devlet kavramını anti-liberal ve anti-ekonomist bir bakış açısıyla sunan Gramsci, liberalizmin yarattığı yanılsamaları sorgulamayı amaçlamıştır. Ayrıca ekonomizmin yarattığı yanlış anlamaları da ele almıştır. Hedefi, bu ideolojilerin sınırlılıklarını ortaya çıkarmaktı.
Ekonomizm devleti yalnızca siyasi topluma indirger ve onu egemen sınıfın sıkça kullandığı zorlayıcı bir aygıt olarak açıklar. Liberalizm ise devleti siyasi toplum içinde bir “gece bekçisi”ne indirger.
Gramsci’ye göre “bu akımlar, kamusal ile özel arasındaki karşıtlığı tipik biçimde devlet (kamusal) ve sivil toplum (özel) olarak sunar. Bu ayrımdan yola çıkarak ona organik bir nitelik yüklerler” (Hall ve Mclennon, 1985: s. 8).
Antonio Gramsci’ye göre, devlet rızayı güvence altına alırken siyasi ve sendikal dernekler gibi özel örgütler kilit rol oynar. Gramsci, hapishaneler, mahkemeler, yargı ve hukuk sistemleri gibi tüm disiplin edici ve eğitici zorlayıcı aygıtları, değişen derecelerde yasal zor kullanabilen kurumlar olarak tanımlar. Ayrıca kamu yönetiminin tüm diğer organlarını da siyasi toplumun parçaları olarak görür. Bu örgütler, egemen sınıfların aygıtları olarak bu rızanın gelişmesine yardımcı olur.
Gramsci, kapitalist burjuva devletin analizinde siyasi toplumu bir sınıf diktatörlüğü aygıtı olarak nitelendirir. Bu aygıt, egemen sınıfın kendi zor araçları ve ekonomik işlevleriyle desteklenir. Bu, Marx’ın tartıştığı “devletin sınıf egemenliği” temasının bir varyasyonudur (Portelli, 1982: s. 26).
Batı kapitalist devletinin temel direklerinden biri olan sivil toplum, siyasi toplumla organik ve diyalektik bir karşılıklı ilişkiler ağı içinde var olur. Sivil toplum, yalnızca sınıf mücadelesinin tarihsel güçlerinin gerçekleştiği bir arena değildir. Aynı zamanda cinsiyet, ırk, din ve dünya görüşlerine dayalı mücadele biçimlerinin de gerçekleştiği bir mekândır. Toplum içindeki örgütler aracılığıyla yürütülen tüm mücadeleler sivil toplum alanında gerçekleşir. Bu nedenle sivil toplum, sınıfların ekonomik, siyasi ve ideolojik düzeylerde siyasi iktidar için mücadele ettiği bir savaş alanıdır.
Öte yandan Gramsci için sivil toplum, egemen sınıflar tarafından örgütlenen, sürdürülen ve yeniden üretilen bir alandır. Egemen sınıflar, sivil toplum içindeki etkilerini korumak ve güçlendirmek için her zaman çaba gösterir. Bunu, kendi dünya görüşlerini geniş halk kitleleri tarafından kabul ettirerek incelikle yaparlar.
Gazeteler, dergiler, radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarını, okulları, dernekleri ve sendikaları kapsayan zengin çeşitliliğine rağmen, sivil toplumun en önemli bileşeni siyasi partilerdir. Bunlar, sivil toplumu şekillendirmede ve etkilemede merkezi rol oynar (Özgüden, 2015: s. 34).
Gramsci, siyasi partileri organizmalar olarak görür; bunlar, mücadele içindeki sınıfların çeşitli kavramları geliştikçe dönüşüm geçirir. Bu değişimler, varoluş koşullarının değişmesi ve partilerin kendi sınıf çıkarlarının farkına varmasıyla gerçekleşir.
İktidar partisi, dünya görüşünü sivil toplumun geneline yaymayı amaçlar. Ayrıca ideolojik sistemini, kültürünü, ahlak anlayışını ve dünyaya bakmaya dair yaşam tarzını topluma yayar. Böylece kapitalist sistemde burjuvazinin çıkarlarını temsil eden parti, kendi dünya görüşünü sürekli genişletir ve sürekliliğini sağlar.
Egemen sınıf, sürekli baskı ve otoriterlikle yönetemez. Bunun yerine, ortak haklar ve sorumluluklar inancını da beraberinde getiren sosyal rızayı güvence altına alarak iktidarını ve yönetişimini uzatabilir. Böylece egemen grup (iktidar partisi), rızaya dayalı sürdürülebilir bir tahakkümü bütün üzerinde kurabilir (Bank, 2015: s. 5).
Bu bağlamda Gramsci’nin ideal tip hegemonyasının gerçekleşmesi için, tabi sınıfların egemen sınıfın veya grubun ahlaki ve kültürel değerlerini, pratik ilişki kodlarını ve dünya görüşlerini içselleştirmesi gerekir.
Bu değerlerin içselleştirilmesi, egemen sınıfın istikrarı ve iktidarının korunması için esastır. Tabi sınıfların rızasını güvence altına alır ve tahakkümlerini daha etkili kılar.
Bu sürecin anlaşılması ideolojiyle iç içedir; ideoloji, Gramsci’nin ifadesiyle “çimento” gibi işlev görerek toplumsal bütünleşmede yapıştırıcı rol oynar. İdeoloji aracılığıyla, tabi sınıfların görünürdeki çıkarları, siyasi liderliği yürüten egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu hale getirilir (Okur, 2015: s. 140).
Žižek’in Gramsci’ye dayanarak açıkladığı hegemonya kavramında, egemen ideolojinin belirli özellikler taşıması gerekir. Bu özellikler, sömürülen çoğunluğun kendi gerçek özlemlerini ideolojide görmesine olanak tanımalıdır. Bu, ideolojinin etkili şekilde işlemesi için zorunludur. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en az iki özel unsuru içermelidir: gerçek bir halkçı içerik ve bunun egemenlik ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış biçimi (Žižek, 2006: ss. 260–261).
Küresel ölçekte neoliberal popülizmin örneklerine bakıldığında, bunun emperyalist bir hegemonya projesinin uygulanmasını kolaylaştırdığı görülür. Ayrıca egemenlik krizinin yönetilmesine de olanak tanır. Bu durumlarda, halk sınıflarının siyasi temsilcileri iktidar dilinin bir parçası haline gelir.
Therborn’un (1989: s. 54) belirttiği gibi, burjuva politikacılar demokratikleşme tarihinin uzun süreci boyunca birçok mekanizma öğrenmiştir. Bu mekanizmaları, devleti sermayenin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmek için kullanabilirler. Kapitalizmin bu özelliği, çok küçük bir azınlığın demokratik biçimler altında bireylerden soyutlanmış bir egemenliği nasıl yönetebildiğini açıklar. Aynı zamanda sermaye egemenliğinin işçi partisi hükümetleriyle nasıl uzlaştırılabildiğini de gösterir. Ortaya çıkan hegemonya projesi, bir işçi partisi, bir popülist parti ya da İslamcı bir parti biçimini alabilir. Bu, ilgili ülkenin sosyal ve sosyolojik yapılarına bağlıdır.
Çoğu durumda neoliberal popülizm, tabi sınıfların iktidar bloğunun neoliberal birikim stratejisini destekleyen gruplara dönüştürülmesi ve karşı-hegemonya unsurlarının siyasi olarak tasfiye edilmesiyle özdeşleştirilir. Muhalif söylemin bazı yönleri egemen sınıfın hegemonyasına entegre edilir.
Neoliberal popülizmin ürettiği yapı daha net ifade edilirse: Neoliberal popülizm krizleri takip eder ve neoliberalizm çerçevesinde kapitalist sınıfa karşı emeğin gücünü pekiştirir. Finans sermayesinin iktidar bloğu içindeki temsil kabiliyetini genişletirken, aynı zamanda işçi sınıflarının alt katmanlarını “rahatlatıcı” ve neoliberalizme uyumlu “popülist” politikalarla yavaş yavaş yatıştırmaya çalışır. Sonuç, kitlelerin egemen sınıfların hegemonyasına entegre edilmesidir (Yıldırım, 2009: s. 4).
AKP Tarafından Uygulanan Hegemonya Projesi
AKP’nin Türkiye’de 2000’lerin başındaki ekonomik, siyasi ve sosyal krizlere yanıt olarak uyguladığı hegemonya, Gramsci’nin deyimiyle organik bir çözüm olarak iktidara getirildi (Gramsci, 1984: s. 91).
Yani “bütün bir sosyal sınıf için büyük bir varoluşsal sorunu çözebilecek ve ölümcül bir tehlikeyi savuşturabilecek tek lider altında birleşme” idi. AKP’nin harekete geçirdiği muhafazakâr seferberlik projesi; yukarıdan piyasalaştırma ve neoliberalleştirme, aşağıdan ise İslami dayanışma yoluyla, neoliberalizme uyumlu bir popülizmin ortaya çıkmasını sağladı. Bu, farklı tabi sınıf segmentlerine hitap eden destekleyici politikalar çerçevesinde şekillendi. Bu süreç, 1990’larda İslami hareketin kazandığı ivmeyi kullanan, özellikle 2001 finansal krizinin ağır sosyal sonuçlarının ardından genişleyen yoksul ve işsiz kesimlerin özlemlerine hitap eden ve “kendi temsilcileri tarafından yönetildikleri” duygusunu güçlendiren bir karşılıklılık olarak biçimlendi.
Öte yandan, geleneksel sınıf çelişkilerini popülizmin homojen “halk” retoriği altında örttü (Yıldırım, 2009: s. 71).
AKP’nin Türkiye’de uyguladığı hegemonya, burjuvazinin temsil krizini çözerek siyasi hegemonyasını ve dolayısıyla neoliberalizmi istikrara kavuşturdu.
Bu, Laclau’nun (2015: s. 198) “hakim sınıfların popülizmi” olarak tanımladığı bir popülizm türüdür. Öte yandan, kaynakların ve değerin periferiden merkeze transferini güvence altına alarak küresel sistemi rahatlatmış, bir kontrol ve kriz yönetimi stratejisi olarak işlev görmüştür. Bu düzenek aracılığıyla, finans kapitalin hegemonyası altındaki neoliberalizm yoluna devam etme imkânı bulmuştur.
Ayrıca, yoksullaştırılmış kesimler üzerinde neoliberal uygulamaların genişlemesi yeni fırsatlar yaratmıştır. Bu fırsatlar, yeni popülist dağıtım politikaları yoluyla egemen sınıfın güç restorasyonunu pekiştirmeye yardımcı olmuştur.
Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’si, küresel finans kurumlarının (örneğin Dünya Bankası) “yoksullukla mücadele” stratejisini yerelleştirmiştir. Aynı zamanda, aşağıdan gelen sesi yukarıdaki çıkarlarla eklemlemiş ve 20 yıldan fazla iktidarda kalma başarısını göstermiştir.
AKP’nin hegemonya projesi, 1990’ların ortalarında şekillenmeye başlayan İslami tonlu muhafazakârlığı neoliberalizmle birleştirmiştir. Bu, hem ekonomik hem de politik-sosyal bir krize yanıt olarak ortaya çıkmıştır.
Geniş bir burjuva kesimi tarafından, özellikle cemaat ve tarikat temelli sermaye tarafından desteklenen bu projenin ana bileşenleri şunlardı:
2000-2001 ikili krizlerinden sonra başlayan ancak bir süre sonra tıkanan neoliberalizmin ikinci dalga yapısal reformlarını tamamlamak,
Neoliberalizmin yarattığı toplumsal sorunları, özellikle kent yoksulları ve geniş toplumsal kesimler arasında İslami-muhafazakâr sosyalleşme yoluyla doğallaştırmak,
TÜSİAD ve MGK için stratejik öneme sahip olan Avrupa Birliği (AB) üyelik hedefine ulaşmak,
11 Eylül saldırılarını bahane ederek ABD tarafından başlatılan Büyük Orta Doğu Projesi’nde müttefik olmak.
AB üyeliği, Amerika’nın Orta Doğu halklarına yönelik saldırgan politikalarına destek ve IMF politikalarına bağlılık da bu hegemonya projesinin önemli boyutlarıydı.
Bu boyutlar, İslamcı çevreler ve onların geleneksel tepkisel etki alanlarında, kent yoksulları ve küçük burjuvazi arasında oluşabilecek muhalefeti “rıza” üreterek etkisizleştirmeyi amaçlıyordu. Bir diğer sonuç ise, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri önemli bir kriz dinamiği olarak görülen İslami muhafazakârlığın sisteme entegre edilmesiydi.
AKP hükümeti, 1990’ların başından 2002 seçimlerine kadar süren koalisyon hükümetlerine son vermiştir. Hem devletin hem de kamusal alanın neoliberal reformlarla yeniden düzenlenmesinde liberal kesimin en önemli siyasi aktörü haline gelmiştir. Ülkeyi AB standartlarında “sivil, demokratik” bir demokrasiye kavuşturma iddiasıyla hareket etmiştir. ABD kökenli “Ilımlı İslam” projesiyle birlikte ele alındığında, bu hegemonya projesinin güçlenmesi tarihsel bir blok önerisinin kapısını açmıştır. Bu öneri, siyasi rejimde, sınıflar içi ve sınıflar arası dağıtım ilişkilerinde, toplumsal yaşam tarzında ve değer sisteminde değişimlere yol açacaktı.
Liberalizmde ekonomik ve siyasi sıçramalar sağlayan bir hegemonya projesine sahip olmak, AKP için önemli bir meşruiyet zemini yaratmıştır. Bu meşruiyet, iktidara geldiğinden beri parti ile sermaye ve emperyalist ülkeler arasındaki siyasi gerilimlerde AKP’ye yol alma imkânı vermiştir.
AKP iktidarı döneminde kamusal alanın neoliberal yeniden yapılandırılması yönünde bir gündem de gözlenmiştir. Bu gündem, muhafazakârlığı geleneksel-kültürel tonuyla rejimin yeni ideolojisi haline getirecek yeni bir tarihsel blok önerisi vaat ediyordu.
Bu hegemonya projesinin gerçekleştirmeye çalıştığı muhafazakârlığın unsurları şöyle sıralanabilir:
Muhafazakâr toplumsal adetleri yaygınlaştırmak,
Dini yükümlülükleri dayatan bir toplumsal ortam yaratmak,
Dışlayıcı ve otoriter bir yaklaşım benimsemek,
Ataerkilliği güçlendirmek,
Aile kurumunu kutsallaştırmak,
Farklı görüş ve yaşam tarzlarına tahammül etmemek.
Bayat’a (2008: s. 55) göre, “benimsedikleri ideoloji ve bunun sonucunda ortaya çıkan hareket, aşırı dindarlık ve yükümlülüklerin karışımına dayanan bir yapıdır.” AKP’nin muhafazakâr içeriği temelde neoliberalizmi dini muhafazakârlıkla birleştirmektedir. Bir başka deyişle, AKP’nin hegemonya projesinin iki yüzü vardır. Bir yüzü modernleştirici ve sermaye ile uyumlu, kapitalist rasyonaliteye uymaya çalışan yüzdür. Bunu yaparken Batı standartlarına yakın hak ve özgürlüklerden yana konuşur. Ancak fiilen farklı olanlara, özellikle sendikalaşma, grev ve direniş içinde olanlara dönük yüzü ise geleneksel ve muhafazakârdır; yerelci ve hoşgörüsüzdür.
İktidara yükseldiği ilk yıllarda iktidar partisi sıklıkla Batı yanlısı ve AB yanlısı olduğunu iddia etmiştir. AB müktesebatına uyum hedefi doğrultusunda Batı demokrasi modeline uygun yeni yasalar çıkarılmış, özellikle yargı ve sivil-asker ilişkileri konusunda yasalarda ve Anayasa’da değişiklikler yapılmıştır.
Ayrıca AKP iktidara geldikten sonra Acil Eylem Planı kapsamında mevcut 1475 sayılı İş Kanunu’nu değiştirerek yeni 4857 sayılı İş Kanunu’nu çıkarmış, Türkiye’de emeği değersizleştirmiş ve esnek emek rejiminin yolunu açmıştır.
Taşeronluk, part-time çalışma, geçici iş, belirli süreli sözleşme gibi iş güvencesini ortadan kaldıran uygulamalar hayata geçirilmiştir. Bu durum, işçi sınıfını işten atılma korkusuyla sendikalaşmaktan uzaklaştırmış ya da hükümete yakın sendikalara yöneltmiştir. Kamu sektöründe önemli hizmetler taşeronlara devredilmiş, sözleşmeli personel ve norm kadro gibi istihdam yöntemleriyle kamu alanında da emek ve çalışma koşulları esnekleştirilmiştir.
AKP, “yandaşlık” kavramı üzerinden sendikaları partiyle organik bir ilişki içine sokan bir yaklaşım benimsemiştir. Hükümete yakın sendikalar, AKP’nin desteğiyle üye sayılarını büyük ölçüde artırırken diğer sendikaları marjinalleştirmeye çalışmıştır. Muhalif sendika ve dernek üyeleri sıklıkla terör örgütü üyesi olarak algılanmıştır (Müftüoğlu, 2023: s. 167, 172).
Aynı dönemde işverenlere keyfi işe alma ve çıkarma imkânı veren esnek düzenlemeler (özel istihdam büroları, kıdem tazminatının fona devri vb.) getirilmiştir. Bu önlemler fiilen iş güvencesini ortadan kaldırmıştır. Ayrıca Türkiye’de işçi sınıfı için “kazanılmış hak” sayılan kreş yardımı, işyeri hekimi zorunluluğu gibi haklar gevşetilmiş, birçok işyerinde fiilen uygulanamaz hale gelmiştir. Eski hükümlü çalıştırma zorunluluğu tamamen kaldırılmıştır. Esnek istihdam rejimi ve işveren teşvikleri, krizi aşmak için getirildiği iddia edilerek kalıcılaştırılmıştır (Lordoğlu ve Müftüoğlu, 2018).
AKP politikacılarının “ya sev ya terk et” (Birgün, 2008) ve “ayaklar baş olursa kıyamet kopar” (Milliyet, 2008) gibi otoriter söylemleri dikkat çekicidir. Bu söylemler, farklı gördükleri veya muhalif olarak nitelendirdikleri kesimlere yöneliktir. Bazı araştırmacılar AKP’nin “sosyal liberal” bir yaklaşımı olduğunu iddia etse de (Sarıbay, 2007), gerçekte katı toplumsal kontrolü içeren bir muhafazakârlık söz konusudur. Bu kontrol, “mahalle baskısı” olarak bilinen ve sınıfsal açıdan hiyerarşik-otoriter ilişkiler içeren bir yapıdır.
Türkiye’de neoliberal politikalarla kamusal alanın dönüşümü sonucunda geniş nüfus kesimleri, eşit haklara sahip vatandaş konumundan, yardıma muhtaç yoksul birey konumuna kaydırılmaktadır. İstihdamın düzensiz ve güvencesiz hale geldiği koşullarda yoksullara yönelik yardım faaliyetleri artmıştır. İş aramaktan vazgeçmiş işsizlere yönelik yardım programları, tepeden inmeci, patronajcı bir örgütlenme yapısıyla, dini-muhafazakâr kültürel kodlara bağlı cemaat, dernek, vakıf ve parti örgütleri aracılığıyla yürütülmektedir. Bu yapılandırılmış sistem, emekçi ve yoksul kesimleri günlük yaşamlarında artan İslamileştirme pratiklerine maruz bırakmaktadır (Doğan, 2010: s. 102–103).
AKP Hegemonyasının Tarihsel ve İdeolojik Kavramları
AKP’nin ideolojik konumlanışını, toplumla iletişim kurmak ve bağ kurmak için kullandığı sembollere odaklanarak analiz edebiliriz (Bora, 1998): AKP, Türk sağının üç temel unsuru olarak tanımladığı milliyetçilik, muhafazakârlık ve İslamcılık bileşiminden oluşan özgül bir dil üzerinden toplumla konuşur. Parti bu unsurlar üzerine hegemonya kurmaya çalışır.
AKP’yi Türk sağı içinde diğer sağ partilerden ayıran ve ona özgün bir konum kazandıran şey, İslamcılık ve muhafazakârlığın milliyetçi söylemi şekillendirmedeki etkisidir. Bu etki, söylemi hem anlamsal hem de simgesel olarak biçimlendirerek ona özgün bir içerik kazandırmıştır. AKP’nin kurduğu Türk-İslam sentezi, ulusal ve dinsel kimliklerin ayrı ontolojilere sahip olabileceğini inkâr etmez. Aksine, ayrı ayrı var olabilen bu iki kavramı tek bir çerçeve içinde birleştirmeye çalışır.
AKP kimliğinin temel unsurlarından biri olan muhafazakârlık, parti kadrolarının gönüllü olarak benimsediği, söylem ve pratiklerinde açıkça görülen bir ideolojidir. AKP muhafazakârlığının belirleyici özelliği, toplumsal düzeni korumanın ve savunduğu tüm değer ve kurumların kutsallaştırılması ve araçsallaştırılmasıdır (Mert, 2007: s. 77).
Pratikte muhafazakârlık, modernleşme sürecinde toplumu bir arada tutacağına inanılan aile, gelenek ve din gibi kurumların korunmasını ve modernlikle bir arada var olmasını öngörür. Türkiye’de muhafazakârlığın simgesel içeriği büyük ölçüde Sünni İslam tarafından şekillendirilmiştir (Kalaycıoğlu, 2007: s. 236).
AKP’nin temsil ettiği muhafazakâr anlayışta İslami vurgu son derece nettir. Din, sadece toplumsal düzeni korumanın bir aracı değil, bireylerin kimlik ve varoluşlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Tayyip Erdoğan’ın sıkça tekrarladığı “Devletler laik olabilir, bireyler olamaz” sözü, AKP muhafazakârlığının dini yalnızca toplumsal düzenin tutkalı olarak değil, kişinin kimliğinin ve yaşam tarzının ayrılmaz parçası olarak gördüğünü gösterir. Parti kadroları, korumaya çalıştıkları kurum ve değerlerin ideal biçimlerini İslam üzerinden tanımlar. Modern dünyada ayakta kalması gereken ideal aile, İslami normlara göre inşa edilir.
“Kadın ve erkek eşit değil, tamamlayıcıdır” anlayışına dayanan erkek egemen bir aile tipi öne çıkarılır. Neoliberal politikaların yarattığı yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik gibi toplumsal sorunlar toplumsal düzeni tehdit etmeye başladığında, aile, din ve cemaat gibi kurumlar bu sorunları emmekte, nötrleştirmekte ve görünmez kılmaktadır (Atasoy, 2009: s. 11).
AKP’nin toplum algısında aile, yalnızca dini ve geleneksel değerlerin yansıması değil, aynı zamanda ideal toplum ve milletin özelliklerini taşıması beklenen bir kurumdur. Toplum, herkesin birlik içinde yaşadığı, geleneklere saygı duyduğu büyük bir aile olarak hayal edilir. Sorunlar varsa aile içinde çözülür ve dışarıya mutlu bir görüntü sunulur (Coşar & Özman, 2004).
Örneğin AKP hükümeti 2025’i “Aile Yılı” ilan etmiş ve Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesine Dair Vizyon Belgesi ve Eylem Planı (2024-2028) hazırlamıştır.
İslam’ın merkezî konumu, aynı zamanda partinin milliyetçi duruşuna özgül bir içerik kazandıran temel unsurlardan biridir. Milliyetçiliğin ortak kavram ve sembolleri (vatan, millet, ülke, milli menfaat gibi) AKP’nin milliyetçilik anlayışında özel anlamlar kazanır. Bu anlamlar İslami bir bağlam içinde çerçevelenir. Bu bağlamda, AKP ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) arasındaki gayriresmi koalisyondan bahsedebiliriz. Bu koalisyon içinde siyasi gücü paylaştılar.
Türkiye’deki merkez sağ partilerin, laiklik nedeniyle dışlanmış halk değerlerine yalnızca sempatik el uzatmalarının ötesinde, AKP’nin yaklaşımı topluma doğrudan hitap etmeyi içerir. Amacı, bu dışlanmış değerleri siyasi iktidara taşımaktır. Buradaki hedef yalnızca bir boşluğu doldurmak değil, siyasi iktidardaki yöneticilerin yaşam tarzı ile halkın değerleri arasında doğrudan bir uyum görüntüsü yaratmaktır.
Tayyip Erdoğan ve AKP kadrosunun temsil etmek istediği şey mutlak hegemonyadır. Bu dışlanmış değerleri siyasi iktidara yükseltmeyi amaçlar. AKP’nin bugüne kadarki seçim başarıları, dindar kesimler nezdinde bu çabanın inandırıcılığından kaynaklanmaktadır. Bu başarı, AKP’nin yalnızca iddia etmekle kalmayıp, her fırsatta halkın değerleriyle uyumlu bir imaj sergilemesiyle desteklenmiştir (Jenkins, 2008: s. 215).
AKP hegemonyasını kuran bir diğer unsur, muhafazakâr ve İslami dünya görüşünün güçlü etkisi altında şekillenen milliyetçiliktir. Türkiye’deki çoğu İslami/muhafazakâr akımın, AKP dahil, Kemalizm’e karşı konumlanması, bu partilerin (AKP dahil) düşünce olarak milliyetçi olmadıkları izlenimini verse de, milliyetçilik tüm sağ eğilimli partilerin ideolojik yapısında temel bir yere sahiptir (Çakır, 1990).
Milliyetçiliği İslami hareketlerle dışsal ve uyumsuz bir düşünce olarak görme eğilimi, büyük ölçüde milliyetçiliğin yalnızca etnisite temelli bir millet inşasıyla var olabileceği varsayımına dayanır. Bu görüş, etnisiteden ziyade dini veya kültürel kimliğe dayanan bir milliyetçilik formunun mümkün olduğunu göz ardı eder. Oysa milliyetçiliğin ideoloji olarak ayırt edici özelliği, etnisiteyi merkeze koyması değil, siyasi iktidar tarafından çıkarları korunması gereken bir millet veya halkın varlığıdır.
AKP’de sıkça ortaya çıkan milliyetçi düşüncenin nerede konumlandığını, “millet” kategorisini nasıl çerçevelediğini inceleyerek açıklayabiliriz. Ayrıca milli menfaat, vatan ve ortak tarih gibi kavramlara yüklediği anlamları da ele almamız gerekir.
AKP milliyetçiliğinde “millet” kategorisi, etnisiteden ziyade öncelikle Müslüman kimliğine dayanan bir “ortak kültür” oluşturur. Topluma hitap ederken AKP kadrosu, sıklıkla ortak dini ve kültürel referanslara dayalı bir dil kullanır. Ortak İslami kültüre dayanan bu dil, Osmanlı dönemini İslam’ın yükselişi olarak gören ve milletin ortak tarihi olarak kabul eden oksidentalist (Batı karşıtı) bir bakış açısına işaret eder. Bu bağlamda, eski Osmanlı coğrafyalarına (örneğin Filistin, Mısır) özel bir önem verilir ve buralarda liderlik rolü oynama hedefi güdülür.
2011’de iktidara gelişinden ve iktidarı boyunca İslami/geleneksel ideolojik çizgiyi temsil eden Mursi’ye tam destek verilmiştir. Ancak Batı desteğiyle darbe yaparak iktidara gelen Sisi döneminde iki ülke arasındaki ilişkiler gerilmiştir. Benzer şekilde, Türkiye’nin İsrail karşıtlığı bağlamında Hamas gibi İslami örgütlere verdiği uluslararası destek de aynı çerçevede anlaşılabilir. Gazze’deki İsrail askeri operasyonlarına karşı takındığı tutum da bu bağlama oturur.
Türkiye’nin, modern ulus-devlet kavramından ziyade ortak dini ve Osmanlı tarihi bağlarına sahip Orta Doğu ülkeleriyle kurduğu yakın ilişkiler, oksidentalist bir çaba olarak görülmektedir.
Erdoğan yönetiminin sürüklediği bu oksidentalist yaklaşım, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski ihtişam günlerine dönüşü, aynı zamanda günümüz kapitalist dünyasının gereklerine uygun şekilde güç ve ilişkileri yeniden tanımlama çabasını yansıtmaktadır. Öte yandan, AKP’nin bir diğer önemli özelliği, lider merkezli siyasetin öne çıkmasıdır. Bu durum, popülist siyasi tekniklerin canlandırılmasını kolaylaştırır.
Recep Tayyip Erdoğan, kitlelere doğrudan “halk” olarak hitap ederek, karizmatik temelde neoliberal popülizmin sağladığı istikrarın tek garantörü olarak sunulur. Bunun tipik bir örneği, eski Bakan ve TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın şu sözüdür: “Yoksula konut projesi Tayyip Erdoğan’ın klasiğidir” (Milliyet Gazetesi). Bu açıdan bakıldığında mesele yalnızca AKP değil, “Tayyip Erdoğan’ın partisi”dir (Yavuz, 2005: s. 603).
Bu kişiselleşmiş siyaset tarzı, yoksullara yardım veya destek politikalarının hak temelli olmaktan ziyade bağış ve hayırseverlik ekseninde örgütlendiği bir çerçevede daha da önem kazanır. Bu politikalar hiyerarşik ve paternalist bir temele oturur. Sonuç olarak, popülist siyasi teknikleri de içeren bu tarz, neoliberal birikimin yeniden üretiminde kritik rol oynar.
Hegemonya Yapısı İçinde Rıza Üretimi
Neoliberal popülizm, Samir Amin’in “kapitalizmin ekonomik yönetiminin küreselleşmiş alanı ile ulusal düzeyde siyasi ve toplumsal yönetim arasındaki bölünme” olarak tanımladığı dönemin hegemonya projesini temsil eder (Amin, 1999: s. 52). “Ulus-devlet düzeyinde siyasi iktidarın desantralizasyonu ile başka bir ölçekte (küresel) merkezileşmenin eş zamanlı olarak gerçekleştiği” bu ortamda (Bayramoğlu, 2009: s. 415), neoliberal popülizm uluslararası finans kapitalinin temsilcileri tarafından doğrudan desteklenir.
Bu, emperyalizmle uyumlu bir hegemonya projesini kolaylaştırır ve kaynaklarla değerlerin periferiden merkeze akışını istikrara kavuşturur. İktidara geldikten sonra AKP’nin neoliberal popülizmi, piyasalaşma ve neoliberal yeniden yapılanma yolunu açmıştır.
Aynı zamanda, özellikle düşük gelirli kesimlerin siyasi desteğini sürdürmenin yolları aranmış, bunu hâkim sınıf stratejisi olarak uygulamıştır. Ayırıcı özelliği, desteklenen sınıfsal kesimlere yönelik politikalardaki popülist boyuttur. Bu boyut, piyasalaşma ve neoliberalleşmeyle çelişmek bir yana, bu süreci güçlendirerek ilerler. Böylece neredeyse tüm hâkim sınıf kesimlerinin desteğini alarak istikrarlı bir siyasi ivme kazanır ve hegemonya niteliği edinir.
Eğitim,
AKP döneminde neoliberal popülizm çerçevesinde eğitim alanında sayılabilecek uygulamalardan biri, 2003 yılında çıkarılan bir genelgedir. Bu genelge, kamu kaynaklarıyla 10.000 yoksul ve başarılı ilköğretim öğrencisinin özel okullarda okutulmasını amaçlamıştır. Piyasalaşmanın alt kesimlere yönelik meşrulaştırılması, 2003-2004 eğitim yılında ilköğretimde ders kitaplarının ücretsiz dağıtılmasıyla yeni bir ivme kazanmıştır. Bunu 2006-2007 eğitim yılından itibaren ortaöğretimde de ücretsiz dağıtım izlemiştir.
Günümüzde hem devlet hem de özel okullara yönelik müfredat kitapları devlet tarafından ücretsiz dağıtılmaya devam etmektedir.2003’ten beri özel yayıncılardan ders kitabı satın alınmasıyla yaratılan kaynak transferi, devlet elinde sermaye birikiminin merkezileşmesi ortamıyla doğrudan ilişkilidir. Bu durum, kitapların ücretsiz dağıtılması yoluyla meşrulaştırılmaktadır. Bir başka deyişle, kamusal eğitim piyasalaştırılırken, siyaset devreye girerek bir denge oluşturmaktadır.
Bu siyaset, bağımlı sınıflar arasında iktidarın neoliberal uygulamalarına rıza üretir. Son dönemde rıza üretme mekanizması olarak Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile işbirliği içinde “Çevreye Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” adlı bir proje yürütmüştür. Bu proje, imamların okullara girmesini ve öğrencilerin camilere götürülmesini “meşrulaştırmış”, Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından imzalanmıştır. Pedagojik formasyonu olmayan imam ve vaizler (“manevi danışmanlar”) okullarda ders verebilmekte, öğrenciler cami ve ibadethanelere götürülmektedir. Ayrıca Diyanet tarafından başlatılan bir başka yeni projede “Genç Gönüllüler” grubu, öğrencileri camilere götürmekte, ev ziyaretleri yapmakta ve hatta ödevlerine yardım etmektedir (Birgün, 2024).
Sağlık Hizmetleri
AKP döneminde, özellikle Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında, “ithal ilaç ve tıbbi teknoloji tüketimine yönelik tedavi edici sağlık hizmetleri”ne odaklanan değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler, önleyici ve koruyucu sağlık hizmeti anlayışından uzaklaşma olarak değerlendirilmektedir (Altınok & Üçer, 2008).
Sonuç olarak toplam sağlık harcamalarında önemli bir artış yaşanmıştır. Kamu sağlık harcamalarının da aynı anda artması ve kamu sektörünün tedavi hizmetlerini özel sağlık kurumlarından satın alması, tartışmamız açısından önemli bir noktadır.
Kamu sağlık harcamalarındaki gerçek artış, sosyal güvenlik kurumlarının sağlık harcamalarındaki yükseliş ve yeşil kart harcamalarındaki patlamayla gerçekleşmiştir. Yeşil kart uygulaması 2008’de 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamına alınmış ve uygulaması sona erene kadar kamu kaynaklarını özel sektöre aktarmada çok etkili bir araç olarak işlev görmüştür.
Özellikle AKP’nin hizmet üretmek yerine satın almayı tercih etmesi bu süreci güçlendirmiştir.
2005’te geliştirilmeye başlanan ve Ocak 2017’de açılmaya başlayan şehir hastaneleri altyapısı, sağlık hizmetlerinin özel sektör temsilcileri tarafından, belirli süreli sözleşmelerle verilmesini öngörecek şekilde tasarlanmıştır. Bugüne kadar çeşitli illerde toplam 33 şehir hastanesi açılmıştır. 2024 yılı Sağlık Bakanlığı bütçesinin %11,4’ünün şehir hastanelerine ayrıldığı, hizmet bedellerinde %38, kira bedellerinde %108 artış olduğu bilinmektedir. 2024’te şehir hastaneleri için “hizmet bedeli” olarak 26 milyar 143 milyon TL, kira bedeli olarak 57 milyar 554 milyon TL ödenek eklenmiştir. Şehir hastanelerinin günlük kira maliyetinin 229 milyon liraya ulaştığı tahmin edilmektedir (Sözcü, 2023). Şehir hastaneleri kamu sağlık hizmetlerinde sıçrama olarak sunulsa da yatak kapasitesini önemli ölçüde artırmamış, bunun yerine yukarıda açıklandığı üzere kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarımını kolaylaştırmıştır (TTB, 2017).
Sosyal Yardım
AKP’nin neoliberal popülist uygulamaları, özellikle yoksullarla kurduğu yardım ve hayırseverlik ilişkisi çerçevesinde anlaşılabilir. Genel olarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Kurumu ve nihayet yerel yönetimler aracılığıyla yürütülen bu ilişki, sosyal transferler yoluyla gerçekleştirilmiştir.
Ancak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) (şimdi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (ASHB) olarak adlandırılıyor) 2011’de kurulduğundan beri bu yardımların planlanması ve uygulanmasında temel kurum olmuştur. ASPB’nin kurulmasıyla birlikte, kamu/merkezi sosyal yardım alanının yaklaşık %85’ini kapsayan bağımsız bir bakanlık, en büyük aktör olarak ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede, 2002’de dört kategoriden oluşan sosyal yardım programı, bugün beş farklı kategoriyle (Aile, Konut-Gıda, Engelli-Yaşlı, Sağlık, Eğitim) devam etmektedir. Şu anda 40 sosyal yardım programı ve altı proje destek programı olmak üzere toplam 46 program içermektedir. Bu programlar arasında “aile” kategorisinin öne çıktığı görülmektedir; 12 farklı türde sosyal yardım programı bulunmaktadır (Taşçı, 2022: s. 15–17).
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2023 yılı faaliyet raporu incelendiğinde (2024: s. 32–37), en yüksek sosyal harcama kaleminin yoksullukla mücadele ve sosyal yardım harcamaları olduğu görülmektedir. Bu harcamalar 140.135.703.368 TL’ye ulaşmakta ve bütçenin %67’sini oluşturmaktadır.
Bakanlığın 2002-2022 dönemine ilişkin faaliyet raporuna göre; 2002’de 1 milyon hane ve yaklaşık 3 milyon kişi sosyal yardımlardan yararlanırken, 2021 yılında bu rakam yaklaşık 6 milyon haneye ve toplamda neredeyse 23 milyon kişiye yükselmiştir (ASHB, 2022: s. 23).
Temel geliri veya güvencesi olmayan, çoğunlukla geçici işlerde çalışan ya da işsiz olan hane reislerinin durumu dikkate alındığında, düzenli nakit transferleri ile gıda ve kömür gibi ayni yardımlar daha da önem kazanmıştır. 2018 yılına kadar fon şeklinde örgütlenen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, her yıl Parlamento’dan bütçe talep etmek zorunda değildi. Bu durum, sosyal refah harcamaları açısından yıllık bazda geçerliydi. Bu bağlamda Fon’un genel bütçe dışında olması, Fon Kurulu’na önemli bir özerklik sağlamaktaydı (Yılmaz & Çakar, 2008: s. 4–5).
Aynı dönemde ücretsiz yemek hizmetleri, hayırsever vakıflar, cemaatler ve camiler aracılığıyla imaretler (aşevleri) üzerinden verilmekteydi (Deniz, 2009: s. 34).
2018’deki yeniden yapılandırmayla birlikte, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’nun gelirleri; kanun ve kararnamelerle kurulmuş fonlardan (ve ileride kurulacak olanlardan) %10’a kadar aktarılacak tutarlar, bütçeden ayrılacak paylar, trafik cezalarından elde edilen gelirin yarısı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun reklam gelirlerinin %15’i, gelir ve kurumlar vergisi tahsilatının %2,8’i ile bağışlar ve diğer gelirlerden oluşmaktadır.
Fon’un bütçesini artırmak için yeni vergi zamlarına gerek duyulmamıştır. Genişleyen yoksul kesimler, bu yardımları bütçeye yük getirmeden ve sermaye açısından ek vergi anlamına gelmeden almaktadır.
Bu, uluslararası finans gündemiyle uyumlu bir şekilde yapılmaktadır. Böylece neoliberal populist parti, seçmen tabanını genişletebilmekte ve bağımlı sınıfların en yoksul kesimlerine dayanarak siyasi desteğini artırmaktadır.
Bu durum, neoliberal birikim projesinin ve hegemonya projesinin istikrarlı bir şekilde devam etmesini sağlamaktadır.
Fon’dan yararlananlar incelendiğinde, 2003-2007 yılları arasında AKP’nin yükselişinin ve toplumsal desteğinin zirvede olduğu dönemde, koşullu nakit transferlerinin en büyük payını (%35) Güneydoğu Anadolu Bölgesi almıştır. Bunu %28 payla Doğu Anadolu Bölgesi takip etmiştir. Devletten yapılan nakdi ve ayni yardımların payındaki önemli artış, AKP’nin bağımlı sınıflar arasındaki desteğini genişleten temel faktörlerden birini oluşturmaktadır.
Bu faktör, neoliberalizmle uyumlu bir “sürdürülebilir yoksulluk” perspektifinin yıl yıl yerleşmesidir. Aynı zamanda siyasi proje ile yardım programları arasındaki bağlantıyı, populist söylemi sayesinde görünür kılmaktadır.
AKP’nin sınıf siyaseti, bağımlı sınıf kesimlerini neoliberal populist gündemine bağlayan bir strateji izleyerek, iktidar blokunu oluşturan sınıf segmentlerinin projesini istikrara kavuşturmaktadır.
“Sermaye için, sermayeye rağmen” işleyen populist bir iktidar tekniği kullanmakta, yardımları kesme ihtimalini bile göz önünde bulundurmaktadır. Bu yaklaşım, muhtaç kesimleri etkin bir şekilde “bağımlılaştırmıştır”.
Ayrıca AKP, “Deniz Feneri” ve “Kimse Yok mu” gibi derneklerin İslami odaklı sosyal yardımlarla ortaya çıkan boşlukları doldurmasını teşvik etmiştir. Böylece tepeden inmeci neoliberalleşme projesini, tabandan İslami dönüşüm projesiyle bütünleştiren bir mevzi savaşı stratejisi izlemektedir.
Burada vurgulanması gereken temel nokta şudur: Eskiden “hak” olarak görülen ve devlet tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetler, “hayırseverlik” biçimine dönüştürülmüştür.
Türkiye’de sosyal güvenlik denince genellikle sosyal sigorta akla gelmektedir. Sosyal yardım ise çoğunlukla yoksullara sunulan bir hayır, bir iyilik olarak görülür. Oysa sosyal devlette sosyal yardım hakkı, bireyler için bir hak, devlet için ise bir yükümlülüktür. Devlet, pozitif statü hakkı olarak kabul edilen sosyal güvenlik hakkını yerine getirmekle sorumludur (Yuvalı, 2018: s. 385).
Neoliberal popülizm, sınıf siyasetini öyle bir şekillendirmiştir ki; kamu sektöründeki işçiler bir zamanlar örgütlü siyasi eylemlerle sosyal haklarını talep ederken, işten çıkarılmış, işsiz ve yoksul olarak kategorize edilen, muhtaç görülen kesimler ortaya çıkmıştır. Bu kesimler ayni ve nakdi yardım almakta ya da geçici işlerde istihdam edilmektedir (Zabcı, 2006: s. 237).
SonuçAKP tarafından uygulanan neoliberal popülizm sayesinde egemen sınıfın iktidarı yeniden tesis edilmiştir. Bir yandan ücretliler üzerindeki sermaye baskısı artmış, sermaye-emek ilişkileri sermaye lehine güçlendirilmiş; diğer yandan sendika ve dernek gibi ideolojik aygıtların yönetim kadroları zayıflatılmış veya güncellenmiştir. Bu sayede karşı görüş belirtme, muhalefet etme ve hak arama kapasiteleri ortadan kaldırılmıştır.
Neoliberal popülizm, alt katmanlardaki emekçi sınıfları yardımlar ve neoliberal hayırseverlik yoluyla neoliberal tarzda işleyen sömürü mekanizmasına bağlamıştır. Sistemin bu şekilde yapılandırılması, kamunun neoliberal piyasaya feda edildiği bir zemin oluşturmuştur.
Türkiye’deki temsiliyet krizi, iktidar blokunu oluşturan sınıf segmentleri için uzun zamandır aranan tek parti istikrarının sağlanmasıyla aşılmıştır. Bu, AKP’nin katıldığı her seçimde oy oranını artırmasıyla kendini göstermiştir. AKP’nin uygulamaları, krizdeki burjuva hegemonyasını restore ederken, egemen sınıflar da krizdeki İslami hareketin yeniden yükselişine zemin hazırlamıştır.
Ortaya çıkan tabloda, AKP’nin kontrolüne bırakılan kesimlerin siyasi olarak muhafazakâr bir projeye, ideolojik olarak da daha açık hale geldiği görülmektedir.
Cumhuriyet’in kuruluşundan beri birkaç kez ortaya çıkan ancak laik modernistler tarafından hedeflerine ulaşması engellenen İslami kesimin patlamaya hazır birikimi, AKP’ye transfer edilmiştir.
2002’de iktidara geldikten sonraki uygulamaları, burjuvaziyle bir ittifaka dönüşmüştür. Neoliberalizmi ve sermayenin küreselleşmesini savunan bu kesimin hegemonya projesi, siyasi aktörler açısından şu anda AKP tarafından temsil edilmektedir.
Bu egemen sınıf siyaseti, piyasalaşma ve neoliberal yeniden yapılandırma yolunu açarken, en alt sosyal katmanların siyasi desteğini de gözetmesi açısından özel bir öneme sahiptir. Bu önem, toplumdaki demokrasi ve özgürlük taleplerini muğlak muhalif retorik ve oksidentalist mücahit öyküleri üzerinden hegemonya projesine entegre edebilen tarihsel bir arka plana dayanmaktadır. Bu özellik, neoliberalizmi ve yoksulluğu derinleştiren iktidar ilişkilerine karşı gelişebilecek toplumsal tepkileri de başarıyla engellemektedir. Bunu, neoliberal politikaları disiplinli bir şekilde uygularken, muhafazakâr toplumsal ilişkiler üzerine kurulu yardım ve benzeri faaliyetlerle sosyalleşme sistemlerini örgütleyerek yapmaktadır.
2002’den günümüze AKP’nin hegemonyası, Gramsci’nin ifade ettiği gibi hem zor hem de rıza yaratılarak uygulanmıştır. Rıza, özellikle kendi iktidarının devamını sağlayacak olan alt gelir grubuna yönelik olarak, sosyal yardımlar, sağlık, eğitim ve diğer kanallar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bu kanallar, iktidarın korunması ve kontrolünde kilit rol oynamıştır. Bu, İslamcılığın ve geleneksel hayatın oksidentalist motiflerle süslenerek yapılmıştır.
Zor kanal ise Ergenekon, Balyoz gibi davalarla (sonradan yargı tarafından uydurma olduğu tespit edilen) toplumun laik ve modern kanadının etkisizleştirilmesiyle yürütülmüştür.
Toplumsal bir isyan olarak ortaya çıkan İstanbul Gezi Parkı protestoları ise iktidarın gücünü kullanmaktan çekinmeyeceğini açıkça göstermiştir.
2002’den günümüze AKP’nin İslami tonlu neoliberal hegemonya projesi, günlük hayatı muhafazakârlaştırırken toplumsal ilişkileri İslami düşüncenin hâkim olduğu bir hayat algısına dönüştürmüştür. Buna karşılık, 1923’ten beri laik ve modern bir hayat algısına sahip olan toplumsal kesimler, kimliklerini katılaştırarak bu değişime direnç göstermiştir. Bu şizofrenik kimlik katılaşması, toplumda derin bir yarılmaya yol açmaktadır. Toplumun bir kısmı kimliğini modernite ve laiklik üzerinden tanımlarken, iktidarı elinde tutan diğer kısım ise dini motiflerle şekillenen geleneksel, İslami bir yaşam tarzı üzerinden kendini tanımlamaktadır.
Patolojik bir yapı olarak ortaya çıkan bu durum, küresel neoliberal kapitalist sistemi fayda sağlar. Kimlik savaşının her iki tarafı da neoliberal kapitalist yapının unsurlarını müttefik olarak belirlemekte, ya taviz vermektedir ya da taviz verme taahhüdünde bulunmaktadır.
Kaynakça
Aka, A. (2009). Antonio Gramsci ve Hegemonik Okul. Sosyal Bilimler Dergisi, 12(21), 329-338.
Altınok, M., & Üçer, A. R. (2008). Sağlıkta Dönüşüm Sürecinde Sağlık Harcamaları. Tıp Kurumu.
Amin, S. (1999). Küreselleşme Çağında Kapitalizm. İstanbul: Sarmal Yayınevi.
Anderson, P. (2007). Gramsci: Hegemonya, Doğu-Batı Sorunu ve Strateji. İstanbul: Salyangoz Yayınları.
Atasoy, Y. (2009). Islam’s Marriage with Neoliberalism: State Transformation in Turkey. New York: Palgrave.
Bank, B. (2015). Gramsci’nin Devlet ve Hegemonya Kavramlarının Kuramsal Çözümlenmesi. Sosyal Bilimler Dergisi, 8(2), 2-40.
Bayat, A. (2008). İslamcılık ve İmparatorluk: İslamcı Emperyalizm Karşıtlığının Aykırı Doğası. İçinde L. Panitch & C. Leys (Ed.), Küresel Parlama Noktaları: Emperyalizme ve Neoliberalizme Karşı Tepkiler (ss. 51-65). İstanbul: Yordam Kitap.
Bayramoğlu, S. (2009). Yönetişim Zihniyeti: Türkiye’de Üst Kurullar ve Siyasal İktidarın Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bora, T. (1998). Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık ve İslamcılık. İstanbul: Birikim Yayınları.
Çakır, R. (1990). Ayet ve Slogan: Türkiye’de İslami Oluşumlar. İstanbul: Metis Yayınları.
Coşar, S., & Özman, A. (2004). Centre Right Politics in Turkey after November 22 General Election: Neoliberalism with a Muslim Face. Contemporary Politics, 10(1), 57-74.
Deniz, Y. (2009). AKP ve Neoliberal Popülizm. İçinde İ. Uzgel & B. Duru (Ed.), AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu (ss. 66-107). Ankara: Phoenix Yayınevi.
Doğan, A. E. (2010). AKP’li Hegemonya Projesi ve Neoliberalizmin Yeniden Dirilişi. Praksis, 23, 85-109.
Fontana, B. (1993). Hegemony and Power: On the Relation Between Gramsci and Machiavelli. Minneapolis: University of Minnesota Press.
Gramsci, A. (1984). Modern Prens. İstanbul: Birey ve Toplum Yayıncılık.
Hall, S., & McLennan, B. G. (1985). Siyaset ve İdeoloji: Gramsci. Ankara: Birey ve Toplum Yayınları.
Jenkins, G. (2008). Political Islam in Turkey: Running West, Heading East? New York: Palgrave.
Jessop, B. (2003). Critical Realism and Hegemony. Journal of Critical Realism, 1(2), 183-194.
Kalaycıoğlu, E. (2007). Politics of Conservatism in Turkey. Turkish Studies, 8(2), 233-252.
Laclau, E. (2015). Marksist Teoride İdeoloji ve Politika. İstanbul: Doruk Yayınları.
Lordoğlu, K., & Müftüoğlu, Ö. (2018). Küresel Rekabet Karşısında Türkiye’de İşgücü Piyasalarının Hal’i Pürmelali. İstanbul: SODEV Yayınları.
Mert, N. (2007). Merkez Sağın Kısa Tarihi. İstanbul: Selis Yayınları.
Müftüoğlu, Ö. (2023). AKP’li Yıllarda Çalışma Yaşamı ve Sosyal Politikalar. Toplum ve Bilim, 38(3), 163-173.
Okur, M. A. (2015). Gramsci, Hox ve Hegemonya: Yerelden Küresele, İktidarın Sosyolojisi Üzerine. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 12(46), 131-151.
Özgüden, M. (2015). Hegemonya ve Politik Toplum. Ankara: Phoenix Yayınları.
Portelli, H. (1982). Gramsci ve Tarihsel Blok. Ankara: Savaş Yayınları.
Saraçoğlu, C. (2011). İslami-Muhafazakar Milliyetçiliğin Millet Tasarımı: AKP Döneminde Kürt Politikası. Praksis, 26, 31-54.
Sarıbay, A. Y. (2007). AKP: Liberalizmin Sosyalleştirilmesi. Türkiye Günlüğü, 90, 76-80.
Sassoon, S. A. (2001). Hegemonya. İçinde T. Bottomore (Ed.), Marksist Düşünce Sözlüğü (ss. 273-275). İstanbul: İletişim Yayınevi.
Therborn, G. (1989). Sermaye Egemenliği ve Demokrasinin Doğuşu. Ankara: V Yayınları.
Thomas, D. P. (2012). Gramsci Çağı: Felsefe, Hegemonya, Marksizm. Ankara: Dipnot Yayınları.
Yavuz, M. H. (2005). Millî Görüş Hareketi: Muhalif ve Modernist Gelenek. İçinde Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce, İslamcılık (Cilt 6, ss. 591-604). İstanbul: İletişim Yayınları.
Yıldırım, D. (2009). AKP ve Neoliberal Popülizm. İçinde İ. Uzgel & B. Duru (Ed.), AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu (ss. 66-107). Ankara: Phoenix Yayınevi.
Yuvalı, E. (2018). Hak Temelli Sosyal Yardım ve Klientalizm. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 135, 383-404.
Zabcı, F. (2006). Bağımlılığın İçselleştirilmesinde AKP ve Dünya Bankası. Mülkiye, XXX(252), Güz.
* Tacettin Gökhan Özçelik (İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı: https://link.springer.com/article/10.1007/s12115-025-01078-9
Bu çeviriyi paylaşın
1 ay önce
1 ay önce
1 ay önce
1 ay önce
1 ay önce
1 ay önce