Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin 21 Mayıs 2026 tarihli mutlak butlan kararıyla CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel ve genel merkez yönetiminin ihtiyati tedbir yoluyla görevlerinden uzaklaştırılması, Türkiye’de zaten derinleşmekte olan siyasal krizi yeni bir aşamaya, boyuta taşıdı.
Kararın ardından yalnızca ana muhalefet partisinin geleceğine ilişkin değil, ülkenin uzun yıllardır çözüm bekleyen temel sorunlarına dair belirsizlikler de büyüdü. Bu başlıkların en önemlilerinden biri ise yeni çözüm süreci.
Çeşitli saha araştırmalarının ortaya koyduğu tablo dikkat çekici. Toplumun geniş kesimleri çözüm sürecine destek veriyor; ancak aynı toplum, sürecin başarıyla sonuçlanacağına yüksek düzeyde güven duymuyor. Bu çelişkinin temelinde derinleşen siyasal güvensizlik yatıyor.
Bu güvensizlik iki farklı kaynaktan besleniyor. Bir kesim, Kürt siyasal hareketinin ve Abdullah Öcalan’ın iktidarla çeşitli pazarlıklar yürüttüğünü düşünüyor. Diğer kesim ise AK Parti’nin süreci, Kürt sorununun demokratik çözümüne değil, son yıllarda belirginleşen otoriter yönetim anlayışını daha da güçlendirmeye dönük bir araç olarak kullanabileceğinden endişe ediyor. Birbirinden farklı görünen bu iki yaklaşımın ortak noktası, siyasal sisteme ve siyasal aktörlere duyulan güven eksikliğidir.
Aslında Türkiye’de Kürt sorunu ile demokratikleşme arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı uzun yıllardır tartışılıyor. Ancak bu tartışma, AK Parti iktidarının son on yılında çok daha belirgin hâle geldi. Bunun nedeni yalnızca barış ile demokratikleşme arasındaki ilişkinin yanlış ya da eksik yorumlanması değildir. Aynı zamanda iktidarın çatışma, barış ve çözüm başlıklarını giderek daha fazla araçsallaştırması da bu tartışmayı derinleştirmiştir.
Bu nedenle yeni çözüm süreci daha ilk günlerinden itibaren destek kadar kaygı, eleştiri ve güvensizlikle karşılandı. Üstelik iktidar, bu kaygıları giderecek adımlar atmak yerine CHP’li belediyelere yönelik siyasi operasyonları sürdürdü. Son olarak gelen mutlak butlan kararı ise yalnızca muhalefet çevrelerinde değil, çok daha geniş toplumsal kesimlerde siyasal köprülerin atıldığı duygusunu güçlendirdi.
Bugün toplumun önemli bir bölümünde, iktidarın yargı eliyle yalnızca CHP’yi değil, siyaset alanının tamamını yeniden dizayn etmeye çalıştığı yönünde güçlü bir kanaat oluşuyor. Bu algının giderek yaygınlaşması ise yeni çözüm sürecinin toplumsal meşruiyetini ve geleceğini doğrudan etkileyebilecek bir gelişmedir.
Daha da önemlisi, bu durum PKK’nin feshi ve silahlı dönemin kapanmasına ilişkin beklentilerin zayıflamasına yol açıyor. Türkiye’nin önünde duran tarihsel fırsat; yani silahlı çatışma döneminden silahsız siyasal mücadele ve demokratik çözüm dönemine geçiş ihtimali, CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı sonrasında ciddi bir belirsizlikle karşı karşıya kalmış durumda.
Çünkü çözüm sürecinin bundan sonraki aşamaları, yalnızca siyasi irade açıklamalarıyla ilerleyebilecek bir noktada değildir. Sürecin yasal zeminini oluşturacak düzenlemelerin yapılması, örgüt mensuplarının toplumsal yaşama katılımına ilişkin mekanizmaların geliştirilmesi ve müzakerenin siyasal aktörlerinin konumlarının belirlenmesi gerekmektedir. Bütün bunlar ise doğrudan doğruya siyaset ve hukuk alanının işleyişiyle ilgilidir.
Oysa mutlak butlan kararıyla birlikte ortaya çıkan yeni siyasal atmosfer, bu alanların sağlıklı biçimde işlemesini daha da zorlaştırma riski taşıyor. Dolayısıyla yalnızca çözüm sürecinin değil, çözümün hukuki ve kurumsal altyapısının da gecikmesi ya da tartışmalı hâle gelmesi ihtimali güçleniyor.
Yanlış barış mı demokrasi mi İkilemi
Türkiye’de uzun yıllardır süren temel tartışmalardan biri, barışın mı demokratikleşmenin mi önce geleceği sorusudur. Oysa bu soru çoğu zaman yanlış kuruluyor.
Barış ve demokratikleşme birbirinin alternatifi değil, birbirini besleyen iki süreçtir. Birinin diğerinin ön koşulu olması gerekmez. Tam tersine, her ikisinin aynı anda ilerlemesini sağlayacak siyasal iradenin ve toplumsal desteğin oluşturulması gerekir.
Özellikle içinde bulunduğumuz yeni çözüm sürecinde bu iki alanı karşı karşıya getirmek, en az iktidarın süreci araçsallaştırması kadar sorunlu sonuçlar üretebilir. Çünkü “önce barış” ya da “önce demokrasi” biçimindeki ikilem, silahlara veda edilmesinin tartışıldığı bir dönemde giderek daha anlamsız hâle geliyor.
Elbette demokratik siyasetin alanını her gün daraltan uygulamalar sürerken, Kürt sorununun bütün boyutlarıyla kalıcı siyasal çözümüne ulaşmak son derece güçleşir. Dahası, şiddetin siyasal mücadele aracı olmaktan tamamen çıkarılması hedefi de zayıflar. Ancak bu durum, barış ile demokratikleşmenin birbirine rakip süreçler olduğu anlamına gelmez. Aksine, her iki alanın birlikte ilerleyebilmesinin yollarını aramayı zorunlu kılar.
Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da düzenlenen İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda söz alan Kürt siyasetçilerin ve akademisyenlerin büyük çoğunluğu da bu noktaya dikkat çekti. Konferans sonuç bildirisinden de anlaşılabileceği gibi başta Gülten Kışanak olmak üzere konuşmacıların birçoğu, silahlı çatışmanın sona ermesi ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan hedefler olduğunu vurguladılar.
Benzer bir tabloyu benim de konuşmacılarından olduğum aynı günlerde Urfa Barosu’nun düzenlediği “İnsan Hakları Aktivizmi ve Savunuculuk: Hukuki Mücadeleden Toplumsal Barışa Sempozyumu”nda da gözlemledim.
Doğrusu yeni çözüm süreci başladıktan sonra bölgede çok sayıda toplantıya katıldım. Bu toplantıların hemen hepsinde sürecin gidişatına ilişkin bir huzursuzluk, geleceğine dair belirsizlik ve sürecin ruhunu anlamaya dönük ciddi soru işaretleri vardı. Ancak ilk kez bu kadar belirgin bir netlikle karşılaştım. İnsanlar iktidara duydukları güvenden değil, kendi deneyimlerinden ve kendi iradelerinden kaynaklanan bir güven duygusuyla konuşuyorlardı. Bu açıdan kadınların konuşmaları dikkat çekiciydi.
Yaşamevi Kadın Dayanışma Derneği’nden Sevinç İzol’un sözleri salonda derin bir etki yarattı:
“2016 sonrasında yaşadıklarımızdan sonra bu bölge insanının bir soluklanma, nefes alma ve düşünme dönemine ihtiyacı vardı. Bunun anlaşılması gerekiyor. Biz şimdi korkusuzca yasımızı tutup bu ülke normalleşecek mi diye soruyoruz. Bunun çabası içindeyiz. Daha yasını tutamayan insanlarımız var.”
Bir başka kadın konuşmacı ise, PKK’nin silah bırakma ve fesih sürecinin başarıyla sonuçlanması için çaba gösterdiklerini, aksi takdirde her şeyin çok daha kötü olabileceğini ve yeni bir çatışma döneminin geçmiştekinden daha yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini söyledi.
Bu sözler, İstanbul Konferansı’nda duayen Kürt siyasetçi Ahmet Türk’ün ‘Süreci bozan Kürtler olmayacak’ şeklindeki değerlendirmeleriyle örtüşmekte; ayrıca bölge insanının son bir yılda geçirdiği ruh hâli değişimini de yansıtmaktadır.
Odak Noktası 23 yazı Yeni Çözüm Süreci Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülmesi ve PKK'nın silah bırakıp kendini feshetmesi amacıyla MHP lideri Devlet Bahçeli'nin Ekim 2024'te DEM Partili vekillere uzattığı siyasi uzlaşı eliyle ve Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'teki silah bırakma çağrısıyla resmen fiili bir aşamaya geçilen diyalog ve barış süreci hakkında yazılar ve analizler. Tüm Yazılar

