Son günlerde medyamızın gündeminde Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 17 Haziran’da oylayacağı Türkiye raporu var. Bu rapora damgasını vuran da Anayasamız ve Siyasi Partiler Kanunumuz açısından sorunlu olan ve son yazılarımda benim de eleştirdiğim Ankara Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Kurultayı hakkında vermiş olduğu mutlak butlan kararı. Bu kararı eleştirmek için CHP üyesi olmak gerekmiyor; çünkü sorun bu partinin değil Türkiye’nin sorunu. Sadece iç hukukumuz açısından da değil. Türkiye 1950 yılından bu yana Avrupa Konseyi’nin (AK) kurucu üyesi. Ayrıca AB Konseyi tarafından Kopenhag siyasi ölçütlerini karşıladığı 2005’te kabul edilmiş olan, AB ile tam üyelik için müzakere eden bir ülke. Her ne kadar bu konuda kaydadeğer bir ilerleme kaydedilmiş olmasa da, Kopenhag siyasi kriterleri, AK’nin Strasbourg ölçütleriyle birebir örtüşüyor. AB’ne katılıma olumlu veya olumsuz bakmaktan bağımsız olarak demokratik hukuk devleti bağlamında kurucu üyesi olduğumuz AK’nin standartlarıyla örtüşen Kopenhag siyasi kriterlerine uyum Türkiye için büyük önem taşıyor.

AP Türkiye raportörü İspanyol “Nacho” Sánchez Amor ’un kaleme aldığı Türkiye raporu taslağında butlan kararı için “bu yargı kararı muhalefetin birincil gücünün başını koparmak (İspanyolca decapitar) ve Türkiye'yi karanlık bir döneme sokmak için iyi hazırlanmış bir plandır. Demokratik bir kongreyi iptal etmek için adaleti bu şekilde araçsallaştırmak, doğrudan demokratik sistemle alay etmektir” deniliyor. Rapor taslağında ayrıca Adalet Bakanı Akın Gürlek ismen hedef alınıyor ve “kariyeri boyunca hukuki değil, siyasi ajanda izleyen bu kişinin Adalet Bakanı olarak atanmasından duyulan derin endişe" (dismay) dile getiriliyor. Devamla AB Konseyi’ne “AB Global İnsan Hakları Rejimi yaptırımları” (EU Global Human Rights Sanctions Regime) bağlamında insan haklarını ağır ve bilinçli şekilde çiğnemiş olan sorumlulara AB sınırları içindeki varlıklarının dondurulması dahil yaptırım uygulanması çağrısında bulunuluyor. Bu sorumlu kişiler arasında kayyumlar, onları atayanlar ve ismen Akın Gürlek’in olduğu ayrıca belirtiliyor. 

Adalet Bakanı Gürlek’in önceki gün medyamıza düşen ve Sánchez Amor’u hedef alan açıklamaları Türk tarafının rapor taslağının içeriğinden haberdar olduğunu gösteriyor. Aslında bu konunun 16-17 Nisan’da Brüksel’de yapılan AP KPK (Karma Parlamento Komisyonu) toplantısında gündeme geldiği biliniyor. Raportör Sánchez Amor ve Yeşiller Grubu gölge raportörü Vladimir Prebilič, AK Partili bazı KPK üyelerinin Adalet Bakanı’nın isminin taslaktan çıkarılması için baskı yaptıklarını açıklamış bulunuyorlar. Amor ‘un ayrıca bu baskılara karşılık “bu ismi oradan çıkartacak şey bizim irademiz değil, sizin Türkiye'de yargı eliyle attığınız adımlardır” dediği konuşuluyor. Bilinmeyen şey ise o tarihte 21 Mayıs’ta açıklanan butlan kararının bilinip bilinmemesi. Biliniyorsa KPK heyetindeki diğer parti temsilcilerince de biliniyor olması gerekir.

AP kararlarının yaptırım gücü yok. Bu konuda asıl kararı verecek olan AB Konseyi. Somut olarak bu karar AB dış politikasını yürüten Başkan Yardımcısı Estonyalı Kaja Kallas ve üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarının önüne gidecek. Bu yaptırımlar konusunda Konsey’den oybirliğiyle karar çıkması yüksek bir olasılık değil kuşkusuz.   

 
AKPM’nin Ekim ayındaki raporu

Türkiye açısından asıl önemli olan kurucu üyesi olduğumuz AK’nin bu konuda nasıl bir karar vereceği. AK ve Venedik Komisyonu, AKPM (AK Parlamenterler Meclisi) gibi organlarının kurumsal işleyişi, AP’na kıyasla çok daha temkinli ve hukuki prosedürlere bağlı. Zorunlu yargı yetkisini tanıdığımız AİHM’in de bildiri yayınlama alışkanlığı yok. AK çevrelerinden mahkemenin "mutlak butlan" kararı çıkmadan önce kurumsal, yazılı bir kınama veya resmi bir deklarasyon yayımlanmadı ama bu, konunun hiç gündemde olmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye 2017’den bu yana AKPM’nin "Denetim Süreci" (Monitoring) altında. Bu süreç, bilindiği gibi, bir üye ülkenin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları standartlarını tamamen kaybedip kaybetmediğini inceleyen en ağır kurumsal izleme mekanizması ne yazık ki.

AKPM’de eş raportörler, Avusturyalı Stefan Schennach ve Belçikalı Alexis Thiry Ekim ayında yapılacak Genel Kurul toplantısına “Türkiye tarafından yükümlülüklerin ve taahhütlerin yerine getirilmesi “ başlıklı bir rapor ve karar (résolution) taslağı sunacaklar. Raporda mutlak butlan kararı başta olmak üzere Türkiye’de son bir yıl içinde meydana gelen yargısal müdahaleler yer alacak kuşkusuz. AKPM'nin en deneyimli ve kıdemli hukukçu siyasetçilerinden biri olan Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) üyesi Schennach ile usul hukukuna odaklanan liberal bir siyasi çizgiyi temsil eden Thiry, butlan kararından önce Ankara’daydılar. Bu ziyaret medyaya pek yansımadı. Ama Ankara’daki temaslar sırasında raportörler heyetine bu davanın detaylarının, dosya içeriklerinin sunulduğu anlaşılıyor.  

Raportörlerin öncelikle Denetim Komisyonu’ndan geçirecekleri rapor taslağında, butlan kararının “Siyasi Partilerin Özerkliğine Müdahale” başlığı altında ele alınması ve ana muhalefet partisinin kurultayının ilk derece/istinaf mahkemesi tarafından iptal edilerek yönetimin geriye dönük düşürülmesi, Venedik Komisyonu'nun "Siyasi Partilerin Düzenlenmesine İlişkin Rehber İlkeleri “ne (Guidelines on Political Party Regulation) açık bir aykırılık olarak nitelendirilmesi bekleniyor.

Taslakta yer alması beklenen bir başka başlık “Yargının Araçsallaştırılması” (Lawfare). Karar, raporda münferit bir hukuki hata olarak değil; yargının seçim sonuçlarını, siyasi liderlikleri ve parti içi dengeleri iktidar lehine dizayn etmek için bir "siyasi silah" olarak kullanılması eğiliminin en tehlikeli zirve noktası olarak tanımlanıyor. Taslaktaki üçüncü başlığın "Demokratik Çoğulculuğun Yok Edilmesi” olduğu anlaşılıyor. Ana muhalefet liderinin mahkeme eliyle görevden uzaklaştırılmasının Türkiye'de adil bir siyasi rekabet zemininin ve çoğulcu demokrasinin tamamen ortadan kalktığına dair en somut delil olduğu vurgulanıyor.  

Schennach insan hakları, medya özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü konularında ödün vermeyen ve Türkiye'deki yargı mekanizmalarını ve lawfare süreçlerini çok yakından takip eden güçlü bir hukukçu olarak tanınıyor. Thiry de özellikle Venedik Komisyonu standartları ve siyasi partilerin iç özerkliğine mahkemeler yoluyla müdahale edilmesi gibi yapısal ihlaller konusunda uzman bir isim. O bakımdan öyle “bu kararın içinde değiliz, kendi içlerinde koltuk kavgası yapıyorlar” söylemlerine pabuç bırakacak parlamenterler değiller. Anlaşılan o ki Ekim ayındaki Genel Kurul’da çok ciddi bir sorunumuz olacak.  

Görüldüğü gibi, ortada öyle Kılıçdaroğlu-Özel kavgası değil, ciddiye alınması gereken “yargı yoluyla siyasete müdahale” sorunu var. Bu sorun herhangi bir siyasi partinin değil, yıllar önce Strasbourg Daimî Temsilciliğimizdeki görevim sırasında her zaman tüm meslektaşlarımızla öncelediğimiz, vakit varken Ankara’ya çözüm önerdiğimiz gibi, Türkiye’nin sorunu. Askeri darbeden çıktığımız o yıllarda boğuştuğumuz sorunlardan çok daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız.

Bu kararı bir mahkeme olmadığı için AKPM alacak değil ama buna karşılık Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle yaptırım tavsiyesinde bulunabilir. O zaman konu bir süre sonra Bakanlar Komitesi’nin önüne gelir. Komite bu raporu ve AİHM'in bu süreçte olasılıkla açılacak ihlal kararlarını birleştirerek masaya getirebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin AK temsil hakkının askıya alınması (suspension of rights of representation) gündeme gelebilir.

12 Eylül darbesi döneminde gelmediği için gelmez deyip kestirip atmak mümkün değil. O dönemde parlamento feshedildiği ve demokratik seçimler ortadan kalktığı için sadece Türkiye’nin AKPM’de temsil hakkı fiilen düşmüş, ama Yunanistan’da Albaylar Cuntası (1967) döneminde olduğu gibi üyelik tümüyle askıya alınmamıştı. Bunda dönemin askeri yönetimi (Milli Güvenlik Konseyi) ve Bülent Ulusu hükümetinin demokrasiye dönme ve AK bünyesinde kalmaya kararlı olduklarına ilişkin güvence vermeleri etkili olmuştu. Ama şimdi Adalet Bakanı yaptığı açıklamada, yukarıda belirttiğim sorunları görmezden gelerek İstinaf Mahkemesi’nin butlan kararının doğru olduğunu ima ettiği anlamına gelebilecek şu sözleri sarf edebiliyor: “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik hukuk devleti ilkesine bağlı, köklü devlet geleneğine sahip, bağımsız ve egemen bir ülkedir. Türk yargısı, kararlarını anayasa, kanunlar ve milletimiz adına sahip olduğu yargı yetkisi çerçevesinde verir. “

İyi güzel de Anayasamızın 2. Maddesi’nde yazılı “demokratik hukuk devleti” kavramı, Türkiye’nin 70 yılı aşkın süredir kurucu üyesi olduğu AK’nin ölçütlerine uygun olmak durumunda. Nitekim Anayasa da 90. Maddesi’nde bunu emrediyor. Sorun zaten yargının anayasa, kanunlar çerçevesinde karar almamasından kaynaklanıyor. Bu sorunu çözmesi gereken de yargı. Bu aşamada sorunu ancak Yargıtay acilen anayasaya ve kanuna aykırı butlan kararını iptal ederek çözebilir. Başka bir yol göremiyorum.

Yargının ayrıca anayasaya ve bu çerçevede Strasbourg ölçütlerine ve özellikle AİHM karar ve içtihatlarına uygun kararlar vermesi gerekiyor. Sadece anayasamızda yazılı diyerek demokratik hukuk devleti olunmuyor. Demokrasiyi içselleştirmek şart.