Türkiye’nin neredeyse iki asra yayılan demokrasi tarihi, en sancılı dönemlerinden birisini geçiriyor. İktidarın, devletin yargı ve kolluk gücünü ele geçirerek muhalefetin amiral gemisi konumunda bulunan CHP’ye yönelik politikaları, Türk demokrasisi açısından sağlıklı bir tablo çizmiyor.

CHP’nin bir önceki genel başkanının anayasa, yasa ve mevzuata aykırı biçimde; iktidarın kontrolündeki yargı ve kolluk kuvveti marifetiyle partisinin başına getirilmesi pek çok tartışmanın fitilini ateşledi. Türkiye’nin en köklü ve örgütlü muhalefet partisinin iktidarın kontrolüne mi geçeceği sorunsalı üzerinde duruluyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisini felç etmeye dönük adımlar atması, kuşkuları derinleştiriyor. Üstelik bunu yaparken neredeyse bütün devlet sistemini arkasına alması da cabası!

Bu nedenle CHP’nin meşru yönetimini temsil eden Genel Başkan Özgür Özel ve arkadaşları, sistem içi kanalları kullanarak herhangi bir sonuç elde edemiyor. Örneğin CHP tüzüğündeki açık hükümlere rağmen istifalarla ya da delege imzalarıyla parti kurultaya götürülemiyor.

Hoş, CHP için kurultay yolu bir şekilde açılsa bile Ankara’daki yerel mahkeme “tedbir” kararını kaldırmayabilir. İkili yapıyı devam ettirebilir. Bunun bir örneğini daha önce CHP’nin İstanbul il yönetiminde görmüştük.

CHP İstanbul İl Başkanlığı’na gene tartışmalı bir mahkeme kararıyla Gürsel Tekin kayyum/kayyım olarak atanmıştı. Mahkemenin verdiği kayyum kararının üzerine Özgür Çelik iki defa daha il başkanı seçildi. YSK tarafından onaylandı, mazbatası verildi. Ancak Kayyum Tekin, kendisini il başkanlığına mahkemenin atadığını sadece mahkeme kararıyla koltuğundan kalkabileceğini söylüyor.

İstanbul’daki ikilik yaratan durumun bir benzerinin Genel Merkez’de yaşanmayacağını söyleyemeyiz herhalde.

Bu durumda CHP’nin delege tarafından seçilmiş ve meşru yönetiminin önünde duran iki seçenek çok konuşuluyor. Özel ve arkadaşlarının parti içerisinde kalarak sistem içi yollardan direnç göstermesi ya da hiç zaman kaybetmeden ayrılarak başka bir partiyle devam etmesi ihtimalleri epey gündemde.

Açıkçası iki durumun da kendine göre artı ve eksileri var.

CHP çatısı altında kalmak her zaman için belirli bir konfor alanı tanıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi olması, altı oklu logosu, finansal kaynakları ve örgütleriyle bunu sağlıyor. Ancak Kılıçdaroğlu, bu kadar sistemik bir figüre dönüşmüşken içeriden yürütülecek mücadelenin ne sonuç getirebileceği oldukça şüpheli…

Diğer taraftan Özel ve ekibinin başka bir parti üzerinden iktidar yürüyüşüne devam edebileceği çok sık dillendiriliyor. Bilhassa iktidarın kontrolündeki medyada bu ihtimal epey revaçta görünüyor.

Esasında Özel’in yeni bir partiyle ilerlemesi, iktidarın çeyrek asırdır sürdürdüğü kendi mahallesini konsolide etme ve karşıyı bölme, parçalama, un ufak etme stratejisinin bir uzantısı gibi duruyor. İktidar, her daim geniş tabanlı bir ittifak kurmaya ve söz konusu ittifakın paydaşlarını konsolide tutmaya özen gösteriyor. Buna paralel olarak rakiplerinin arasındaki ufak fay hatlarını kaşıyarak bir araya gelmelerini engellemeye çalışıyor.

İktidarın yürüttüğü bu strateji, şimdiye kadar kendisine hep artı puan yazdı. Şayet Özel, CHP’deki taraftarlarını başka bir partiye taşırsa iktidarın muhalefeti bölme politikasına yakıt taşımış olacaktır.

Öte yandan Türk siyasetinde bugüne kadar ana gövdeden koparak başarılı olabilen bir siyasî partiye rastlanmadı.

Bilindiği gibi Türk siyaseti, iki hâkim kamp üzerinden ilerler. Türk siyasetinin temsil ettiği kutuplara, batıcılar ve gelenekçiler ya da ilerlemeciler ve gericiler gibi çeşitli nitelendirmeler yapıldıysa da politik düzlemde Demokrat Parti ile CHP hattından devam eden bir yapıdan söz edilebilir.

1950’de iktidara gelen ve merkez sağı simgeleyen Demokrat Parti geleneği, kendisinden sonra Süleyman Demirel’in Adalet Partisi ile Turgut Özal’ın ANAP’ı çizgisinden ilerlemiştir. Aynı politik damar günümüzde iktidarın içerisinde temsil edilmektedir.

CHP ise uzun ömürlü, örgütlü, değişim ve dönüşümlere açık bir yapıda olduğu için farklı parti çatıları altına girme gereği duymamıştır. Sadece 12 Eylül döneminde kapatıldığında yerine kurulan partiler olmuş, fakat kısa süre sonra CHP onları kendi içerisinde eritmiştir.

CHP ve Demokrat Parti’yi ayrı birer geleneğin temsilcisi olarak alırsak; tarihsel süreç içerisinde içlerinden çok sayıda parti çıktığını görebiliriz. Ancak hemen hepsi tabela partisi olarak kalmıştır.

Örneğin Demokrat Parti’den kopan Hürriyet Partisi’ni CHP soğurmuş; Adalet Partisi’nden ayrılan Demokratik Parti, Türk siyasetinin görüp geçirdiği en başarısız politik girişimlerden birisi olmuştu.

Demokratik Parti, Adalet Partisi’nin ağır topları tarafından kurulmuştu. İçişleri Bakanı Faruk Sükan ve Meclis Başkanı ve Ferruh Bozbeyli gibi isimler ön plandaydı. Onun yanında partinin adı bilinçli bir şekilde “Demokratik” konulmuştu. 1950’lerdeki Demokrat Parti’nin siyasî mirasçılığına oynuyordu. Bunu kanıtlayabilmek için Türk sağı açısından çok belirleyici bir figür olan Celal Bayar’ın açıktan desteği alınmıştı. Hakeza Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy, Adnan Menderes’in oğlu Mutlu Menderes ile birlikte sürekli vitrindeydi.

Parti adeta Demokrat Parti’nin bir devamıydı. Gelin görün ki kayda değer bir başarı gösteremedi.

CHP çizgisindeyse ana gövdeden en sert kopuşlar, 1965 yılında düzenlenen genel seçimlerde alınan yenilgi ve Bülent Ecevit’in genel başkanlığa kadar yükseldiği aralıkta yaşanmıştır.

1960’lardan itibaren CHP içerisinde bazı kanatlar oluşmaya başlamıştı. Genel Başkan İsmet İnönü’nün yaşlanmasıyla birlikte partiye yön vermek istiyorlardı. Bu noktada mahşerin dört atlısı denilebilecek Ecevit, Turhan Feyzioğlu, Nihat Erim ve Kemal Satır hizipleri ortaya çıktı.

Ecevit, İnönü’nün dile getirdiği ortanın solu söylemi üzerinden CHP’ye sosyal demokrat bir nitelik yüklemeye çalışıyordu. CHP’nin geleneksel “devlet partisi” imajından sıyrılıp siyaset üreten, tam tekmil ideolojisi olan, politikacılar çıkaran ve kitleye seslenebilen bir partiye dönüşmesini istiyordu. Çünkü Demokrat Parti geleneği karşısında 1950’den beri seçim kazanılamıyordu. Ecevit, CHP’yi daha modern bir siyasî parti kimliğine kavuşturarak iktidara taşımayı hedefliyordu. Kendince yenilikçi olduğu söylenebilir.

Karşı taraftaysa Feyzioğlu, Erim ve Satır hizipleri, CHP’nin geleneksel çizgisini terk ettiğini söylüyordu. CHP şayet kurucu kodlarına dönebilirse iktidarı alabilir diyorlardı. Yani Ecevit’in yenilikçi çizgisine göre muhafazakâr –belki de statükocu!- bir duruş sergiliyorlardı.

Ecevit, CHP’nin genel başkanlığına kadar yükselirken hizipler birer birer ayrılarak başka partiler kurdular. Mesela Feyzioğlu, Güven Partisi ile yoluna devam ederken; Satır, Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu. Madem CHP, geleneksel rotasından, yani onların deyimiyle Atatürk’ün çizgisinden sapmıştı, o halde 1920’ler ve 30’lardan bakiye siyaset anlayışını devam ettirmek için yeni partiler kurmak gerekiyordu!

Böyle söylüyorlardı fakat Feyzioğlu ve Satır’ın da siyaseten başarılı oldukları söylenemez. Hatta iki ayrı partinin başarısızlığı nedeniyle birleşme kararı aldılar. Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni meydana getirdiler. Cumhuriyetçi Güven Partisi, 1970’lerde Milliyetçi Cephe koalisyonlarından birinde paratoner olarak işlev göstermek dışında bir ilerleme kaydedemedi.

12 Eylül’den sonra kurulan DSP ve SHP’nin biraz yol aldığı üzerinde durulabilir belki. Ancak SHP ve DSP, CHP’nin kapatıldığı yerde siyasette kendisine alan açabildi. Ana gövdeden kopmadılar. Kaldı ki ana gövde siyasete geri döndüğünde SHP’yi yuttu; DSP de fazla lider odaklı olduğu için kısmî bir aralıkta ivmelenmesine rağmen daha sonra yokuş aşağı gitti. DSP’den boşalan alanı, ana gövde tekrar kapladı.

Bu gibi örneklerden de görülebileceği üzere Türk siyasetinde ana gövdeden ayrılarak kendi başına yol alabilen bir siyasî partiye rastlanmaz. Kanımca bunun en başat nedeni; ana gövdeden kopan partiler, ağırlıkla partilerinin geçirdiği değişim ve dönüşümlere ayak uyduramadığı ölçüde kendilerine yeni bir yol çizme gereği duyuyorlar. Başka bir deyişle yenilikçi açılımlara karşı muhafazakâr direnç gösteriyorlar.

Ana gövdeden kopanların değişime kapalılıkları, geleneksel çizgideki ısrarları onları toplum nazarında statükocu olarak imliyor. En nihayetinde de silinip gidiyorlar!

Burada genellikle Refah Partisi’nden AKP’ye geçişi, istisna gibi gösterme eğilimleri ortaya çıkıyor. Türk siyasetinde ana gövdeden koparak başarılı olan tek parti olduğu üstünde duruluyor. Ancak Refah Partisi’nin, Türk siyasî tarihi bakımından ana gövdeyi temsil ettiğini sanmıyorum.

Refah Partisi geleneği, 1970’ler gibi çok geç bir tarihte partileşebilmiş ve sadece kısıtlı bir dönemde yükseliş trendi yakalayabilmiştir. Türk siyasetinde etkileri sınırlıdır. Demokrat Parti ve CHP çizgisinin tarihsel devamlılığı noktasında herhangi bir yere oturmaz.

Refah Partisi’nden ayrılarak AKP’yi kuranlar, kendi deyimleriyle “o gömleği çıkarmakla” işe başlamıştı. Siyasal İslamcı bir camianın içerisinden gelmekle beraber siyaset yelpazesinde merkez sağa yerleştiler. Partinin adını da bu nedenle Demirel’den beri gelen “Adalet” (aynı zamanda Türkiye’nin adalete de ihtiyacı vardı!) ve merkez sağın mottosuna dönüşen “Kalkınma” koydular.

Ama kendi içlerinde yenilikçi bir yaklaşım ortaya koydukları açıktır.

CHP’ye dönecek olursak “analık vazifesi” gördüğü partiler nezdinde soluğunu uzağa yetiştirebilen görülmedi. Ancak bu defa bir fark var. Geçmişte Genel Merkez, yenilikçiliği temsil ederken; dışarıda kalanlar statükocuydu. Bu sefer Genel Merkez statükocuyken, Özgür Özel yeni bir heyecan yaratabiliyor. Ortanın solu seviyesinde bir siyasî çıkış elbette yok ama yenilikçi kanadı temsil ettiği meydandadır.

Diğer taraftan mutlak butlan kararı çıkana dek bir yarılmanın CHP’nin elini rahatlatabileceğini düşünüyordum. Geçmiş örneklerden yola çıkarak, parti politikalarındaki değişime mukavemet gösterenlerin ayrıldığı kertede, CHP’nin daha sağlıklı siyaset üretebildiğini savunuyordum. Ancak klasik yenilikçi genel merkezcilere karşı statükocular şablonunda değerlendiriyordum.

Genel Merkez’in bütün devlet mekanizmasının gücünü arkasına alarak kendi partisini felç etmeye çalıştığı durumda perspektif çizmek oldukça zor. Türkiye’nin ve modern dünyanın daha önce karşılaştığı, artı ve eksilerinin tartıldığı bir durumla karşı karşıya değiliz.

Türkiye’de hükümetlerin muhalefete karşı otoriter uygulamaları her daim görüldü. Hatta mevcut atmosferi, Tahkikat Komisyonu ile ilişkilendiren çok sayıda yorum/analiz okuduğumu söyleyebilirim. Ancak bu kıyaslamalar, pek yerinde değildir. Tahkikat Komisyonu, en fazla CHP’yi kapatabilirdi. Şu durumda parti neredeyse meflûç hale getirilmiş; bütün bir sistem tarafından hedef tahtasına oturtulmuş.

Son tahlilde mesele, CHP’nin iç dengelerinden ya da bir liderlik mücadelesinden ibaret değildir. Tartışılan şey, Türkiye’de muhalefetin siyaset yapma imkânının korunup korunamayacağıdır. Tarih, ana gövdeden kopuşların çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandığını gösteriyor; ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo da tarihteki örneklerle bütünüyle açıklanabilecek bir nitelik taşımıyor. Bu nedenle önümüzdeki süreç, yalnızca CHP’nin geleceğini değil, Türkiye’de demokratik siyasetin sınırlarını ve muhalefetin varlık koşullarını da belirleyecek tarihî bir sınav niteliği taşımaktadır.

Odak Noktası 85 yazı Mutlak Butlan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 38. Olağan Kurultay'ı "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) gerekçesiyle iptal etti ve Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırarak kurultay öncesindeki eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini karar kesinleşene kadar tedbiren göreve iade etti. Kararın öncesi ve sonrasında gelişmeleri yazarlarımız analiz ediyor. Tüm Yazılar