Aslında bu yazının başlığı gerçekten de çözüm süreci diye bir şey var mı şeklinde de olabilirdi pekala. Terörsüz Türkiye adıyla politikleştirilen sürecin içeriği ve yöneliminde her zaman boşluklar oldu. Yorumcular ve politika yapıcılar çok sayıda boşluğu ya kendi vizyon ve niyetlerine göre okudular ya da siyasi iktidar herkesi bağlayacak adımlar atana kadar derin meselelere girmemeyi tercih ettiler. Peki neydi o boşluklar? Mesela dış tehditlere karşı iç cepheyi güçlendirme kaygısıyla başlayan süreçte Öcalan’la devlet bürokrasi arasındaki temasın süre ve içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Öcalan’la ilk hangi kurum veya kişi konuştu? Bu yönelimin çerçevesi nasıl çizildi?
İkinci mesele Bahçeli ve MHP’yle ilgili. Devlet beyin 2024 sonbaharındaki o ünlü çıkışından bugüne neden MHP daha aktif, yapıcı ve cüretkar, AKP ise daha temkinli bir yerden politika üretiyor? İki parti arasında bir rol paylaşımı mı var, yoksa ittifak halindeki AKP ile MHP’nin ayrışma alanları çözüm sürecine de mi yansıyor? Dahası bu mesele en başından beri devletin yüksek çıkarlarıyla ilgili, politika üstü bir alan olarak formüle edildi. Ancak bu resmi okumaya iki itiraz geldi: Dış politik gündemle terörsüz Türkiye arasındaki ilişki hep muğlak kaldı mesela. PKK’nın hamilerinden biri olan ABD’nin örgütün silahsızlanmasına verdiği destek Hamas ve Hizbullah gibi Ortadoğu kaynaklı diğer örgütlerin silahsızlanması tasarıyla paralel bir içeriğe mi sahip?
PKK tartışmasının Türkiye ile İsrail arasındaki soğuk savaş bakımından kritik bir konu başlığı olduğu herkesin malumu. Özel olarak PKK, genel olarak ise bölgedeki tüm Kürt hareketlerinin İsrail’le ve ABD’yle iş tuttuğu sır değil. Türkiye PKK’nın devre dışı bırakarak Ortadoğu jeopolitiğindeki Siyonist etkiyi kırmaya mı çalışıyor bu bağlamda önemli. İhtimal ki bu soruların tamamının yanıtı kısmen evet. Ancak yanıtların olası içeriğinden bağımsız olarak çözüm sürecinde bir dış politik bagajı olduğu açık. Bu husus bir gölge olarak süreci takip ediyor. Ancak tüm yönleriyle ve kapsamlı bir şekilde tartışılmamakta. Belirsizliğini koruyan son alan ise iç politika. Cumhur İttifakı bileşenleri iç politik kaygılarla çözüm süreci arasında bağlantı kurulmasına karşı çıkıyorlar. Ancak politik hayatımızdaki somut sorunlar çözüm sürecini Cumhur İttifakının bekasına bağlayan dili canlı tutuyor. Erdoğan’ın anayasa değişikliği veya meclisten çıkacak bir erken seçim kararı olmadan Cumhurbaşkanı adayı olması imkansız.
Her iki olasılık da AKP-MHP toplamını aşan bir siyasal kararlılığı gerektiriyor. DEM erken seçime olur vermeden seçim kararı almak bile imkansızken kimsenin bu sorunu düşünmediğini varsaymak oldukça naif bir okumada ısrar etmek anlamına gelecektir.
Asıl sorumuza geri döndüğümüzde ise karşımıza şöyle bir manzara çıkmakta: Öcalan’ın silah bırakma ve fesih çağrısına açıkça karşı çıkmayan PKK, bu kararın gereğini yapmadı. Bu sonuç bir ölçüde Öcalan’ın PKK üzerindeki etkisinin sembolik ve ideolojik niteliğinden kaynaklanıyor. Hiçbir PKK yöneticisi açıkça Öcalan’a karşı çıkmamakta. Ancak 25 yıldır hapiste olan bir liderin dediklerini yapmak için de ayrıca bir neden yok. Siyasi iktidar bu durumu açıkça kabul etmese Öcalan’ın PKK’ya silah bıraktıracak gücü yok.
Bir diğer mesele dış konjonktür. PKK uzun bir süre Suriye’yi bekledi. Suriye PKK’sının yeni rejim içinde ayrıcalıklı ve özerk bir güce kavuşacağı veya Suriye’nin Araplar ile Kürtler arasında ikili bir mekanizmayla yönetileceği düşü/düşüncesi SDG’nin silah bırakmasını güçleştirdi. Ancak ABD’nin Şam’dan yana ağırlığını koyması ve ılımlı Suriye rejimine İsrail’in de onay vermesiyle SDG kazanımlarının büyük bir kısmını yitirdi. PKK’nın oyun planının çökmesi anlamına da gelen SDG’nin Şam karşısındaki gerileyişi çözüm sürecini daha da zora soktu. Çünkü PKK liderliği Suriye’deki devlet benzeri yapının korunmasını bir garanti olarak görüyordu. Onun yitimi ve Ankara-Şam ekseninin elde ettiği başarı PKK Türkiye’de silah bırakırsa ne olacak sorusunu daha da yakıcı hale getirdi. ABD-İsrail emperyalist bloğunun İran saldırısının yeni bir alan açtığını da kayda geçirmek lazım. Daha doğrusu İran’ın zayıflama ihtimali PKK için beklemeye değer bir olasılık. Şu aralar İran savaşının muhtemel sonucunu bekliyor terör örgütü liderliği.
Tabii bir de yasa meselesi var. Örgütün kendisini güvence altına alacak bir yasa olmaksızın silah bırakması imkansız. Aslında bu durum Öcalan ve DEM tarafından da dile getiriliyor. Ancak siyasi iktidarın bu konudaki tavrı oldukça açık ve güçlü. Geçmiş olumsuz deneyimler ve kamuoyu hassasiyetini de dikkate alan AKP hükümeti yasa çıkarmak gibi bağlayıcı bir adımı ancak geri dönüşü olmayacak bir yola girildiği belli olduğunda gündeme getirmek istiyor. Kaldı ki yasa çıksa dahi olası yasa genel veya özel bir af niteliğinde olmayacak. Cezasızlık algısını güçlendirecek hukuk politik zemin siyasi iktidar için riskli ve kabul edilemez nitelikte. Tüm bu olumsuz koşul ve güçlüğe rağmen çözüm süreci bitti diyemiyoruz. Çünkü AKP liderliği en azından söylem düzeyinde sürecin arkasında yer almaya devam ediyor.
Ayrıca yasal ve yasa dışı Kürt hareketi oyalama ve geciktirme stratejini kesin bir vazgeçmeye doğru şiddetlendirmiyor. Dolayısıyla herkes beklemede. Ancak tabii uzun süre beklemek aslında mental bir vazgeçme gibi de iş görebiliyor. Öcalan’ın silah bırakma çağrısından sonraki heyecan ve umut hemen tümüyle ortadan kalkmış durumda. Bahçeli’nin önerisi bu son hatırlatma bağlamında önemli tartışmalar yaratmaya gebe. Öcalan’a komisyonun gitmesi çözüm sürecini ilerletemedi, Öcalan’a statünün böylesi bir etki yaratıp yaratamayacağını ise zaman gösterecek.
