1918’de Carl Gustav Jung Avrupa henüz I. Dünya Savaşı’nın yıkımını yaşarken tuhaf bir sezgiden söz eder. Almanya’da “sarışın canavarın uykusunda kıpırdadığını” yazar. Bu ifade biyolojik ya da etnik bir tanım değildir. Jung’un kastettiği şey, kolektif bilinçdışında saklı duran ilkel bir arketipin uyanma ihtimalidir. Ona göre tarih yalnızca diplomasi, ekonomi veya stratejik çıkarlarla açıklanamaz. İnsan toplulukları çoğu zaman aklın değil, bilinçdışındaki güçlü imgelerin etkisi altında hareket ederler.
Jung’un düşüncesinde bireysel psikoloji, kolektif psikolojinin yüzeyindeki ince bir zar gibidir. Onun altında ise ortak insan deneyimlerinden oluşan büyük bir bilinçdışı okyanusu bulunur. Bu okyanusun yüzeyinde küçük bir dalga belirdiğinde çoğu zaman fark edilmez. Ancak tarihsel krizler ortaya çıktığında bu dalga bir fırtınaya dönüşebilir. Jung’a göre 1930’larda Almanya’da olan tam olarak buydu.
Nazizm, Jung’un gözünde yalnızca bir ideoloji değildi. O, Almanya’da çok eski bir arketipin yeniden sahneye çıktığını düşünüyordu. Bu arketip Cermen mitolojisindeki savaş ve esrime tanrısı Wotan ile ilişkilidir. Jung’un yorumuna göre Alman toplumunun kolektif bilinçdışında bulunan bu arketip, ekonomik kriz, ulusal aşağılanma ve kimlik bunalımı gibi koşullar altında yeniden aktive olmuştu. Böylece rasyonel siyaset alanı bir tür mitolojik enerji tarafından ele geçirilmişti.
Jung’un 1936’da yazdığı Wotan makalesi bu düşüncenin en açık ifadesidir. Ona göre modern Avrupa, eski tanrıların ortadan kaybolduğu bir dünya değildir; onlar yalnızca bilinçdışına çekilmişlerdir. Uygun tarihsel koşullar ortaya çıktığında ise yeniden geri dönebilirler. Almanya’da olan şey Jung’a göre bir ideolojinin yükselişi değil, eski bir tanrının psikolojik geri dönüşüydü. Wotan yalnızca bir mitolojik figür değil, taşkınlık, savaş coşkusu, kader sarhoşluğu ve kolektif trans hâlini temsil eden bir arketiptir.
Bu bağlamda Adolf Hitler figürü Jung için özellikle dikkat çekicidir. Jung, Hitler’i klasik anlamda bir politikacı olarak görmez. Onu bazen bir tür “medium” gibi tanımlar; yani kitlelerin bilinçdışında dolaşan arzuları, korkuları ve mitolojik imgeleri dile getiren bir kanal. Jung bir konuşmasında Hitler’in etkisini şu sözlerle açıklamaya çalışır: Hitler sanki milyonlarca Alman’ın sesi gibi konuşmaktadır. Bu yorum, Hitler’in gücünün yalnızca propaganda becerisinden değil, insanların içinde zaten mevcut olan arketipik duyguları harekete geçirebilmesinden geldiğini ima eder.
Bu nedenle Nazi hareketinin dili sıradan bir siyasi dil değildi. Kader, yeniden doğuş, seçilmiş halk ve tarihsel görev gibi sembollerle örülmüş bir anlatıydı. Jung’un dikkat çektiği şey şuydu: Almanya’daki pek çok eğitimli ve rasyonel insan bile bu dalgaya kapılmıştı. Bu durum modern akılcılığın sınırlarını gösteriyordu. İnsan kendisini modern ve seküler olarak görse bile kolektif bilinçdışındaki arketipler hâlâ güçlüdür.
Jung’un en çarpıcı uyarılarından biri burada ortaya çıkar. Ona göre modern insan tanrılara inanmadığını düşünür; fakat aslında onları ortadan kaldırmaz. Onları ideolojilerin ve ulusların içine taşır. Tanrılar kaybolmaz, yalnızca şekil değiştirirler. Jung’un sert bir ifadesiyle, bastırılan tanrılar bazen hastalık biçiminde geri dönebilir.
Bugünün dünyasına baktığımızda Jung’un bu düşüncesi yeniden anlam kazanıyor. Küresel sistem giderek daha fazla jeopolitik gerilim üretirken, siyasi söylemler de giderek daha mitolojik bir dil kazanmaktadır. Devletler yalnızca stratejik çıkarlarını savunan aktörler olarak değil, bir kader mücadelesinin temsilcileri gibi konuşmaktadır.
Özellikle Ortadoğu’daki gerilimler bu açıdan dikkat çekicidir. İran ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki gerilim çoğu zaman yalnızca askeri ve stratejik bir mücadele olarak yorumlanır. Ancak bu çatışmanın arka planında güçlü mesiyanik anlatılar da vardır. Şii geleneğin merkezinde bulunan Mehdi beklentisi, İran’ın siyasal kültüründe derin bir sembolik anlam taşır. Buna karşılık Amerika’daki bazı Hristiyan çevrelerde Ortadoğu’da gerçekleşecek büyük bir savaşın kıyamet senaryosunun parçası olduğuna dair güçlü bir inanç bulunur. Böylece iki farklı dini geleneğin içindeki kurtarıcı ve kıyamet arketipleri modern jeopolitiğin diline sızar.
Modern dünyada arketipler yalnızca devletler veya ideolojiler aracılığıyla değil, güçlü bireysel figürler aracılığıyla da ortaya çıkabilir. Jung’a göre bazı liderler kolektif bilinçdışındaki imgelerin taşıyıcısı hâline gelirler. Bu açıdan bakıldığında günümüz siyasetinde ve teknoloji dünyasında dikkat çeken bazı figürlerin de belirli arketiplerle rezonans kurduğu görülür.
Örneğin Donald Trump birçok gözlemciye göre düzeni altüst eden, elitleri provoke eden ve kuralları kıran bir figür olarak mitolojilerde sıkça görülen “trickster” arketipinin modern bir versiyonunu çağrıştırır. Trickster düzeni bozarak yeni bir düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan kaotik figürdür. Aynı zamanda Trump söyleminde sürekli şu temalar vardır:
ulusal yeniden doğuş, güç, kaybedilmiş ihtişamın geri alınması.
Bu da klasik kahraman veya savaşçı arketipini harekete geçirir.
Buna karşılık Elon Musk figürü, insanlığı yeni bir teknolojik ufka taşıyan Prometheus benzeri bir anlatıyla ilişkilendirilebilir. Elektrikli devrim, Mars kolonileri ve yapay zekâ üzerine kurulan vizyonu, teknolojiyi neredeyse mitolojik bir kurtuluş aracı olarak sunar. insan türünü kurtarma söylemi
Bu tür figürler modern dünyada teknolojik kurtarıcı arketipini temsil eder.
İran’daki rehberlik kurumu ise başka bir arketipik yapıya işaret eder. Bu yapı, topluma yön veren ve dünyevi siyasetin üzerinde konumlanan “bilge hükümdar” arketipinin modern bir versiyonu olarak görülebilir. Bu tür kurumlar toplumun yalnızca politik değil, aynı zamanda kozmik ve ahlaki düzenini temsil ettikleri düşüncesiyle meşrulaştırılır. kozmik düzenin koruyucusu kutsal otorite olarak görülürdü.
İran’daki rehberlik kurumu modern bir devlet yapısı içinde yarı-teolojik bir otorite kurar. .
Bu farklı örnekler modern dünyanın mitlerden arındırılmış bir çağ olmadığını gösterir. Aksine arketipler yalnızca yeni semboller ve yeni aktörler aracılığıyla kendilerini ifade etmeye devam etmektedir.
Eğer 20. yüzyılın felaketi Wotan arketipinin uyanışıysa, o zaman 21. yüzyıl için daha derin bir soru ortaya çıkar. Günümüz dünyasında hangi arketipler sahneye çıkmaktadır?
Bugün aynı anda üç güçlü arketipik anlatının yükseldiği görülüyor: kıyamet ve büyük çatışma anlatılarını besleyen apokaliptik arketip, toplumları yeniden kurtaracak güçlü lider beklentisini temsil eden kurtarıcı arketipi ve insanlığı yeni bir evreye taşıyacağı düşünülen teknolojik Prometheus arketipi.
Tarih bazen bu üç anlatının aynı anda yükseldiği dönemlere sahne olur. Bu anlar genellikle büyük dönüşümlerin eşiğidir. Jung’un sezgisi hâlâ ürpertici biçimde güncel olabilir: modern insan tanrılardan kurtulduğunu düşünür, fakat aslında onları yalnızca bilinçdışına sürgün etmiştir. Ve tarih bazen insanların yaptığı bir şey değildir; bazen insanlar, derinlerde hareket eden bu mitolojik güçlerin taşıyıcısı hâline gelirler.

