Yargı krizinde yeni aşama: Jüristokrasi

Yargı krizinde yeni aşama: Jüristokrasi

Jüristokrasi, yargıçlar yönetimi ya da yargıçlar iktidarı” anlamına gelen bir hukuk felsefesi ve siyaset bilimi terimidir ve demokrasiye taban tabana zıt bir kavramdır. Oligarşik bir yönetim biçimi olan jüristokraside, devletin yargı dışındaki diğer erkleri, başta yasama ve hemen ardından yürütme fonksiyon gasbı” yoluyla ele geçirilir. Şu anda Türkiye, bu şahsi içtihatlar ve öznel yorumların esiri olmuş durumda.

Dün basın kuruluşlarına düşen bir haber, hukukçu olmayan okurun belki de pek dikkatini çekmemiştir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyeleri, yargıda “yetki krizi” olarak başlayıp daha sonra “rejim krizine” dönüşen çatışma üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mektup yazan ceza hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç hakkında suç duyurusunda bulunmuşlar. Prof. Dr. İzzet Özgenç, yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun hazırlayan bilim komisyonunun 2005 yılındaki iki üyesinden biriydi; yani ceza kanunu yazan kalem olarak biliniyor.  Prof. Dr. İzzet Özgenç, Yargıtay’ın Hatay Milletvekili Can Atalay kararının ardından ortaya çıkan durum sonrası sosyal medya hesabından dikkat çeken bir eleştirel paylaşım yapmıştı. Bir dönem danışmanlığını yaptığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenen Özgenç, “Hukuki danışmanlık çalışmaları çerçevesindeki yönlendirmeleri dolayısıyla mahcubiyetini gerektiren bir durumun olmadığı ortaya çıkmış bir kişi olarak, etrafınızı saran veya çevrenizde tuttuğunuz ‘hukukçu’ geçinen çakallar yüzünden, somut hukuki sorunlarla ilgili düşüncelerimi size zamanında arz etme ve yönlendirme kabiliyetim ortadan kalkmıştır”. ifadelerini kullanmıştı. Özgenç hakkında “terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerini hedef gösterme” suçlamasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunan Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerinin tavrı üzerinden, yargının geldiği noktayı yeniden ele almaya çalışalım.

Jüristokrasi, yargıçlar yönetimi ya da “yargıçlar iktidarı” anlamına gelen bir hukuk felsefesi ve siyaset bilimi terimidir ve demokrasiye taban tabana zıt bir kavramdır. Oligarşik bir yönetim biçimi olan jüristokraside, devletin yargı dışındaki diğer erkleri, başta yasama ve hemen ardından yürütme “fonksiyon gasbı” yoluyla ele geçirilir. Olgunlaşmamış demokrasilerde sıklıkla görülmekle, yargı kurumlarının başındakilerin, elbette kendilerinden menkul yorumlama biçimleri ön plana çıkar ve bu yorumlarla ülke yönetilebilir. Şu anda Türkiye, bu şahsi içtihatlar ve öznel yorumların esiri olmuş durumda.

Şu anda Kanada Toronto Üniversitesi’nde görev yapan Yale Hukuk Fakültesi mezunu Prof. Dr. Ran Hirschl, 2004 yılında yayınladığı “Towards Juristocracy- Jüristokrasiye Doğru” kitabında ilk defa bu kavramları tartışmış ve dünya anayasacılık literatürüne de bu kavramı armağan etmişti. Yazara göre, hukukun devletin de iktidar gücünün üzerinde olması ilkesi, elbette ki kötü bir şey değildir; ama toplumdaki bir sınıf, bir kesim veya bir meslek grubu, özel konumlarından ötürü diğerlerine patronluk taslamaya başlarsa ve bunun için “hukuk” da araç olarak kullanılırsa, iş çığırından çıkar. Bilmem tanıdık geliyor mu?

Anladığım kadarıyla Yargıtay üyelerinde oluşmaya başlayan kanaat, ki belki de bu kanaat çok önceden vardı da şimdilerde bilinçüstüne çıkabiliyor, Yargı kararları, hele de biz verdiysek, asla eleştirilemez!” düşüncesinin de ötesine geçmeye başlamış durumda. Eleştiri kabul etmedikleri gibi, eleştiren hakkında da suç duyurularında bulunmaya başlamışlar: Bu artık jüristokrasinin taçlandığı mertebe oluyor.

JÜRİSTOKRASİNİN TAÇLANDIĞI MERTEBE

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin suç duyurusunda, Daire’nin son dönemde vermiş olduğu kararlar üzerine İzzet Özgenç tarafından üyeleri hedef gösteren, iftira ve hakaret içerikli paylaşımlar yaptığı öne sürülüyor ve “İzzet Özgenç Ceza Hukuku” isimli internet sitesinde, “Sayın Cumhurbaşkanı’na arz edilmek üzere, hazırlanmış olan bilgi notu” başlıklı bir yazı yayınlandığı anımsatılan dilekçede, “Söz konusu yazının incelenmesinde, yazı içeriğinin biz müştekilere yönelik iftira, hakaret içerdiği, terör örgütlerine açıkça hedef gösterir şekilde olduğu gibi cebir ve tehditle yargı görevini yapan bizleri ve adil yargılamayı etkilemeye yönelik teşebbüs içerdiği açıkça görülmektedir.” ifadelerine yer veriliyor.

Acaba kaçırdığım bir nokta mı oldu düşüncesiyle söz konusu bilgi notunu tekrar, daha büyük bir dikkat ve hassasiyetle okudum. Anladığım kadarıyla Yargıtay üyelerinde oluşmaya başlayan kanaat, ki belki de bu kanaat çok önceden vardı da şimdilerde bilinç üstüne çıkabiliyor, “Yargı kararları, hele de biz verdiysek, asla eleştirilemez!” düşüncesinin de ötesine geçmeye başlamış durumda. Eleştiri kabul etmedikleri gibi, eleştiren hakkında da suç duyurularında bulunmaya başlamışlar. Bu artık jüristokrasinin taçlandığı mertebe oluyor, ancak Yargıtay üyeleri, Can Atalay hakkında verdikleri ve kamuoyunda çokça tartışılan kararlarının satır aralarında bu durumun işaretlerini de vermişlerdi. Kararda, ortada hiçbir somut tartışma, talep veya girişim olmamasına rağmen, “Can Atalaya milletvekilliği yapma müsaadesi verilirse, gelecekte Murat Karayılan, Cemil Bayık, Fettullah Gülen ya da Adil Öksüz gibi isimlerin de milletvekili olabilecekleri”, bir karar gerekçesi olarak sunulmaktaydı. Yargıtay, bununla da kalmamakta, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de fonksiyonuna el atarak, kanunda olmayan ama kendilerine göre “aslında bulunması gereken” noktaları da kararına gerekçe yapabilmekteydi. Jüristokrasi daha ne kadar duyurulabilirdi ki? “Ülke yönetimine el koyduk” diye açıklama mı yapsalardı?

Şimdi geldiğimiz noktada bu suç duyurusuna şaşırmalı mıyız? Esasen, hukuk devletine hala inananları şaşırtabilecek herhangi bir hareket kaldı mı, emin değilim; ancak Yargıtay üyelerinin tavrı hukuken de siyaseten de ahlaken de yadırganması gereken bir tavır. Mesela Özgenç’in, Can Atalay dosyasının avukatı olmadığına dikkat çekilen dilekçede şu değerlendirmelere yer veriliyor: “Hangi yetki ve sıfatla kendisini görevli ve yetkili gördüğünü anlamadığımız bir şekilde, bizim kararımız üzerine kendince siyasi olarak güçlü ve yetkili gördüğü kişileri arama gereği hissederek onlarla toplantı yapmış, hiçbir somut bilgi ve belgeye dayanmadan kendi hezeyanları ile bize hakaret ve iftira ederek ilgililere şikâyet ettiğini ifade etmiştir. Ancak üzülerek görmekteyiz ki, yazıda ismi geçen kişilerden bazıları tarafından, dairemizce verilen kararın hemen üzerine tahminimize göre de, kararımızın içeriğinde tam olarak vakıf olmadan şüphelinin yönlendirmesiyle heyetimizi suçlar nitelikte tweetler atılmıştır. Hatta şüpheli, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’u aradığını, dairemiz tarafından verilen onama kararının Meclis kürsüsünden şimdilik okunmamasını, kendisi tarafından hazırlandığını ifade ettiği yasal düzenleme yapılmadan şu aşamada Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmemesi gerektiğini söylediğini ifade etmiştir.” Tabii bu durum, aslında Özgenç’in hamlelerinin aslında ne kadar etkili olduğunun da kanıtı niteliğinde; aksi halde gülüp geçerler, bir hoca kendi kendine kumda oynamış diye düşünürlerdi, ama öyle olmamış! Oldukça rahatsız olmuşlar ki, böyle bir suç duyurusunu üşenmeyip hazırlamışlar.

Suç duyurusu dilekçesinde, Özgenç’in, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay kararını birilerinin talimatıyla verdiği iddiası ve Yargıtay Başkanı Akarca’nın daire üyelerine baskı yaparak kararın geri alınmasını sağlaması gerektiğine önerisine ilişkin de değerlendirme yapılıyor: “Bir akademisyen olarak haddini aşmış, biz müştekilere yönelik iftirada bulunmuş, hakaret etmiş, özellikle kararı veren bizleri, karardan sonra sosyal medyada yazılan bir kısım yazı içeriklerine bakıldığında ‘terör örgütü üyeleri ve sempatizanlarının hedefi haline’ getirmiştir. Şüphelinin, özellikle kamuoyunca etkili olduğu düşünülen bir takım siyasi kişilikleri isim isim yazı içeriğinde paylaşarak onlar tarafından önemsendiğini, muhatap alındığını göstermek suretiyle yargı görevi yapan bizleri etkilemeye teşebbüs etmiş, üzerimizde siyasi baskı oluşturmak ve bu şekilde korkutacağını düşünerek hukukta yeri bulunmayan bir şekilde cebren kararımızı geri almamızı sağlamaya çalışarak adil yargılamayı da etkilemeye teşebbüs etmiş, akademik unvanı düşünüldüğünde sanki böyle bir şeyin olması mümkün olabileceğini düşünen birçok terör örgütü üyesi ve sempatizanı yönünden bizleri açık hedef haline getirmiştir.

Sanki Yargıtay üyeleriyle başka başka evrenlerde yaşıyoruz. Paralel bir evrendeki Türkiyede, hukuk devletinin kurum ve kuralları bihakkın uygulandığından siyaset ile yargı makamları arasında da son derece oturmuş bir ilişki olabilir. O Türkiyede yüksek yargı üyeleri, bırakın emir ya da talimat almayı, Cumhurbaşkanıyla çay toplamaya bile gitmezler, toplantılarda yerlere kadar eğilmezler, hatta önlerini bile iliklemezler zira cüppelerinde düğme yoktur; ancak burası o ülke değil.

BİR HAYAL OLARAK HUKUK VE ÖTESİ

Tabi, heyecan büyük olunca akademisyeni haddi aşmakla suçlamak da kolaylaşıyor, peki büyük bir halk iradesinin meclise yansımasını engellerken o hadler aşılmıyor mu? O kadar insan boşa mı oy vermiş oluyorlar ya da o kadar kişinin iradesi beş Yargıtay üyesinin iradesinin neden altında kalmak durumunda? Soramazsınız, sorulmasını teklif dahi edemezsiniz, ona göre… Eleştiri hakkının, akademik özgürlüklerin ve genel anlamıyla ifade özgürlüğünün bu derece kısıtlandığı atmosferde, sorgulamak da meşru değil bunları.

Dilekçenin son bölümünde galiba bazı karmaşık kişilik örüntüleri, Jung’un deyimiyle “kompleksler” de açığa çıkıveriyor: “Hukuk devletinin korunmasından bahseden ve kendisini ceza hukukunda otorite olarak gören, profesör unvanı taşıyan şüphelinin, hukuk devletini ayaklar altına alarak Yargıtay’ın bir yüksek mahkeme, kararı veren bizlerin de yüksek yargıç olduğunu da unutarak, bilmediğimiz ancak tahmin ettiğimiz bir takım sebeplerden dolayı bize Cumhurbaşkanı tarafından emir verilmesini, siyasilerin zorlamasıyla kararın zorla geri alınmasını sağlamanın hukuk devletinin bir gereği olarak savunabilmiştir. Yazıda ismi geçen siyasi kişiliklerin, bu cüretkarlığı gösteren şüphelinin tavsiyelerini kale aldıklarını düşünmek bile istemediğimizi ifade etmek istiyoruz. 

Sanki Yargıtay üyeleriyle başka başka evrenlerde yaşıyoruz. Paralel bir evrendeki Türkiye’de, hukuk devletinin kurum ve kuralları bihakkın uygulandığından siyaset ile yargı makamları arasında da son derece oturmuş bir ilişki olabilir. O Türkiye’de yüksek yargı üyeleri, bırakın emir ya da talimat almayı, Cumhurbaşkanıyla çay toplamaya bile gitmezler, toplantılarda yerlere kadar eğilmezler, hatta önlerini bile iliklemezler zira cüppelerinde düğme yoktur; ancak burası o ülke değil.

Aslında Yargıtay’ın Özgenç’ten beklentisi bence farklıydı. Yargıtay üyeleri, galiba Türk Ceza Kanunu’nun müellifinden eski Türk filmlerindeki babacan mahalle abisi edasıyla Anayasa Mahkemesi’yle Yargıtay’ın arasında yaşanan krizde araya girmesini ve “durun, kavga etmeyin, siz aslında kardeşsiniz” yollu barıştırmasını bekliyorlardı. Gerçekten de ayrı yapılar olsa bile yargı siyaseti bakımından “kardeşten de ileri” bu iki kurumun kavgasına şimdi bir başka taraf daha katılmış oldu.

Kardeş kavgasına belki de bu derece müdahil olmak doğru değil, sonra biz kötü kişi oluyoruz ve Adana deyişiyle “araya gidiyoruz”… Belki de memleketin birbirine benzeyen yargı kurumları ve hukuk hocaları birbirine girmişken, suç duyuruları da havada uçuşuyorken, kabak çekirdeğimizi alıp seyretmek en iyisi ama, ne yapalım ki gönül razı gelemiyor. İmran Öktem’in, Cevdet Menteş’in, Sami Selçuk’un Yargıtay’ından bugünlere gelinmesi çok üzücü.

Günal Kurşun, Dr., Anayasa Hukuku Uzmanı

Günal Kurşun

2 thoughts on “Yargı krizinde yeni aşama: Jüristokrasi

  1. Eline sağlık Hocam
    Keyfi idarede güç çeşitliliği var ülkede. Bazen yargı, bazen mafya, bazen güç odakları olur.
    Her şey hukuka uygun, çünkü ülkede hukuk yok.

  2. Eline sağlık Hocam
    Keyfi idarede güç çeşitliliği var ülkede. Bazen yargı, bazen mafya, bazen güç odakları olur.
    Her şey hukuka uygun, çünkü ülkede hukuk yok.🙏👍👏

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir