Geert Wilders: Seçkinlerin hegemonik iktidarına karşı sıradan insanların sözcüsü olma iddiası

Geert Wilders: Seçkinlerin hegemonik iktidarına karşı sıradan insanların sözcüsü olma iddiası

Müslümanlara ve Amsterdam’ın siyasi ve ekonomik elitine yönelik düşmanlık, Wilders’in popülist siyasi tarzının her zaman itici gücü olmuştur. Ernesto Laclau’nun vurguladığı gibi, popülist temsilin özelliği, halkın taleplerini pasif bir şekilde temsil etmesi değil, temsil ettiği halkı söylemsel olarak tarihin ve kültürel mirasın kullanımıyla, bazen yalanlar, skandallar, sosyal medya araçları gibi unsurların kullanılması suretiyle inşa ediyor olmasıdır.

22 Kasım 2023 tarihinde Hollanda’da yapılan Genel Seçimlerin kazananı Özgürlük Partisi (PVV) oldu. Oyların %24’ünü alan Özgürlük Partisi ülkenin 150 sandalyeli meclisinde 37 sandalye kazanarak en büyük parti olurken eski Başbakan Mark Rutte’nin muhafazakâr Halk Partisi’nin 24 sandalye ve solcu İşçi Partisi-Yeşiller koalisyonunun ise 25 sandalye aldığı görülmüştür. Neden olduğu İslam karşıtı ve İslamofobik polemikleriyle bilinen Geert Wilders’in kurduğu ve liderliğini yaptığı PVV’nin Koalisyon Hükümeti kurma arayışları bu yazının kaleme alındığı anlarda, biraz umutsuzca da olsa, devam etmekteydi. Geert Wilders’in ve PVV’nin seçimlerdeki başarısı büyük bir sürpriz olarak değerlendirilse de, bu sonuçlar Hollanda’nın son yirmi yılını takip edenler açısından çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

Hollanda’da göçmenlere, mültecilere, farklı etno-kültürel ve dinsel kimliklerden olan kişilere yöneltilen hoşgörünün sınırlarına gelinmiş olması. Artan Müslüman karşıtlığı, yükselen postkolonyalizm ve kölelik tartışmaları, üniversitelerde Flamanca dışında dillerde eğitim veren programlarda sınırlandırılmaya gidilmesi yönündeki tartışmalar, ülkede özellikle Brexit sonrasında sayıları hızla artan uluslararası akademisyenlere sınırlama getirilmesi yönündeki beklentiler ve daha pek çok başka tartışma konuları Hollanda’nın uzun süredir “toleransın ve çokkülltürlülüğün beşiği” olduğu şeklindeki ününü yerle bir etmiştir. Bu tür tartışmalar göstermiştir ki anaakım siyasal partiler ve devlet aktörleri siyaseten devleti ve toplumu oldukça sağa çekmişlerdir. Zaten siyasetin oldukça sağına çekilmiş olan bir ülkede göçmen ve mülteci karşıtı ve aynı zamanda İslamofobik söylemleriyle bilinen Geert Wilders’in % 24 oy alması çok da şaşırtıcı olmamalıdır. Bu yazıda, 11 Eylül 2001 itibariyle ortaya çıkan sosyoekonomik, politik ve kültürel birtakım süreçlerin ardından Hollanda’da sağ popülizmin ve dolayısıyla Geert Wilders’in yükselişinin ardındaki ana nedenler ele alınacaktır.

Hollanda toleransın beşiği” olan ülke şeklinde anılmıştır çok uzun yıllar. Göçmenlerin entegrasyonu konusunda da ayrı bir yeri vardır Hollandanın. 16 milyon kadar bir nüfusa sahip olan ülkede yaklaşık 1,6 milyon kadar Müslüman kökenli göçmen ve onların çocukları yaşamaktadır.

HOLLANDA: TOLERANSIN VE ÇOKKÜLTÜRCÜLÜĞÜN BEŞİĞİ?

Hollanda “toleransın beşiği” olan ülke şeklinde anılmıştır çok uzun yıllar. Göçmenlerin entegrasyonu konusunda da ayrı bir yeri vardır Hollanda’nın. 16 milyon kadar bir nüfusa sahip olan ülkede yaklaşık 1,6 milyon kadar Müslüman kökenli göçmen ve onların çocukları yaşamaktadır. Sömürgecilik tarihi açısından İngiliz sömürgecilik geleneğiyle de karşılaştırıldığında ayrı bir yere sahiptir Hollanda. “Bırakınız yapsınlar” şeklindeki rekabetçi İngiliz sömürgecilik geleneğinin aksine Hollanda sömürgecilik geleneği, daha çok pederşahi bir içeriğe sahiptir. Sömürgelerine medeniyet götürdüğü iddiasından hareketle Hollandalı sömürgeci aktörler sömürgelerindeki kölelere yaklaşırken yukarıdan bakan pederşahi (paternalist) bir tavır sergilemişlerdir. Hatta, bu pederşahi anlayışın günümüz Hollanda çokkültürcülük geleneğinde de açık bir şekilde görüldüğü iddia edilebilir. Göçmenlere ve yabancılara “toleranslı” yaklaşan, bir anlamda onların farklılıklarına rağmen Hollanda toplumunun içerisinde yer almasına müsaade eden, tahammül eden çokkültürcü Hollanda toplumu ve siyaseti özellikle 11 Eylül 2001 New York’taki İkiz Kulelere karşı gerçekleştirilen terör saldırılarının ardından kültürel ve dinsel farklılıklara karşı hoşgörülü olmayı büyük ölçüde bir yana bırakıp, toleransın kapı komşusu olan toleranssızlık ya da diğer deyişle hoşgörüsüzlük sarmalının içine girmiştir. 2023 yılı Kasım ayında yapılan genel seçimlerde % 24 kadar oy alan Geert Wilders’in tek başına kurduğu sağ popülist bir parti olan Özgürlük Partisi (PVV, Partij voor de Vrijheid) 2006 yılında böylesine bir bağlamda kuruldu.

PVV tarzı aşırı sağ popülist partilerin varlığı Hollanda için aslında görece yeni bir olgudur. Diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerde de sayıları ve etkileri son yıllarda hızla artan sağ popülist partiler, varlıklarını büyük ölçüde 11 Eylül ikliminin dayattığı medeniyetçi paradigma ile birlikte 2008 yılında dünyayı kasıp kavuran küresel finansal krize ve 2015 yılında etkileri daha çok hissedilen ve Mülteci Krizi olarak anılan krizlere borçludurlar. Hollanda’daki en önemli sağ popülist parti Geert Wilders’in PVV’si olup, halk ile seçkinler arasında Manichean ikilikçi bir ayrımı tutkulu İslam karşıtlığı, güçlü bir kanun ve düzen söylemi ile birleştirmiştir. PVV 2006 yılında Wilders’in sağcı Liberal Parti’den (VVD) ayrılmasıyla kurulmuştur. Kurulduğu günden bugüne Geert Wilders İslamofobik söylemleriyle ön plana çıkmış ve Müslüman karşıtlığını partisini anaakımlaştırmak için kullanmıştır ve bunda da başarılı olmuştur. Daha önceki genel seçimlerde maksimum % 20 oranında oy alabilirken son genel seçimlerde birinci parti olma başarısını göstermiştir.

Geert Wilders, 2010-2015 seçim programında ‘Fatma ve Muhammet’ şeklinde basitleştirerek ifade ettiği Müslüman göçmenlere ve Amsterdam Kanal Kuşağı’nın hegemonik kültürel elitine karşı, yine halk arasındaki yaygın tabiri kullanmak suretiyle ‘Henk ve Ingrid’ olarak nitelediği sıradan insanların çıkarlarını savunma sözü de vermiştir. Müslümanlara ve Amsterdam’ın siyasi ve ekonomik elitine yönelik düşmanlık, Wilders’in popülist siyasi tarzının her zaman itici gücü olmuştur. Ernesto Laclau’nun vurguladığı gibi, popülist temsilin özelliği, halkın taleplerini pasif bir şekilde temsil etmesi değil, temsil ettiği halkı söylemsel olarak tarihin ve kültürel mirasın kullanımıyla, bazen yalanlar, skandallar, sosyal medya araçları gibi unsurların kullanılması suretiyle inşa ediyor olmasıdır. Popülizm, halka hitap eden ve kendisini müesses nizama karşı konumlandıran bir siyasi tarz ya da iletişim stratejisidir. Halka yapıldığı varsayılan bu çağrı, saf ve bölünmemiş bir halk imajını, Geert Wilders tarafından icat edilen varsayımsal bir çift olan Hollandalı ‘Henk ve Ingrid’de olduğu gibi bir özü, ‘sokaktaki sıradan insan’ın Hollanda versiyonunu, ‘sıradan insanlar’ı ve çalışkan, yasalara uyan ve vergi ödeyen bir çekirdek halkı içerir. Popülist retorikte ‘halk’ hiçbir zaman tüm siyasi topluluğa denk düşmez; her zaman müesses nizam ile birlikte ve dışarıdan gelen etnik-dinsel gruplar gibi dışlanan toplumsal gruplar da vardır toplumun içerisinde. Seçkinler ve etno-kültürel ve dini açıdan farklı olanlara karşı adeta tek vücut olmuş gibi gösterilen sıradan insanlar topluluğu olan ‘halk’ kavramı büyük ölçüde popülizmin özü olan toplumsal ve siyasal kutuplaşma ile daha da güç kazanır.

‘Henk ve Ingrid’ toplumun bütününü temsil eden sembolik unsurlardır ve sol ve liberal elit, çokkültürcüler, Avrupacılar ve Müslüman göçmenler gibi diğer unsurlara karşı ‘halkı’ ifade ederler. Geert Wilders’in 2009 yılında Hollanda Parlamentosu’ndaki bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı ünlü konuşma, popülist söylemin siyasi toplumu kasıtlı olarak nasıl böldüğünü ve kutuplaştırdığını ortaya koyması bakımından oldukça ibret vericidir:

[Hristiyan Demokrat Parti lideri ve Başbakan Jan Peter] Balkenende Krallığı, iki Hollanda’dan oluşan bir krallıktır. Bir yanda sözde çokkültürcü toplum idealleri, aşırı yüksek vergiler, çılgın iklimsel değişim histerisi, durdurulamaz İslamlaşma, Brüksel süper devleti ve anlamsız kalkınma yardımlarıyla seçkinlerimiz. Bu grup sol kanat Kanal eliti ve onun kendini beğenmiş dostlarından oluşmaktadır. Diğer Hollanda ise gerçek ve mecazi anlamda faturayı ödemek zorunda olan, tehdit edilen ve soyulan, sokak teröristlerinin neden olduğu kaostan muzdarip olan, vergilerin ağırlığı altında ezilen ve daha sosyal bir Hollanda arzulayan insanlardan oluşmaktadır. Bunlar ülkemizi inşa eden insanlardır (aktaran Oudenampsen, 2012: 199).

Wilders, Başbakan Jan Peter Balkenende’nin Hristiyan Demokrat Temayül (CDA) liderliğindeki koalisyon hükümetini eleştirirken, Hollanda’yı solcu elitler ve vergisini ödeyen ‘sıradan’ çalışkan vatandaşlar, yani halk olmak üzere iki ayrı blokta tasvir etmiştir. Wilders’in iletişim stratejisinde, toplumun nispeten daha az değer verilen kesimi olan ‘plebler’ tek meşru ‘populus’ (halk) olarak ilan edilmiştir. Seçkinler ve halk arasında inşa edilen ayrım, ‘halkı’ ‘yabancılaşmış seçkinlerden’, göçmenlerden ve Wilders’in genel olarak “teröristler” şeklinde tanımladığı Müslümanlardan ayırır.

PVV’nin ayırt edici özelliği, Hollanda’nın ‘İslamlaşması’ ve Doğu Avrupa’dan ve son dönemde Ukraynadan gelen göç konusundaki uyarılarıdır. Özellikle Müslüman vatandaşlara yönelik kızgınlık güçlü ifadelerle dile getirilmektedir. Parti, böylece AB üyesi olmayan ülkelerden gelen göçün artmasına karşı olan Hollandalıların yüzde 50’sine hitap etmektedir. İslam karşıtlığı, seçkinlerin kınanması ve komplo teorilerine ilgi, Wilders’in öncelikli söylemsel araçları olarak ön plana çıkmaktadır.

Hollanda siyaseti yüzyılın başından bu yana oldukça dramatik bir şekilde değişti. Bir zamanlar Hollanda, yabancı medyanın Batı Avrupa standartlarına göre bile çok az ilgi gösterdiği bir siyasi istikrarın, toleransın ve toplumsal barışın beşiğiydi. 2002 yılında sağ siyasetçi Pim Fortuyn’un ve 2004 yılında tartışmalı film yönetmeni Theo van Gogh’un cinayete kurban gitmeleri, 2002, 2003 ve 2006’daki seçimlerin oldukça çalkantılı bir şekilde gerçekleşmesine neden olurken, 2005 yılındaki Avrupa Birliği Anayasası referandumunda çıkan “Hayır” oyuyla birlikte, Hollanda uluslararası medyanın manşetlerine çıkmaya başladı. Pim Fortuyn’un trajik ölümünü takip eden aylarda yine kendi adıyla kurmuş olduğu Pim Fortuyn Partisinin dağılmasından bu yana, sağ kanatta ortaya çıkan bu boşluğu doldurmak için çok sayıda yeni parti kurulmuştur. PVV bu partilerden yalnızca biridir, ama en çok başarılı olanıdır.

Siyasetteki bu boşluk, demokratik yenilenme, militan bir sivil milliyetçilik, ekonomik liberalizm ve göç, entegrasyon ve suçla ilgili kısıtlayıcı yasalar tercihi gibi bir takım siyasal taleplerin karşılanmasına yönelik beklentilerin hayata geçirilmesi için bazı yeni siyasal oluşumları heyecanlandırmıştır. 2007 yılına gelindiğinde, muhafazakar liberal ‘Volkspartij voor Vrijheid en Democratie’nin (VVD, Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi) iki eski üyesi olan Rita Verdonk ve Geert Wilders, bu boşluğu doldurmak için harekete geçtiler. Eski Entegrasyon İşleri Bakanı Rita Verdonk tarafından Nisan 2008’de kurulan ‘Trots op Nederland’ (ToN, Hollanda’nın Gururu) siyasi hareketi, 2008 ilkbahar ve yaz aylarında oyların yaklaşık yüzde 20’sini alarak büyük bir başarı sergilemiş ve merkez siyaset açısında önemli bir rakip olduğunu göstermiştir. Geert Wilders tarafından 2006 yılında kurulan ‘Partij voor de Vrijheid’ (PVV, Özgürlük Partisi), 2008 seçimlerinin hemen adından Verdonk’un partisi olan ToN içindeki çekişmelerden yararlanarak bayrağı Verdonk’tan devraldı. PVV, 2006 seçimlerinde oyların yüzde 5.9’unu almış ve sonuç olarak parlamentoda dokuz sandalye ile temsil edilmiştir. Sadece orta ölçekli bir parlamento partisinin lideri olmasına rağmen Wilders, İslam karşıtı bir film olan Fitna’nın 2008 Mart ayında gösterime girmesi ve İngiltere İçişleri Bakanı’nın Şubat 2009’da ülkeye girişini yasaklamasının bir sonucu olarak Heathrow Havaalanı’nda gözaltına alınması gibi bir dizi çarpıcı hikaye ve olay sunarak ulusal ve uluslararası medyanın ilgisini çekmeyi başarmıştır.

Özgürlük Partisi (PVV) Hollanda’daki popülist partiler yelpazesinin sağında yer almaktadır. Parti özünde göçe, İslam dinine, Müslümanlara ve AB’ye karşıdır. PVV, özellikle parti lideri Geert Wilders nedeniyle Hollanda’da medyanın yüksek düzeyde ilgisini çekmektedir. Geert Wilders, Eylül 2012’deki Parlamento Seçimleri öncesinde AB’yi kamuoyunda tartışmaya açmış ve Avrupa’da devam eden ekonomik krizden açıkça AB’yi ve özellikle de Brüksel’i sorumlu tutmuştur. PVV’nin seçim manifestosu ‘Onların Brüksel’i, bizim Hollandamız’ başlığını taşırken ‘Brüksel’deki fildişi kulelerin kör sakinlerinden’, ‘seçilmemiş, atanmış çokkültürcü Eurokratlardan’ ve ‘kutsal büyük Avrupa Projesinden’ aşağılayıcı bir şekilde bahsetmeye her daim devam etmiştir. PVV’nin Avrupa şüpheciliği çok iyi bilinmekteydi, ancak 2012 Genel Seçimleri ve sonrasında, Parti’nin artık Hollanda’nın AB’den çekilmesini, diğer deyişle Dutchexit olarak adlandırılan projeyi desteklediği bilinmektedir. 2023 Genel seçimlerinde de bu söylemin PVV tarafından kullanıldığı bilinmektedir. PVV ayrıca ‘AB’nin verimsizliğinin tetiklediği’ küresel mali krizi istismar ederek ulusal siyasi seçkinleri ulusal egemenliği AB’ye teslim etmekle ve ‘vergi mükelleflerinin parasını Yunanistan ve Romanya gibi yolsuzluğa bulaşmış ülkeleri desteklemek için harcamakla’ suçladı. Bu tür söylemler, Kuzey ve Güney Avrupa arasındaki bölünmeyi pekiştirmiştir. PVV’nin Avrupa şüpheciliği sadece 2012 Genel Seçimlerinde ve sonrasında oylarını konsolide etmekle kalmamış, aynı zamanda küresel mali krizden AB’yi sorumlu tutmayan Sosyalist Parti (SP) tarafından terk edilmiş hisseden sol popülist seçmenler için de PVV’yi cazip hale getirmiştir. Dolayısıyla AB, 2012 yılından bu yana yapılan tüm seçimlerde PVV tarafından ekonomik durgunluk için bir günah keçisi olarak suçlanmıştır.

PVV’nin ayırt edici özelliği, Hollanda’nın ‘İslamlaşması’ ve Doğu Avrupa’dan ve son dönemde Ukrayna’dan gelen göç konusundaki uyarılarıdır. Özellikle Müslüman vatandaşlara yönelik kızgınlık güçlü ifadelerle dile getirilmektedir. Parti, böylece AB üyesi olmayan ülkelerden gelen göçün artmasına karşı olan Hollandalıların yüzde 50’sine hitap etmektedir. İslam karşıtlığı, seçkinlerin kınanması ve komplo teorilerine ilgi, Wilders’in öncelikli söylemsel araçları olarak ön plana çıkmaktadır. Bu araçlar, Avrupa’nın İslamlaşmasına ve nihayetinde Avrupa’nın Eurabia’ya dönüşmesine yol açacak bir kıyamet teorisinde birleşmektedir. Wilders başlangıçta liberal bir milletvekili olarak radikal İslam’a karşı sert bir tutum sergilemekle yetinirken, 2003-2004 yıllarından itibaren İslam’ı Komünizm ve Faşizmle aynı seviyeye konulması gereken ve Batı için benzer bir tehdit oluşturan totaliter bir ideoloji olarak eleştirmeye başlamış ve bu nedenle ‘İslamofaşizm’ terimini kullanmıştır. Wilders’in söz konusu İslam karşıtı  radikalleşmesini, İslamofobik film yönetmeni Theo van Gogh’un öldürülmesine (Kasım 2004) ve kendi hayatına yönelik süregelen tehditlere bağlamak makul görünmektedir. Bu tehditler nedeniyle Wilders 2004’ten beri sürekli güvenlik koruması altında ve farklı adreslerde yaşamaktadır.

Wilders’in seçmenleriyle iletişim kurarken kullandığı ana tema Müslüman karşıtı önyargılardır. Bu anlamda, İslam’ı bir dinden ziyade bir ideoloji olarak ifade etmesi, camileri ve İslami okulları kapatma, Kuran’ı yasaklama ve Müslüman ülkelerden gelen mültecileri reddetme, Müslümanları sınır dışı etme ve sabıka kaydı olan Müslümanların vatandaşlık haklarını ellerinden alma planlarına inandırıcılık kazandırmıştır.

GEERT WİLDERS: HOLLANDA YENİDEN BİZİMDİR!

Diğer popülist partilerin manifestolarından farklı olarak Wilders’in PVV’sinin ‘Hollanda yeniden bizimdir’ başlıklı çok kısa, tek sayfalık bir manifestosu bulunmaktadır. Manifesto tek cümlelik 11 vaatten oluşuyor. Manifesto göçmen karşıtlığı, İslam karşıtlığı ve Avrupa şüpheciliğine odaklanıyor. Manifestonun ilk vaadi, aynı zamanda en uzun olanı, stratejilerini belirten sekiz kısa alt başlık altında ülkeyi ‘İslamsızlaştırma’ sözü veriyor.  Bu bile başlı başına PVV’nin İslam karşıtı duruşunun partiyi tanımlayan en önemli yanı olduğunu ortaya koymaktadır. Manifesto, “tüm camilerin ve İslami okulların kapatılması, Kuran’ın yasaklanması ve İslam ülkelerinden daha fazla göçmen alınmaması” çağrısında bulunuyor. Manifesto, ayrıca kamuda ‘İslami başörtüsü’ yasağının yanı sıra ‘kamu düzenini ihlal eden tüm İslami ifadelerin’ yasaklanmasını öneriyor.  Manifesto kültürel hayata ilişkin açık bir atıfta bulunmamakta, bunun yerine İslam’ı Hollanda kültürüne yönelik bir tehdit olarak ifade etmektedir. Roger Brubaker’in (2017: 1194) belirttiği gibi, bu durum çoğu popülist partinin Hristiyanlığı “bir din olarak değil, İslam’ın karşıtı olan bir medeniyet kimliği olarak tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Laiklik, İslam’ın kamusal alandaki görünürlüğünü en aza indirmenin bir yolu olarak benimsenmektedir. Benzer şekilde Wilders, İslam’ı Yahudi-Hıristiyan değerlerinin anti-tezi olarak ifade etmekte ve Yahudi-Hristiyan Avrupa kültürünün İslami kültürden üstün olduğunu belirtmektedir. Bu formülasyon aynı zamanda PVV’nin laik, Hıristiyan ve Yahudi kesimlerle toplumsal ve siyasi bir ittifak oluşturmasına da yardımcı olmaktadır. İlliberal İslam’a karşı liberal Hollanda değerlerini yeniden canlandırma fikrini benimseyen Wilders, seçmen kitlesini genişletmek için ‘kültürel miras popülizmini’ şimdiye kadar başarılı bir şekilde araçsallaştırmıştır. Bu anlamda, Hristiyan değerlerini yücelten ve İslami değerleri aşağılayan yaklaşımıyla Wilders’in Huntingtoncu medeniyetler çatışması anlatısını benimsediği net olarak görülmektedir.

Wilders’in medyadaki röportajları ve PVV destekçilerine yaptığı konuşmalar bu formülasyonun ne denli doğru olduğunu göstermek açısından çok önemlidir. Örneğin 2008 yılında Guardian’a verdiği demeçte “İslam bir din değil, bir ideolojidir, geri kalmış bir kültürün ideolojisidir” şeklinde bir ifade kullanmıştır. Bu şekilde, İslam’ı Batı kültürleri karşısında ilerlemeyi başaramamış bir kültürün ürünü olarak ifade etmektedir. Bu kültürel karşıtlık anlayışı, Avro-Amerikan hegemonyası altındaki klasik modernite modeliyle bağlantılıdır. Wilders sözlerine şöyle devam ediyor: “Benim İslami gelenek, kültür ve ideoloji ile bir sorunum var. Müslüman insanlarla değil.”  Bu ifade, İslam’ı aynı anda ‘gelenek, kültür ve ideoloji’ olarak ilan ettiği için çok karmaşıktır. Bu ifade Wilders’in Kuranı ‘faşist’ olarak nitelendirip Hitler’in Kavgam adlı kitabına benzetmesi ışığında daha iyi anlaşılabilir: “Kuran şiddeti teşvik eden faşist bir kitaptır. Bu nedenle tıpkı Kavgam gibi bu kitap da yasaklanmalıdır. Bu kitap nefreti ve öldürmeyi teşvik etmektedir ve bu nedenle [Hollanda] hukuk düzenimizde yeri yoktur.” Bütün bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere, Geert Wilders’in İslam dini ve Kuran ile takıntılı ve sorunlu bir ilişkisi bulunmaktadır.

Geert Wilders, söylemlerinde zaman zaman geçmişe açıkça atıfta bulunsa da, İslam’ı tehditkâr bir ideoloji olarak formüle etmek suretiyle sürekli örtük bir şekilde İslam dinini istismar etmektedir. Yukarıda bahsi geçen ifade en uç ifadelerden biridir. Aslında Kuran’ı Kavgam‘a benzetmek, söylemsel bir referans çerçevesi oluşturmak suretiyle PVV’nin Müslüman ve İslam karşıtı duygularını meşrulaştırmak için geçmişi kullanmanın bir yoludur.

Wilders’in seçmenleriyle iletişim kurarken kullandığı ana tema Müslüman karşıtı önyargılardır. Bu anlamda, İslam’ı bir dinden ziyade bir ideoloji olarak ifade etmesi, camileri ve İslami okulları kapatma, Kuran’ı yasaklama ve Müslüman ülkelerden gelen mültecileri reddetme, Müslümanları sınır dışı etme ve sabıka kaydı olan Müslümanların vatandaşlık haklarını ellerinden alma planlarına inandırıcılık kazandırmıştır. Wilders, aşırılıkçı nitelik taşıyan söylemleri ve pratikleri konusunda seçmenlerini ikna etmek için İslam ve Hollanda kültürü arasında bir karşıtlık formüle etmiştir. Wilders, duruşunu meşrulaştırmak için sıklıkla İslam/Müslümanlar ile Hollandalılar/Avrupalılar arasındaki tarihsel çatışmaları kullanır. Bu bağlamda, Wilders’in Parlamentoda yaptığı konuşmalardan birinde kullandığı aşağıdaki ifadeler oldukça çarpıcıdır ve özellikle son yıllarda aşırı sağcı Renaud Camus tarafından ilk kez 2011 yılında Fransa’da kullanılan ve daha sonra bütün Avrupa kıtasına yayılan “Büyük İkame” (Great Replacement” Teorisi olarak nitelendirilen ve Avrupa’nın günümüzde Müslüman nüfus tarafından kademeli olarak işgal ediliyor olması iddiasını taşıyan anlatı ile paralellik göstermektedir:

Sayın Meclis Başkanı, ‘ılımlı İslam’ diye bir şey yoktur. Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın geçen gün söylediği gibi, aynen aktarıyorum, “Ilımlı ya da ılımsız İslam diye bir şey yoktur. İslam İslam’dır, o kadar”. İslam egemenlik peşindedir. Emperyalist gündemini dünya ölçeğinde güç kullanarak gerçekleştirmek istemektedir (8:39). Avrupa tarihi bunu açıkça ortaya koymaktadır. Neyse ki, İslam’ın Avrupa’yı ilk istilası 732 yılında Poitiers’de, ikincisi ise 1683 yılında Viyana’da durdurulmuştur. Sayın Konuşmacı, sinsi doğasına rağmen ve 8. ve 17. yüzyılların aksine, Batı’daki korkmuş ‘zımniler’, Hollanda siyasetindekiler de dahil olmak üzere, kapılarını İslam’a ve Müslümanlara ardına kadar açık bıraktıkları için bir İslam ordusuna ihtiyaç duyulmamasına rağmen, şu anda tüm hızıyla devam eden üçüncü İslami istilanın da durdurulmasını sağlamalıyız… Sayın Başkan, İslami istila durdurulmalıdır. İslam Avrupa’daki Truva atıdır. Eğer İslamlaşmayı şimdi durdurmazsak, Eurabia ve Netherabia sadece bir zaman meselesi olacaktır. Bir asır önce Hollanda’da yaklaşık 50 Müslüman vardı. Bugün bu ülkede yaklaşık 1 milyon Müslüman var. Bunun sonu nereye varacak? Bildiğimiz şekliyle Avrupa ve Hollanda medeniyetinin sonuna doğru gidiyoruz.[1]

Wilders’in ve dolayısıyla PVV’nin söylemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’yı fiziksel ve kültürel olarak ‘istila etme’ girişimleriyle ‘kanıtlandığı’ üzere, Batı’da sözde bir ‘(İslami) hakimiyet arayışı’ üzerine odaklanmaktadır. Bu ‘hakimiyet’ fikri, mevcut çatışmaları sürdürmek ve meşrulaştırmak için tarihsel çatışmaların yeniden inşa edildiği ve hatırlandığı popülist söylemdeki antagonizmanın bir başka örneğidir. Wilders, İslam korkusunu, bir ‘düşmanın’ sızmasını ima eden ve popüler kültürün bilinen söylencelerinden biri olan Truva Atı hikayesiyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Benzer şekilde Wilders, ‘İslami istilayı’ ‘bildiğimiz Avrupa ve Hollanda medeniyetinin sonu’ olarak algılamaktadır. Bu ifade oldukça sorunludur.

Latin Amerika’da bazı popülist politikacılar emperyalist komplolara atıfta bulunurken, Geert Wilders Hollanda’nın giderek İslamlaşmasının ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit olarak sürekli kamusal alanda yinelemeyi tercih etmektedir. Popülist liderler, mevcut sorunları, hatta yapay sorunları, krizleri, çöküşleri veya tehditleri sürekli dramatize ederek ve skandallaştırarak halk desteğini elde etme eğilimindedirler.

EURABİA: MÜSLÜMANLARIN İSTİLASI

Hollanda’da Geert Wilders ve Avusturya’da Heinz-Christian Strache gibi tanınmış kişiler, ülkelerine göçmenlerin, özellikle de Müslümanların ‘sızmasından’ sıklıkla bahsederler (Kaya, 2020). Hatta Geert Wilders, Norveç’ten Napoli’ye kadar çocukların okulda Kuran okumayı öğrenirken annelerinin burka giyerek evde kalacağını, Eurabia adlı bir kıtanın modern Avrupa’nın yerini alacağını öne sürer sık sık.[2] Müslümanların Avrupa’da artan görünürlüğüne atıfta bulunan Wilders, İslam korkusunu öngörülebilir gelecekte ‘bir tehlike anı’ olarak etkili bir şekilde kullanmaktadır.

2023 Genel Seçimlerinin kazan partisi PVV’nin lideri Geert Wilders, İslam içindeki liberal olmayan unsurları hedef alan medeniyetçi söylemiyle muhtemelen Avrupa’daki en açık sözlü İslamofobik popülist liderdir. Bat Ye’or’un (2005) popüler Eurabia anlatısını takip eden Wilders, Müslümanların göçünü kasıtlı bir İslamlaştırma stratejisinin ayrılmaz bir parçası olarak göstermeye başlamıştır.  İfadeleri, konu hakkındaki bilgisini gösteren, ancak aynı zamanda bu ‘gizli stratejiye’ de işaret eden Arapça terimlerle (Taqiya, Dhimmi, Jihad, Fitna) doludur. Wilders aslında bir komplo teorisi olmaktan öteye gidemeyecek olan anlatısını desteklemek için Bat Ye’or, Bernard Lewis, Oriana Fallaci, Samuel Huntington, Hans Jansen, Pim Fortuyn ve Ayaan Hirsi Ali gibi oldukça büyük bir üne sahip bir dizi oryantalist, siyaset bilimci, gazeteci ve politikacıya atıfta bulunur. Wilders, kadınların ve eşcinsellerin özgürleşmesi gibi bazı kültürel konularda liberal ve medeniyetçi bir tutum sergileyerek İslam’ı açıkça eleştirmektedir. Eski sağ popülist lider Pim Fortuyn’u takiben Geert Wilders da İslamlaşmanın liberal değerlere ve Avrupa medeniyetine yönelik sözde tehditlerini vurgular. Bu tür bir kültürel muhafazakârlık, sağ popülizmin ortak paydalarından biridir.

SONUÇ: KORKU SİYASETİ

Sağ popülist liderlerin ve siyasetçilerin ortak özelliklerinden biri, sürekli kriz, çöküş, tehdit, skandal ve dramalardan besleniyor olmalarıdır. Küresel mali kriz, mülteci krizi, köktendinci İslam krizi, minare krizi, başörtüsü krizi, burkini krizi, her türlü askeri tehdit ya da diğer pek çok kriz, popülist politikacılar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda halkı tetikte tutmak için sıklıkla dile getirilmektedir. Buradaki amaçları, küreselleşmenin içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz hale gelen sorunların çözümü olarak basit önerilerde bulunmak suretiyle seçmen kitlesini konsolide etmek ve mümkünse artırmaktır. O halde popülist politikacıların sürekli olarak krizlere yatırım yapmaları sürpriz değildir, zira onlar sadece krizlerle yaşar ve gelişirler. Latin Amerika’da bazı popülist politikacılar emperyalist komplolara atıfta bulunurken, Geert Wilders Hollanda’nın giderek İslamlaşmasının ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit olarak sürekli kamusal alanda yinelemeyi tercih etmektedir. Popülist liderler, mevcut sorunları, hatta yapay sorunları, krizleri, çöküşleri veya tehditleri sürekli dramatize ederek ve skandallaştırarak halk desteğini elde etme eğilimindedirler. Dramatizasyon ve skandallaştırma, kendilerini bilgili, kurtarıcı, sorun çözücü ve kriz yöneticisi olarak sergileyen popülist liderlerin sıklıkla başvurdukları oy devşirme yöntemleridir. Bu yöntemler, seçmenlerinin popülist siyaset tarzının etkinliğine daha fazla güven duymasına yol açmaktadır.

Liberal Parti (VVD)’den ayrılmadan önce de İslam karşıtı söylemleriyle bilinen ancak 2006 yılında PVV’yi kurduktan sonra bu söylemlerini daha da sekter hale getiren Geert Wilders’in yükselişini sağlayan uluslararası nitelikli medeniyetçi söylemin yükselişi gibi bir takım konjonktürel nedenler olsa da ülke içinde ortaya çıkan bazı yapısal nedenlerin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Roterdam gibi zamanında dünyanın en önde gelen limanlarından biri işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Ülke’nin doğu ve güneyinde yer alan ve İncil Kuşağı (Bible Belt) olarak bilinen küçük kentlerin küreselleşmeye karşı sosyo-ekonomik ve kültürel anlamda mücadele etme enerjilerini yitirdikleri görülmektedir. Ülke nüfusunun yaklaşık % 10’nu kapsayan ve Surinam, Fas, Türkiye gibi ülkelerden gelen Müslüman kökenli göçmenlerin ve onların çocuklarının kamusal alanda daha fazla görünüyor olmaları sosyo-ekonomik ve kültürel hegemonyalarını kaybeden işçi sınıfı, orta sınıf gruplar ve daha çok kozmopolitan nitelikli insanların yaşadığı Amsterdam şehrinin dışında kalan bölgelerde, şehirlerde ve kırsal alanlarda yaşayan ‘yerli’ halkın üyeleri tarafından bir tehdit olarak algılanabilmektedir. Bütün bu hızlı dönüşüm süreçleri içerisinde statülerini kaybetme riski taşıyan insanların en azından önemli bir kısmının kendilerinden etno-kültürel ve dinsel açıdan farklı olan grupları tehdit olarak görme eğilimlerinin arttığı tespit edilmektedir. Bu korkular üzerinden siyaset yapan sağ popülist akıl, ki bu yazıda ele aldığımız Geert Wilders örneği de bunu gösteriyor, mevcut ana akım siyasetin açmazlarından ve basiretsizliğinden yararlanarak anti-sistemik söylemler ve siyaset yapma biçimleri geliştirerek siyasal alanda hüküm sürmeye ve giderek merkezi domine etmeye başlamaktadır. Bu yazıda PVV için yazdıklarımızı büyük ölçüde Almanya’daki Almanya İçin Alternatif (AfD), Fransa’daki Ulusal Birlik (RN), İsveç’teki İsveç Demokratları veya İtalya’daki Italya’nın Kardeşleri (FdI) için de pekâlâ söyleyebiliriz.

Ayhan Kaya, Prof., Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kaynakça

Brubaker, Rogers (2017). “Between nationalism and civilization: the European populist moment in comparative perspective,” Ethnic and Racial Studies, 40/8: 1191-1226.

Kaya, Ayhan (2020). Populism and Heritage in Europe: Lost in Diversity and Unity. London: Routledge.

Oudenampsen, Merijn (2012). “Explaining the Swing to the Right The Dutch Debate on the Rise of Right-wing Populism,” in Ruth Wodak, Majid Khosravinik and Brigitte Mral (eds.), Right-Wing Populism in Europe: Politics and Discourse. London: Bloomsbury: 191-208.

Ye’or, Bat (2005). Eurabia. The Euro-Arab Axis. New York: Fairleigh Dickinson University Press.

[1] https://www.geertwilders.nl/77-in-the-press/in-the-press/1214-mr-wilderss-contribution-to-the-parliamentary-debate-on-islamic-activism ziyaret tarihi 30 Kasım 2023.

[2] ‘Eurabia’ sözcüğünün Türkçe karşılığı için Avrupa ve Arabistan sözcüklerinin bileşimi olan ‘Avrabistan’ şeklinde bir sözcük önerebilirim. ‘Eurabia’ sözcüğü ilk kez asıl adı Gisell Litmann olan Bat Ye’Or (2005) tarafından üretilmiştir. Bat Ye’Or, Mısır doğumlu bir Birleşik Kırallık yurttaşı olup yine Birleşik Kırallık sınırları içerisinde faaliyet gösteren Jihad Karşıtı Hareket (Counter-Jihad Movement, CJM)’in kurucularındandır. Bat Ye’Or İsviçre’de yaşamını sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir