Bir önceki yazımda Cumhur İttifakı’nın iktidarını sürdürmesi için kamuoyunda dolaşan ve tartışılan senaryoları irdelemiştim. Uçuk bulduğum bu senaryolardan birisi anayasa değişikliği senaryosuydu. Bu konuda üç yılını doldurmuş olan hem bu nedenle hem transferlerle seçmen iradesini artık güncel olarak yansıtmayan bu Meclis’in seçimlere iki yıldan az bir süre kalmışken değil yeni bir anayasa, herhangi bir anayasa değişikliği yapmasının mümkün olmadığının altını çizmiştim. Ayrıca bu senaryonun üçte iki çoğunlukla referanduma gidilmeden gerçekleşmesinin Meclis aritmetiği açısından imkânsız olduğu gibi, Cumhurbaşkanı’nın yeniden aday olması için böyle bir absürt senaryoya ihtiyaç duyulmadığını da vurgulamıştım.
Anayasanın birçok maddesinin bazı yargı mensuplarınca ayaklar altına alınmasına HSK üzerinden ses çıkarmadığı gibi siyasi rakibini köşeye sıkıştıran, mutlak butlan gibi absürt kararlarla kördüğüme sokan AK Parti’nin yeni anayasa çalışmasının ayrıntıları ve yol haritası önceki gün ortaya çıktı. Bu çalışmayı yürütmüş olan Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın yaptığı açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla ortada bir anayasa metni değil, kamuoyunun bilgisine sunmak ve siyasi partilerin kapısını çalmak için bazı öneriler içeren bir “Politika Belgesi” olacak.
Yazıcı’nın açıklamasından ve parti çevrelerinden sızan bilgilerden, AK Parti’nin “mimari tasarımı değiştirecek bir yeni anayasa yapmak” gibi bir düşüncesi olmadığı ve muhalefetin karşı çıktığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kırmızı çizgisi olduğu anlaşılıyor. Yazıcı bu konuda sadece uygulamada görülen bazı aksaklıkların “rehabilite” edilebileceğinden söz etmekle yetiniyor. Hal böyle olunca AK Parti’nin gerçek niyetinin siyasi partilerle uzlaşarak yeni anayasa yapmak değil, muhalefetin engel olduğu yeni bir anayasayı hayata geçirmek isteyen bir siyasi parti görüntüsüyle seçime gitmek, 2011’de olduğu gibi bu kartla demokratlardan oy alabilmek olduğu anlaşılıyor.
AK Parti’nin yol haritasında, bir önceki yazımda mantıksız olduğunu belirtmiş olduğum gibi, Cumhurbaşkanı’nın görev süresinde iki dönem sınırının kaldırılması yok. Yazıcı bu konuda sert çıkarak “Cumhurbaşkanımızın yeniden aday olmasını sağlamak için bir anayasa yapıyoruz iddiası tamamen uydurma, sığ bir düşünce” dedi. 116. maddenin 3. fıkrası buna imkân verdiğine göre Sayın Cumhurbaşkanı’nın derdi yeniden aday olmak değil ama seçilebilmek olmalı ki tartışmaya açılan konu 50+1 şartı. Yazıcı, bu konuda kararı, genişletilecek olan Anayasa Komisyonu'na bıraktıklarını söylese de dar bölge veya daraltılmış bölge seçim sistemleri gibi iktidar lehine avantaj sağlayacak bazı seçim mühendisliği rötuşlarının masada olduğu anlaşılıyor.
Özetle, Yazıcı’nın masaya sürdüğü yeni anayasa kartının aslında gerçek bir yeni anayasa değil, Sayın Cumhurbaşkanı’nın yeniden seçilmesini sağlayacak bir anayasa değişikliği olduğu, 50+1 kuralının değiştirilmek istenmesinden de anlaşılıyor. Bu değişiklik amacına ulaşmaya elverir mi bilinmez ama iki turlu mevcut kuralın uygulanmasından daha elverişli olabilir belki. O bakımdan muhalefetin her ne kadar parlamenter sistemden yana olsa da halkın çoğunluğunun değişimden yana tercihini dikkate alarak bu tuzağa düşmemesi ve mevcut sistemin devamından yana tutum almasında yarar var. Çünkü 50+1 sisteminde Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması mevcut koşullarda garanti. 100 bin imzayla da aday olunabilen bu sistemde ikinci turda muhalefetin bir adayının yarışması da öyle. Değişime kapıyı açık tutmak ancak böyle mümkün olabilir kısacası.
Halk neden değişimden yana?
Bu sorunun yanıtı İttifak ortakları kabul etmek istemese de son derece basit. Bir kere uzun süre iktidarda kalmak, zaman içinde yapılan hatalar nedeniyle her siyasi partiyi yıpratır. Örneğin Almanya’nın pragmatizmiyle ön plana çıkan başarılı şansölyelerinden Angela Merkel, dördüncü döneminde, mülteci krizinde izlediği açık kapı politikasıyla aşırı sağcı AfD’nin yükselişini tetiklemiş ve partisi Hristiyan Birlik (CDU) ve ortağı SPD’ye özellikle 2018’deki Bavyera ve Essen seçimlerinde ciddi oy kayıpları yaşatmıştı. Bu başarısızlığın siyasi sorumluluğunu üstlenen Merkel önce parti genel başkanlığını bırakmış, ardından 2021’deki bir sonraki seçimlerde şansölyeliğe aday olmayacağını takdirle karşılanan şu cümleleriyle açıklamıştı: “doğduğum günden beri hiçbir siyasi görevle dünyaya gelmedim ve bunu hiç unutmadım. Devlet ve hükümet görevlerinin her zaman geçici olması gerektiğine inandım." Özet olarak, iktidar her zaman yıpratıcı, dolayısıyla geçicidir ve devlet ciddiyeti bunu doğal karşılamayı gerektirir.
Ne var ki Cumhur İttifakı, her demokratik ülkede iktidar deviren ekonomi alanındaki büyük hatalarına karşın siyasi sorumluluğu üstlenmekten kaçınmakla kalmıyor ayrıca halk iradesini karşısına almaktan da çekinmiyor. İlk iktidar döneminin sonunda tüm uyarılara karşın uyguladığı Sayın Mehmet Şimşek’in deyimiyle “irrasyonel” düşük faiz politikasıyla patlayan enflasyonu düşürmek için yürürlüğe konulan OVP (Orta Vadeli Program) yanlışlarına ve hedeflerini tutturamamasına rağmen üç yıldır inatla, revize edilmeden sürdürülüyor. Konuyla ilgili yazılarımda altını çizegeldiğim gibi, kamuda tasarrufu, negatif ayrımcılık yapılarak, çoğunluğunun maaşları açlık sınırının yüzde 80 altında tutulan emekliler üzerinden yapan ve sabit gelirlileri, çiftçiyi, esnafı enflasyon altında ezerek yoksullaştıran bu politikada ısrar ediliyor. Bu ısrar doğal olarak iktidarın oy kayıplarının haklı gerekçesini oluşturuyor.
Bunun bilincinde olmadığı anlaşılan ekonomi yönetimi, başta Sayın Şimşek olmak üzere, hataları kabul etmek şöyle dursun, insan zekasıyla alay edercesine ekonominin iyi gittiği gibi yoksullaşan kesimleri öfkelendiren pembe tablolar çiziyor. Mesela gelir dağılımının korkunç derece bozuk olduğu bu ülkede, baskılandığı için gerçek değerini yansıtmayan döviz kuruyla kişi başı milli gelirin 18 bin dolara yükselmesiyle övünüp duruyor ama maaşların neden bu kadar düşük olduğuna, bu sorunu çözmek için somut olarak hangi önlemleri alacaklarına hiç değinmiyor.
Konuyla ilgili yazılarımda altını çizegeldiğim gibi, 31 Mart 2024 belediye seçimlerinin sonuçları, kendilerine negatif ayrımcılık yapılan emeklilerin maaşlarının düzeltilmesi için yaptıkları girişimlerinin sonuçsuz kalmasına, hatta Sayın Cumhurbaşkanı’nın o dönemde yaptığı bir konuşmasında “ 4 yıl seçim yok herkes hesabını ona göre yapsın” çıkışına gösterdikleri bir tepkiydi. Aradan iki yıl geçti, seçimler yaklaştı. Ancak şimdi, seçim yaklaşıyor diye emeklilere süper zamdan söz edilmeye başlandı. En düşük emekli maaşının 36 bin olmasından ve aynı doğrultuda maaşlara yüzde 80 zam yapılmasından söz edilir oldu.
Geçen yazımda da değinmiş olduğum gibi, bu bir kere emeklinin onurunu kıran bir yaklaşım. Emekli haklı olarak bir yıl refah için 4 yıl çile çekmek istemiyor. Ayrıca söz konusu süper zammın seçim ertesinde baskılanan dövizin gerçek değerine gelmesi ya da başka bir nedenle patlayacak enflasyonla uçup gideceğine inanıyor. Tutulmayan vaatler nedeniyle Cumhur İttifakı’na güven sıfırlanmış durumda. Kaldı ki bugün 17 milyon emeklinin ortalama maaşı olan 23.550 TL tutarındaki gelirine yapılacak yüzde 80 oranındaki zammın bütçeye ek aylık maliyeti 320 milyar, 6 aylık 1,920 trilyon TL. Ayrı bir yazı konusu ama emeklileri ancak rahatlatabilecek bu miktardaki para üç yıldır nereye harcanmış, bir soru işareti. Ayrıca iktidarın siyasi tercihi maaşlardan başka harcama kalemlerine ödeme yapmak olduğu için bu yıl bu zammı yapabilmek için ek bütçe çıkarması, gelecek yılki bütçe tercihlerini de değiştirmesi gerekir. Bu nedenle emekliye “dev zam” diye aktarılsa da dağın fare doğuracağı kanaatindeyim.
Böyle düşünmemin nedeni, bu yanlış ekonomik tercihlerini düzelteceği yerde, oyları yükseldiği için siyasi rakibi Özgür Özel’in yeni CHP’sine, önce belediye başkan ve üyelerini anayasanın birçok maddesini ihlal eden savcı ve yargıçlar aracılığıyla tutuklu yargılayarak yüklenmeye devam etmesi. Son mutlak butlan kararı da cabası. 31 Mart’ta ilk kez CHP’ye oy vermiş olanlar dahil tüm seçmenler uyardıkları Cumhur İttifakı’nın bu kez oylarını yok sayarak kendilerini cezalandırmaya kalkıştığı görüşünde ve başta emekliler olmak üzere ilk sandıkta milli iradeye bu saygısızlığın bedelini ödetmeye kararlı. Halkın ve özellikle emeklilerin nabzını tutanlar bu gerçeğin farkında. Nitekim eski AK parti milletvekili gazeteci Şamil Tayyar önceki gün bir televizyon kanalında ekonomiyi düzeltemediği takdirde, CHP kaç parçaya bölünürse bölünsün Cumhur İttifakı’nın seçim kazanmasının mümkün olmadığına, hatta milletin daha önce hiç tanınmayan Ekrem İmamoğlu gibi bir kişiyi Cumhurbaşkanı seçebileceğine dikkat çekiyor. İktidara yönelik doğru bir uyarı olmakla birlikte bu konuda iki çekincem var. İlki ekonomiyi bu OVP ile seçimlerden önce yeterince düzeltemeyecekleri, ikincisi de bunun bir sonucu olarak emekli maaşlarına olması gereken zammı yapamayacakları yönünde. Emeklilerin çoğunun da bugün böyle düşündüğünü ve içinde bulundukları koşullarda değişimden yana tutum aldıklarını belirtmekte yarar var.
Değişime karşı son kart
Yeni anayasa, değişimi engelleyebilmek için iktidarın öne sürdüğü son kart olarak görünüyor. Israrla butlan kararının hiçbir yerinde olmadıklarını söyleyen Sayın Cumhurbaşkanı, son olarak Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yana tutum alarak Özgür Özel’e haksızca yüklenmiş olan Sayın Bahçeli ve 26 Şubat’ta, artık nasıl oluyorsa daha butlan kararı çıkmadan, AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve Kılıçdaroğlu CHP’sinin ortak hükümet kuracağı hayalini toplumla paylaşmış olan Sayın Doğu Perinçek halkın değişim isteğine karşı çıkıyorlar. Perinçek’in ciddiye alınacak bir seçmen tabanı olmadığı göz önüne alınırsa, değişimin engellenmesinde en çok bel bağlanan siyasetçinin Kemal Kılıçdaroğlu olduğu güdümlü medyadaki yayınlardan anlaşılıyor. Ne var ki ilk anketlerden çıkan sonuçlar Sayın Kılıçdaroğlu’nun oy desteğinin partinin baraj altında kalmasına yol açacak düzeyde olduğunu gösteriyor.
Görünen o ki Kılıçdaroğlu bugün siyasi mühendislikle alınan mutlak butlan kararından memnun. Hatta 38. Kurultay’daki yenilgisini baştan beri hazmedememiş ve bu yanlış kararın çıkmasına Genel Başkanlık koltuğuna yeniden oturmak hevesiyle çanak tutmuş bir siyasetçi görüntüsü veriyor. Uzlaşmaz tutumuyla CHP’ye kemik oylarının yarısı kadar demokrat seçmen kazandırmış olan seçilmiş Genel Başkan ve arkadaşlarını yeni bir parti kurmaya adeta zorluyor. Bu tutumunun iktidarın işine yaradığına aldırmıyor, halkın değişim arzusunu umursamıyor. Seçmen de bunun farkında doğal olarak.
Sonuç olarak, Pazar günü muhafazakâr ve milliyetçi seçmenin yoğun olduğu AK Parti ve MHP’nin kaleleri denebilecek beldelerde yapılan belediye seçimlerinde altıda beş yaparak moral bulan Cumhur İttifakı’nın yeni anayasa kartının işlevsiz bırakılması için iş butlan kararının kenetlediği muhalefetin birlikte hareket etmesine kalıyor.

