Türkiye siyaseti, 30 Mayıs 2026 Cumartesi günü Ankara’da aynı saatte gerçekleşen iki ayrı "Halkla Bayramlaşma" programıyla, Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş resmi ve fiili bir "Çift Başlılık" (Dual Leadership) krizini tescillemiştir. Bir tarafta yargı kararları ve güvenlik barikatlarının gölgesinde Söğütözü'ndeki resmi CHP Genel Merkez binasında kurumsal irade iddiasını sürdüren Kemal Kılıçdaroğlu; diğer tarafta ise toplumsal bir dalgayı arkasına alarak Güvenpark’tan Aslanlı Yol’a, oradan da Anıtkabir’e yürüyen Özgür Özel ve Mansur Yavaş aksı yer almaktadır.
Bu süreçten hemen önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 1 Haziran Pazartesi günü için ilan ettiği Parti Meclisi (PM) ve Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) toplantılarını belirsiz bir tarihe ertelemesi, genel merkez koridorlarında yaşanan derin tereddüdün somut bir göstergesidir. Siyasi iradenin resmi binalardan sokağın ve kurucu mekânların kalbine taşındığı bu yeni evrede, gelecek projeksiyonunu şekillendiren yapısal gerçeklikler şu şekildedir:
1. 60 Üye Üzerinden "31 El" Barajı ve Kurumsal Kilitlenme
Kılıçdaroğlu’nun 1 Haziran toplantılarını ertelemesinin arkasındaki asıl neden, rasyonel bir zaman kazanma hamlesinden ziyade, tüzüğün emredici kuralları karşısında karşılaşılan matematiksel risklerdir. Her ne kadar eksilen üyelerin yerine yedekler kaydırılarak 57 kişilik bir liste ilan edilmiş olsa da CHP tüzüğü nettir: Toplantı ve karar yeter sayısı, mevcut liste üzerinden değil, kurucu asıl üye tam sayısı olan 60 üzerinden hesaplanır.
Bu kural uyarınca, genel merkezin yeni bir Merkez Yönetim Kurulu (MYK) seçebilmesi veya Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu’na yönelik doğrudan ihraç süreçlerini işletebilmesi için salonda mutlak surette en az 31 üyenin onayını alması gerekmektedir. Erteleme kararı, bu çoğunluğun sağlanıp sağlanamayacağına dair duyulan güvensizliği açığa çıkarmıştır.
Bu noktada muhalif cephenin elindeki en stratejik hamle "Toplu İstifa" seçeneğidir. Eğer 1 Haziran öncesinde kulislerde konuşulan bu rest devreye sokulursa, PM üye sayısı kurucu tam sayının salt çoğunluğunun (31’in) altına düşecek; tüzük gereği Parti Meclisi hukuken infisah ederek dağılacaktır. Genel merkezin erteleme hamlesi, bu yasal riskle yüzleşilmesinden kaynaklanmaktadır.
2. "Siyaseti Kurumsallığa Hapsetme" Stratejisinin Sınırları
Yargı kararları üzerinden yürütülen idari tasarruflarla genel merkez koridorlarında gücü elinde tutmayı hedefleyen bir iradenin, toplumsal meşruiyet zeminini kaybetmesi siyaset sosyolojisinin en tipik kırılma noktalarından biridir. Bugün Ankara sokaklarındaki katılım ve sosyolojik mobilizasyon, kurumsal binalardaki statik atmosferi bypass etmiştir.
Genel Merkez binalarındaki siyasi alan dar bir kurmay grubuyla sınırlı kalırken, Güvenpark’tan Anıtkabir’e akan kitlesel hareketlilik, siyasal enerjinin yönünü tayin etmiştir. Partinin organik gövdesi Aslanlı Yol’da yürürken, genel merkeze kalan yalnızca kendi kurullarını bile toplamaktan imtina eden sembolik bir idari yapı görüntüsüdür. PM’si düşme riski taşıyan, tüzük sınırlarına çarpmış bir yönetim anlayışının alacağı kararların, kamuoyu vicdanında (efkarıumumiye) meşruiyet kazanması ve sürdürülebilir bir hukuki sonuç doğurması oldukça güçtür.
3. "Son Çare" Doktrini ve Meşruiyet İnşası
Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu cephesi, arkalarına aldıkları bu kitlesel desteğe ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Güvenpark’ta ilan ettiği net saf tutuşuna rağmen, agresif bir kopuşu hemen başlatmayacaklardır. Rasyonel siyaset, kurumsal ayrışmadan önce toplumsal meşruiyet zırhının çelikleşmesini gerektirir. Muhalif aktörler, tabanı yeni bir alternatife ikna etmeden önce, kamuoyuna "başka çare kalmadığı" fikrini sistematik bir biçimde işleyecektir.
Bu doğrultuda öncelikle formel hukukun, tüzüğün ve TBMM Grup Başkanlığı gücünün tüm imkanları sonuna kadar zorlanacaktır. Genel merkezin kurulları toplayamayan mevcut acziyeti ve olağanüstü kurultay takvimini engellemeye yönelik hamleleri seçmene gösterilecektir. Böylece taban nezdinde, "Biz partiyi demokratik zeminlerde dönüştürmek için her yasal yolu denedik; ancak kurumsal statüko önümüzü kesti, artık yeni bir kurucu yol açmaktan başka çaremiz kalmadı" manifestosu sarsılmaz bir ahlaki haklılığa dönüştürülecektir.
4. 2001 Kurgusu ve Merkez Siyasetin Yeniden İnşası
Siyasette yapısal dönüşümler tesadüfi değildir; bugün yaşanan süreç, bazı yönleriyle 2001 sonrası Türk siyasetinin yeniden yapılanma dönemini hatırlatmaktadır. 2001 yılında Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki "Yenilikçiler" de Fazilet Partisi’nden aniden ayrılmamışlardı. Önce parti içi tüm kongre zeminlerini zorlamış, mevcut statüko ile devam edilemeyeceğini topluma kanıtlamış, mağduriyet algısını yönetmiş ve yolların tükendiği o tarihsel eşikte geniş tabanlı merkez hareketi başlatmışlardır.
Bugün Güvenpark’tan Anıtkabir’e uzanan sosyolojik dinamizm, benzer bir tasarıma zemin hazırlamaktadır. Olası yeni bir hareket, geleneksel CHP bagajının getirdiği ve toplumun muhafazakar-milliyetçi kesimlerindeki tarihsel çekincelere yol açan "önleyici obsesyonlardan" sıyrılmayı hedefleyecektir. Kürt sorunu konudundaki ulusalcı obsesyonlar da buna dahildir.
Bürokrasiden, teknokratlardan ve merkez sağdan alınacak nitelikli destekle bu yeni aks, cumhuriyetin ikinci yüzyılının kurucu ve restorasyon gücü olarak konsolide edilmek istenmektedir. Ancak buradaki en kritik risk; Özel, İmamoğlu ve Yavaş arasındaki ideolojik farklılıkların ve liderlik projeksiyonlarının, bu yeni yapının homojenliğini ne ölçüde koruyabileceği sorusudur.
Sonuç
Kemal Kılıçdaroğlu kurumsal mühürler ve idari yetkilerle genel merkez binasında kalabilir; ancak kendi kurullarını bile toplayamayıp takvimi ertelemek zorunda kalması, 60 üye üzerinden hesaplanan 31 el barajına matematiksel olarak tosladığının kanıtıdır.
Siyaset; adliye koridorlarında kurgulanan statik hamleleri, Güvenpark'taki toplumsal iradeyle, Mansur Yavaş'ın net saf tutuşuyla ve Anıtkabir'e uzanan kurucu yürüyüşle Aslanlı Yol’da çoktan esnetmiştir. Mevcut CHP yönetimi, arkasındaki seçmen desteğini konsolide edemediği takdirde marjinalleşen bürokratik bir kasta dönüşme riski taşırken; Türkiye siyaseti, sokağın ve mağduriyetin ürettiği meşruiyet gücüyle yepyeni bir kulvara doğru ilerlemektedir.
Yine de siyaset, en güçlü görünen senaryoları ve doğrusal tahminleri boşa çıkarma kabiliyetine her zaman sahiptir. Bu nedenle bugün Ankara sokaklarında görülen tabloyu kesinleşmiş bir nihai sonuç değil, hızla değişen güç dengelerinin ürettiği kritik bir moment olarak okumak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
