Hayatımızda her alanda çok fazla şiddet var. Ama artık iyice yaygınlaştığı için kanıksamış durumdayız sanki. Ya da buna karşı ne yapacağımızı bilemediğimiz için bu şiddet ortamında yaşayıp gidiyoruz. Bir savunma mekanizması olarak da unutuyoruz ya da zihnimizin arkalarına itiyoruz. Ta ki doğrudan bizi hedef alan bir saldırıyla ya da artık görmezden gelemeyeceğimiz seviyede korkunç bir şiddet olayıyla karşılaşıncaya kadar. O zaman kafamızın arkasına attıklarımız da dahil olmak üzere tüm kaygılarımız, korkularımız, üzüntülerimiz, şaşkınlıklarımız üzerimize hücum ediyor. Müthiş bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusu içinde kalıyor, bütün hayatımızı sorgulamaya başlıyoruz. Bir zaman sonra -günlük yaşamın koşturması içinde ve başka bir sürü sıkıntı da sırada beklediği için herhalde- bu durum normalleşiyor. Tekrar gündemimizden düşüp arka plana itiliyor. Ta ki yeni bir güçlü şiddet dalgası gelene kadar.

En son Kahramanmaraş’taki okul katliamında da böyle oldu. Çok zamandır biriken bütün olumsuz duygular, artık göz ardı edilemeyecek hale geldi ve taştı. Herkes büyük bir umutsuzluk ve çaresizlik içinde hayatını yeniden bir gözden geçirdi. Aslında şiddet, hemen her gün, her yerde yaşanıyor. Örneğin kadın örgütleri, aylık olarak biz erkeklerin -bir neden bulup- öldürdüğü kadınların listesini veriyor (şiddetten ölen kadınlar için dijital anıt: https://anitsayac.com). Okullarda, işyerlerinde, evlerde, karakollarda, sokakta uygulanan ve kayda giren-girmeyen milyon çeşit şiddetin içindeyiz. Peki bu bir kader mi? Ülke ve halk olarak neden böyle bir işkenceyi yaşıyoruz? Bu sorunu çözme şansımız yok mu? Her ülke, her toplum böyle mi yaşıyor? Mesela İspanya’da da böyle mi oluyor? İspanya’da, Danimarka’da ya da başka bir ülkede böyle olmuyorsa, şiddet hayatın içinde yoksa, bizdekilerin binde biri seviyesinde bile bir şiddet vakası yaşanmıyorsa demek ki bu sorunlar çözülebilir, şiddet hayatımızdan çıkabilir anlamına gelmez mi? Bizim neden hayatımızın -hem de bu kadar büyük ve yakıcı- bir parçası durumunda? Gerçekten bu durum bizim için bir “kader” mi?

Özellikle bu tür travmatik durumlar yaşandığında konuyla ilgili çeşitli konuşmalar, tartışmalar, analizler yapılıyor. Olayın eğitimle, ekonomiyle, teknolojiyle, siyasetle, psikolojiyle, sosyolojiyle, basınla vb. belki onlarca yönüyle ilişkisi tartışılıyor. Her birimiz konuyu bir tarafından çekiştiriyoruz. Sonra da olayın boyutu, karmaşıklığı, derinliği vd. yönlerinin de etkisiyle -ve dediğim gibi zaten sırada bekleyen başka bir sürü sorunumuzla da asgari düzeyde ilgilenebilmek için- konudan uzaklaşıp tekrar normalimize dönüyoruz. Zaten o kısa tartışma zamanlarında da görüyoruz ki bu olayın nedenlerinin her birisi bile başlı başına devasa sorunlardan oluşuyor. Onların her birisini çözmeye de -bu gidişle- onlarca ömür yetmez. Örnek olarak bir tanesini, eğitim sistemini düzeltmek desem, ne demek istediğim daha kolay anlaşılır sanırım.

Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada birer aciz kul olarak bizlerin bütün bu sorunları çözmemiz, şiddet denen olguyu ülkemizden söküp atmamız zor görünüyor. Ben de bu acizlikten nasibini almış birisi olarak sorunu tümden, kısa bir sürede çözecek bir öneride bulunamayacağım ne yazık ki. Ama yine de konuyla ilgili çözüme yardımcı olabileceğini düşündüğüm birkaç önemli noktanın altını çizmek istiyorum.

Televizyon gerçeği: “Aptal kutusu” tanımlaması doğru mu?

Öncelikle televizyonların özellikle bizim toplum üzerindeki etkisinin hala çok yüksek olduğunu kabul etmemiz gerek, ne yazık ki. Artık her türlü iletişim özgürlüğünün olduğu, insanların basit birer tüketici olmayıp neredeyse haberi kendilerinin üretebildikleri şu dönemde bir toplumun hala televizyonlara bu kadar bağımlı olması ve neredeyse bütün bilgiyi/haberi televizyondan alması, başlı başına tüm sorunların kaynağı bile olabilir. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü basın özgürlüğünün olmadığı bir ortamda eğer televizyonlar (ve genelde basın) tek bir merkeze bağlanırsa, insanların her açıdan manipüle edilmesi çok kolay hale gelir. Dünyada böyle toplumlar var ve yine basın özgürlüğü endeksine göre muhtemelen en kötü durumda olanlarından birisi de biziz. Dolayısıyla -ülkemiz için konuşursak- yaşadığımız şiddetin en temel nedenlerinden birisinin doğrudan televizyonlar olduğunu söyleyebiliriz. Yalan ve kışkırtıcı haberleriyle, tartışma programı adı altındaki saldırgan yayınlarıyla ve sürekli ellerinde silahlarla dolaşan adamlardan oluşan dizileriyle gerçekten en baş sorumlulardan birisi televizyonlardır bence. Örneğin ekranlarda meyve suları bile buzlanırken silahlar, tabancalar, makinalı tüfekler nasıl bu kadar rahat bir şekilde kullanılabiliyor? Her programda hemen herkesin elinde neden bir tabanca var? Tabancaların, silahların bu kadar çok ve rahatlıkla ortalıkta görünmesi durumu normalleştirmiyor mu? Her problemin silahla, tabancayla, tüfekle çözüldüğünü gören insanların da aynı şekilde her türlü sorunu şiddet yoluyla çözmeye çalışmaları neden bize sürpriz oluyor? İnsanlar içkiye özenmesin diye bardaklar buzlanıyor. Peki eğer görerek özenme diye bir şey varsa onca silahı, onca silahlı insanı gören gençler de bunlara özeniyor olamazlar mı?  Özellikle de bunlar güçlü, zengin, yakışıklı vb. ise tam bir rol model oluşturmazlar mı? Nitekim oluşturduklarını da görüyoruz zaten. Bu tür dizilerin en ünlülerinden birisindeki çok bilinen bir repliği buraya bırakıyorum. Eminim sonrakiler ve halihazırda devam eden diziler de şiddetin üretilmesi ve normalleştirilmesi konusunda çok daha yaratıcı, çok daha etkili yeni replikler, sahneler ortaya koymuşlardır.

Silah ne için var? Öldürmek için.

Haberlerde her gün onlarca olay görüyoruz. Boşanma aşamasındaki eşini öldüren, trafikte tartıştığı kişiyi yaralayan, mahallede kızdığı kişiyi vuran vd. birçok olayda kullanılan silahlar nereden temin ediliyor? Silah bulmak bu kadar kolay mı? Bu silahlar resmi yollarla alınıyorsa silah edinme sürecinin bu kadar kolay olmasının mantığı ne? Bu silahlar resmi süreçlerin dışında, yasadışı bir şekilde ediniliyorsa, bu kanunsuzluklar neden önlenemiyor? Teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde bu suçun -hatta her türlü suçun- tespit edilmesi ve önlenmesi aslında çocuk oyuncağıdır. Bu suçlar önlenmiyorsa, önlenmesi istenmediği için önlenmiyordur, diyebiliriz. Peki neden önlenmiyor? Ne karşılığında önlenmiyor? Önlenmemesinden çıkarı olanlar kimlerdir?

Tabii en kritik sorularımızdan birisi de şu: Saldırganlar neden hep erkekler? Bir bebeği/çocuğu yetiştiren aile, toplum, okul, devlet olduğu için mecburen onlara soruyoruz: Siz bir çocuğu -Rakel Dink’in sözüyle- neden şiddet kullanacak, katil olacak şekilde yetiştiriyorsunuz? Tabi demokrasinin ve özgürlüğün yeterince güçlü olmadığı, insanların yeterince bireysel haklara sahip olmadığı ve dolayısıyla devletin neredeyse her konuda tek yetkili, tek söz sahibi ve tek belirleyici olduğu yerde bütün bu soruları öncelikle devlete sormak gerekiyor: Neden bu çocuklar şiddete bulaşıyor? Madem ülkede tek yetkili otorite devlet, o zaman devlet bu sorunu neden çözmüyor?

Öte yandan siyasetin bu kadar kirlendiği, hukuka güvenin bu kadar azaldığı, toplumsal değerlerin bu kadar aşındığı bir ortamda insanların sorunlarını nasıl çözmelerini bekliyoruz? İnsanlar haksız yere içeride yatıyorsa, kimse herhangi bir konuda hakkını aramaya cesaret edemiyorsa, bir işe ancak torpil yardımıyla giriliyorsa; bu haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik; bir insan için şiddetin bir nedeni haline gelebiliyor. Bir şarkıcımızın dediği gibi (“Alem buysa, kral benim!”) herkes, kime ne yapabiliyorsa onu yapıyor, gücü kime yetiyorsa onu eziyor.

Şiddet sadece bizde mi var? Hayır, her ülkede oluyor. Ama bizdeki durumun çok daha vahim olduğunu görmemiz gerek. Bir toplumda normal olan, bu tür şiddet olaylarının istisnai olarak gerçekleşmesidir. (Batı toplumlarında gördüğümüz örnekler genelde bu şekildedir.) Diğer taraftan toplumun genelinin bu tür bir şiddet atmosferi içinde yaşaması ve neredeyse çoğunluğunun bir şekilde şiddetin faili ya da potansiyel faili olması başka bir durumdur. Biz ikincisini yaşıyoruz. Şiddet, bizim için bir istisna değil ne yazık ki, hayatımızın bir parçası olmuş durumunda. Zaten çok geç kaldığımız sorunları çözme ve şiddeti önleme sürecinde daha da gecikirsek hepimizin fail ve/veya mağdur olma ihtimali gün geçtikçe artıyor gibi görünüyor.

Değerler konusu: İnsanlık için hangi değerler önemli?

Yine çok önemli bir başka nokta da değerler konusu. Sağlıklı bir toplum için olmazsa olmaz değerler hangileridir? Okullarımızda çocuklarımıza, gençlerimize ne öğretiyoruz, hangi değerleri kazandırıyoruz? Aklı başında bir toplumda olması gereken hak bilinci, sorumluluk duygusu, saygılı/şefkatli iletişim, hoşgörü, insanlara/hayvanlara/doğaya saygı, farklılıklarla birlikte yaşama gibi insani değerleri kazandırabiliyor muyuz? Yoksa sadece milliyetçilik, vatan, millet, bayrak, din gibi kavramları yeterli mi buluyoruz? (Onları da ne ölçüde verdiğimiz, verenin de alanın da onlardan ne anladığı da ayrı bir konu tabii.) Yoksa böyle yaparak gençlerimizi bayrağını seven, içki içmeyen ama rahatlıkla insan öldürebilen birer kişilere mi dönüştürüyoruz?

İnsan neden şiddete başvurur? Özellikle gençlerin kendilerini ifade etme şanslarının olmadığı durumda ya içe kapanık, kendine güveni olmayan, haklarına sahip çıkamayan, silik kişilikler ya da diğer tarafta şiddet potansiyeli taşıyan, saldırgan, acımasız kişiler haline geldiğini görüyoruz. İkisi de birbirinden kötüdür. Hatta zaten biri diğerine kolaylıkla dönüşebilir. Otoriter yapılar yani otoriter devletler, okullar, aileler, aslında şiddetin temel nedenidir. Devlet her türlü hak arama olayında vatandaşı dövüp içeri attıkça, okulda müfredat, yönetim, öğretmen vd. yapılar öğrenciye yeterince kendini ifade hakkı tanımadıkça, ailede çocuğa saygı gösterilmedikçe insanların -özellikle de erkeklerin- her türlü şiddet hastalığının bir parçası olması durumundan kurtulamayacağız gibi görünüyor. Onun için çocuğuyla, genciyle, yetişkiniyle her bir bireyin gerçekten insan gibi yaşayabileceği ortamı sağlamak ve hak ettiği saygıyı göstermek, en başta devlet, toplum, aile ve okul olmak üzere hepimizin görevidir.

Sonuç

Toplumda, ailede, okulda, devlette; demokratikleşme, hak, hukuk, özgürlük, adalet, saygı, barış, hoşgörü gibi kavramlar hayata geçmediği sürece bizim -en başta şiddet sorunu olmak üzere- hiçbir sorunumuzu çözmemiz mümkün değildir. Eğer şiddet de dahil olmak üzere deprem, ekonomi, işsizlik, yoksulluk, güvenlik, kazalar, yangınlar vd. her türlü sorundan canımız yanıyorsa, işin kaynağına dönüp demokrasi, hak, hukuk, özgürlük, barış, saygı gibi kavramların arayışında olmamız gerekir.


Şiddeti önlemek için demokrasiyi kurmak, eşitliği sağlamak, özgürlük alanlarını genişletmek, insan haklarını yaşama geçirmek, hakların etkin bir şekilde kullanımını sağlamak, hukuka güveni tesis etmek gerekir. Başta çocuklar ve gençler olmak üzere tüm insanları; hakları olan birer birey olarak görmek, onları geliştirmeye, güçlendirmeye ve özgürleştirmeye yönelik adımları hayata geçirmek gerek. Bu anlayışta değilsek, bu kavramlarla bir ilgimiz yoksa, yaşadığımız ve henüz yaşamadığımız her türlü sorun, hayatımızın bir parçası olmaya devam edecek demektir.

Yazı önerileri:

Fahri Bakırcı’nın Bireysel silahlanma üzerine başlıklı yazısı

Ali D. Ulusoy’un Silah edinmek hak mıdır? başlıklı yazısı