Çapa

Çapa

Türkiye’de kayıkçı kavgasına dönen tartışmaların ortak özelliği koordinatsız ve çapasız bir belirsizlik içinde sürüp gitmesi… Örneğin geçen hafta Cumhuriyet tarihinin en ağır sonuçları olan 6 Şubat Depreminin yıl dönümüydü. Bu deprem katliamının neden yaşandığına ait gerçek sorular sorulmadı? Yeniden aynı felaketlere sürüklenmemizi önleyecek çapanın ne olacağından konuşulmadı.

Çapa, suda sandalın ya da teknenin akıntı ya da rüzgar nedeniyle ilerlemesini önler. Kara taşıtlarındaki fren rolünü oynar.

Çapa, teknenin büyüklüğüne göre hem ağırdır, hem de sivri çıkıntıları vardır. Sivri çıkıntılar çapanın suyun içinde bir taşa takılması ya da kuma saplanması içindir.

Kuma saplanmayan ya da bir taşa takılmayan çapa, tekne ile hareket eder. Bu duruma ‘çapanın taraması’ denir. Çapa atmış bir tekne rüzgar ya da akıntı nedeniyle ilerlemeye devam ediyorsa üç olasılık vardır.

Büyük bir olasılıkla çapa tarıyordur. Bir başka olasılık çapanın ipinin kopmasıdır. Çapa işe yaramıyordur. Son olasılık ise çapanın ipinin uzun bırakılmasıdır. İpin boyu uzun tutulunca ipin uzunluğu kadar tekne hareket etmeye devam edecektir.

Olasılıklardan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, kaptan durumun farkına varmazsa, tekne sürüklenip kayalıklara çarpacaktır.”

***

Biraz daha devam edelim mi?

“Çapa edebiyatıyla, istikrar programının uygulanmaya başlamasıyla tanıştık. Enflasyonu indirmek için döviz kurları çapa olarak kullanılmaya başlandı. Döviz kurlarındaki günlük değişmeler enflasyon hedefi doğrultusunda saptandı. Değişmelerin boyutu da daha önceden kamuoyuna açıklandı.

Çapanın görevi gereği, bir süre sonra, ip gerilince, çapa tutacak ve gerçekleşen enflasyonun daha önce açıklanmış kur değişmelerine yaklaşması söz konusu olacaktır.

İstikrar programı çerçevesinde çapa atılmıştır. Yani, kur değişmeleri enflasyonun yıl sonunda yüzde 20’ye ineceği hedefiyle tutarlı olarak önceden günlük olarak açıklanmıştır.

Çapanın tutacağını garanti altına almak için IMF ile bir stand-by düzenlemesi yapılmıştır. Bir dizi yapısal reformlar yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir.

Çapanın taramasına neden olabilecek rüzgarlar ve dalgalar azaltılmıştır. Bütçe gelişmeleri hedeflerle tutarlıdır. Tekneyi sürükleyecek akıntılar yavaşlatılmıştır. Faizler düşmüş ve ileride kamu finansmanını zorlayacak faiz harcamalarından tasarrufa gidilmiştir.”

Binlerce insanımız öldü. Niye? Ruhsatsız binalara göz yumulduğu, denetimler sıkı tutulmadığı, binalar çürük yapıldığı için. Göz göre göre cinayet işlendiği için. Doğru dürüst binalar yapılsaydı o binalar depremde yıkılmayacak, insanlar ölmeyecekti. Adıyamanda AB standartlarında yapılan Kültür Merkezi, Kahramanmaraş’ta Mühendisler Odası binası, depremin tam göbeğinde yer almalarına rağmen dimdik ayakta duruyorlar.Bu iki bina cinayetin” iki kanıtı gibi.

***

Yazıyı 1988-1993 yılları arasında Merkez Bankası’da Başkan Yardımcısı olarak da görev yapan Ercan Kumcu 4 Ekim 2000 yılında Hürriyet’te yazmış…

Teknik olarak hiçbir sorun görmüyor ama gene de bir endişesi var… Yazısını öyle bitiriyor:

Galiba, çapanın ipini fazla uzun tuttuk. Yapısal reformların daha hızlı yapılması ve kamu sektörünün açıklarının daha hızlı indirilmesi gerekiyor. Beklenmedik gelişmelerin olumsuz sonuçlarını asgariye indirmek için de daha aktif olmamız şart oluyor.

Kaptan, yani IMF, olayın farkında.

Önemli olan da bu.

2001 bütçesi mutlaka çapanın ipinin kısaltılması amacıyla hazırlanıp uygulanacaktır. 

Çapa tutup da tekne birdenbire durduğunda, üzerindekiler düşmemek için sıkı tutunmalıdır. 

İp tutmazsa, vay halimize!”

***

Nitekim daha sonra Kemal Derviş geliyor çapanın ipini tutuyor ve tüm yapısal reformları yapıyor.

24 yıl sonra “çapa” dan ve “yapısal reformlar gecikiyor” türü endişelerden ne kadar uzağız…

Çünkü bırakın çapayı, gemi kayboldu, bilinmeyen sularda sürükleniyor.

Türkiye’de kayıkçı kavgasına dönen tartışmaların ortak özelliği koordinatsız ve çapasız bir belirsizlik içinde sürüp gitmesi…

Örneğin geçen hafta Cumhuriyet tarihinin en ağır sonuçları olan 6 Şubat Depremi’nin yıl dönümüydü.

Bu deprem katliamının neden yaşandığına ait gerçek sorular sorulmadı?

Yeniden aynı felaketlere sürüklenmemizi önleyecek çapanın ne olacağından konuşulmadı.

***

Halbuki binlerce insanımız öldü.

Niye?

Ruhsatsız binalara göz yumulduğu, denetimler sıkı tutulmadığı, binalar çürük yapıldığı için.

Göz göre göre cinayet işlendiği için.

Doğru dürüst binalar yapılsaydı o binalar depremde yıkılmayacak, insanlar ölmeyecekti.

Adıyaman’da AB standartlarında yapılan Kültür Merkezi, Kahramanmaraş’ta Mühendisler Odası binası, depremin tam göbeğinde yer almalarına rağmen dimdik ayakta duruyorlar.

Bu iki bina cinayetin” iki kanıtı gibi.

Şimdi Kahramanmaraş’ta yıkılmayan binanın bugünlerde kentin merkezinin rezerv alan ilan edilmesinin ardından yıkılacağı iddiaları var…

Belli ki deprem katliamının katilleri depremin değil, binanın öldürdüğünü” ispat eden bir örneğin ayakta kalmasını istemiyor.

Aslında çapa belli

AB standartlarında binalar yapmak… Bundan uzaklaşınca depremde ölüyoruz…

Ama siyaseti müteahhitler finanse ettiği için bu temel soru gündemde tutunamadı.

***

Türkiye’de insanların nasıl bile bile ölüme teslim edildiğinin bir başka kanıtı da Japonya’da yaşandı.

Japonya’da 1 Ocak’ta meydana gelen 7,6 büyüklüğünde depremde 161 kişi hayatını kaybetti, 103 kişi de kayboldu.

Toprak kayması sonucu da birkaç ev yıkıldı.

Japonya‘nın Ishikawa Eyaletinin merkezinde meydana gelen depremin ortaya koyduğu bilanço ile Hatay depreminin bilançosu arasındaki fark, Türkiye’de çürük binalara konan insanların “öldürüldüğünü” açıkça ortaya koyuyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü katillerin kimliklerini işaret ediyor. Bu binaları yapanlar kadar bu binaların yapılmasına çeşitli nedenlerle göz yumanlar da cinayetten sorumlu. Ama kamu görevlileri yargıya hesap vermiyor.

***

Aynı şiddetteki depremin Japonya’daki bilançosu ile Hatay’da ortaya çıkardığı katliam arasındaki dehşet verici fark dünyanın da dikkatini çekiyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 6 Şubat depremlerinde yıkılan binalarla ilgili iddianameleri ve haberleri inceledi ve avukatlarla görüştü.

Her bir davada yargılanan ve sayıları genellikle 6 ila 12 arasında değişen sanıklarmüteahhitler, özel sektörde çalışan bina denetçileri ve şantiye şefleri olarak sıralanıyor.

Bu nedenle İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/ HRW), Türk hükümetine 6 Şubat 2023 depremlerinde yıkılan binlerce kusurlu binadan sorumlu kamu görevlilerinin” de hesap vermesinin sağlanması için çağrı yaptı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, “güvenli bina standartlarının çok altında kalan sayısız inşaat projesini onayladıkları veya deprem riskinin yüksek olduğu bir bölgede yapısal sorunları olduğu bilinen binalarda yaşayan insanları korumak amacıyla önlem almadıkları için” bu kamu görevlilerinin de sorumlu tutulması gerektiğini ifade etti.

***

İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson:

“6 Şubat 2023’te meydana gelen yıkıcı depremlerin yıldönümünde, Erdoğan hükümetinin sadece yeni baştan yapılanmaya değil, depremler sırasında mezara dönüşen evlere, hastanelere ve otellere izin verenlerden ve bunları inşa edenlerden hesap sorulmasını sağlamaya da odaklanması gerekiyor” dedi.

Williamson “Hiçbir inşaat çalışması belediye ve vilayet makamlarının izni olmadan yapılamaz, bu nedenle yetkililer hakkında soruşturma açılmalı ve sorumlulardan hesap sorulmalıdır,” talebini vurguladı…

Kısaca cinayet ekonomisine dur deyin ve hesap sorun” dedi.

***

Geçen hafta 6 Şubat failinin cinayet ekonomisinin olduğu deprem katliamının yıl dönümüydü.

Katil kim?

İnsan Hakları İzleme Örgütü katillerin kimliklerini işaret ediyor.

Bu binaları yapanlar kadar bu binaların yapılmasına çeşitli nedenlerle göz yumanlar da cinayetten sorumlu.

Ama kamu görevlileri yargıya hesap vermiyor.

Bu cezasızlık, katilleri koruyan bu anlayış, bir dahaki depremde yine binlerce kurban verilmesi için zemin oluşturuyor.

***

Depremlerde ölmek istemiyor isek bu cinayet ekonomisine dur demek gerekiyor.

Nasıl mı?

Öncelikle katilleri ortaya çıkarıp yargılayarak…

Sonra da Avrupa Birliği standartlarında binalar yaparak.

Ama Türkiye bu yolu hiçbir zaman tercih etmiyor.

Vatandaşlarını ölümün eline bırakmak nedense eskiden beri bu ülkenin yöneticilerine daha uygun geliyor.

Muhalefet ve toplum da “güvenlik çapasının” tutmadığını iktidarın duyacağı şekilde haykırmıyor.

Bu seçimlerde siyasal iktidar metropollerde yitirdiği belediye bütçelerini yeniden ele geçirme, ana muhalefet de hangi kupon belediyeye hangi hizip çökecek derdine düştü. Bir bataklık içinde dibe doğru gittikçe gidilmekte.

***

Aynı şey yaklaşan yerel seçimler için geçerli…

Demokratik bir yerel yönetimin nasıl olması gerektiği, Türkiye’de bunun önündeki engellerin ne olduğu, nasıl bir model benimsenmeli, tüm bu hayati konular saha dışına atılmış durumda…

Tek konu var: Kim aday olacak?

***

Halbuki 2000’li yılların başında ciddi konular tartışılıyordu.

Örneğin, 2007 yılındaki AKP Beyannamesinde;

vesayet uygulamaları çağdaş normlara göre yeniden düzenlenmiştir” diye yazıyor.

Mart 2024’e geldiğimizde ise yerel seçimlerinin en önemli konularından biri kayyumlar.

Siyaset, utanması olmayan bir yalan makinası gibi…

Yalanı saptayan değil sürekli üreten bir makine.

“Çapası” olmayan bir gemi halinde çürüyerek  kaybolmaya devam…

***

Geçmişte yerel yönetimler söz konusu olduğunda 1982 Anayasası’ndaki 127. madde derhal gündeme gelirdi.

O maddede merkezi idare”nin yerel yönetimler üzerinde idari vesayet yetkisine” sahip olduğu yazılıdır.

Hala yerli yerinde duruyor.

Belediyelerin genel bütçeden aldığı pay da değişmez bir eleştiri konusuydu…

Daha sonraları bu konulara Avrupa Konseyi’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” eklendi.

Türkiye’nin bu şarta koyduğu şerhler… İmzalamadığı maddeler…

Devletin halka güvensizliği…

Şimdilerde hepsi unutuldu.

Bu seçimlerde siyasal iktidar metropollerde yitirdiği belediye bütçelerini yeniden ele geçirme, ana muhalefet de hangi kupon belediyeye hangi hizip çökecek derdine düştü.

Bir bataklık içinde dibe doğru gittikçe gidilmekte.

***

AKP’nin 2002 Genel Seçim Beyannamesi’ndeki yerel yönetimler” bölümü çok ilginçti.

Artık kimse anımsatmıyor bile…

Giriş şöyleydi:

Demokrasi sadece seçme ve seçilme rejimi değil, aynı zamanda katılma ve iş birliği rejimidir. Kamu hizmetlerine katılım ve iş birliği yerel yönetimlerden başlar. Katılımcı ve çoğulcu demokrasi ilkeleri doğrultusunda, yeni kamu yönetimi anlayışlarını mahalli idareler alanına taşımak zorunlu hale gelmiştir.”

Baktım, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” o zamanlar AKP’nin gündemindeymiş.

Şimdi söz eden var mı ?

***

Bakın AKP’nin 2002 Seçim Beyannamesinde neler var:

“• Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda belirtildiği gibi, ‘yerel yönetimler, kanun tarafından belirlenen yetki sınırları içinde kalan tüm konularda faaliyette bulunmak açısından takdir hakkına sahip’ olacaktır. Merkezi idarenin görev ve yetkileri tek tek sayılacak ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır.”

Ve şu vaatler:

“• Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun olarak, anayasal sistemimize yerel yönetim hakkının dahil edilmesi sağlanacaktır.

Yerel yönetimler, görevlerini yerine getirebilmeleri için gerekli harcamaları karşılayacak düzeyde mali güce kavuşturulacaktır.”

AKP’nin parti programına, hükümet programlarına, seçim beyannamelerine göz atarsanız, bu partinin yapılması gereken her şeyi bildiğini ve şimdi tümüyle aksini yaptığını görürsünüz.

Ne yazık buralarda buna siyaset deniyor.

Şaşırtıcı olan  siyaset yapanların da “koordinat” ve “çapa”dan söz etmemesi…

İkbal kavgası içinde topluca kaybolmaya yatkın durmaları…

***

Türkiye gene yerel seçimler arifesinde.

Salı günü AKP gene yerel yönetimler beyannamesi açıklıyordu.

Fikri takip yapınca, halkın ekonomik sefaletini aratmayan siyasetin sefaletini de  saptıyorsunuz.

Türkiye de siyasetçiler de medya da ne yapılması gerektiğini biliyor.

Beyannameler, bildirgeler bunu gösteriyor.

Sonra siyasetle medya elele verip hem kendilerini hem ülkeyi bir sefalete sürükleyecek adımları atıyorlar.

Bir şey” onları yollarından saptırıyor.

Ne “o şey” acaba ?

Türkiye, 1959 yılından beri üyelik beklediği Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerine 2005 sonunda başladı ve bu müzakereler bugün iki tarafın da gönülsüz bir biçimde sürdürür göründüğü bir süreç içinde bulunuyor.”

***

Aslında çıpa veya çapa etrafında çok daha gönençli yol aldığımız yıllar AB reformlarının gündemde olduğu yıllardı…

Örneğin, 2007 yılı…

Bulgaristan ve Romanya için çok köklü bir değişim söz konusuydu… İkisi de AB

üyesi oldu.

Biz hâlâ AB üyesi olamadık… Üstelik o ihtimalin artık çok uzağındayız.

AB üyesi olmanın ve olmamanın sonuçlarını Mahfi Eğilmez’in geçen gün yayınlanan “20 Yıl Önce

Balkanları Beğenmezdik” başlıklı çok çarpıcı yazısı ortaya koyuyor.

Yazı 2007 yılında AB üyesi olan Bulgaristan, Romanya ve Sırbistan ile Türkiye’yi kıyaslıyor.

***

“2000’lerin başında Balkan ülkelerine gidenlerimiz çevre güzelliğini, yapıları beğenirler, fakat insanları fakir bulurlardı.

Geceleri Balkanlardan arabalarıyla geçerek Türkiye’ye gelenler yollardan, aydınlatma eksiklerinden ve daha birçok şeyden şikâyet ederdi.

O tarihten sonra yavaş yavaş değişim başladı. Bulgaristan ve Romanya 2007’de Avrupa Birliği’ne üye oldu.

Sırbistan’ın 2025’de üye olması bekleniyor.

Türkiye1959 yılından beri üyelik beklediği Avrupa Birliği’yle tam üyelik müzakerelerine 2005 sonunda başladı ve bu müzakereler bugün iki tarafın da gönülsüz bir biçimde sürdürür göründüğü bir süreç içinde bulunuyor.”

***

“Grafik bize 2000 – 2017 yılları arasındaki dönemde Türkiye’nin dört ülkenin en yüksek kişi başına gelirine sahip olduğunu, onu Romanya’nın izlediğini gösteriyor.

2017 yılından sonra işler tersine dönüyor. 2017 yılında Romanya, 2018 yılında Bulgaristan Türkiye’yi geçiyor.

Sırbistan, Avrupa Birliği’ne girdikten sonra muhtemelen o da geçecek.”

***

Enflasyon grafiği de benzer bir gelişmeyi gösteriyor.

Türkiye ve Sırbistan, yüksek enflasyon sorununu çözerek 2004’den itibaren diğer iki ülkeyle aynı konuma gelmiş görünüyor.

Türkiye iki kez gruptan kopuyor: İlki 2013 yılında, ikincisi de 2017 yılından sonra.

2020 yılı sonrasında faizi enflasyonun çok altına düşürerek çok büyük bir para politikası hatası yapan Türkiye gruptan tamamen kopmuş görünüyor.”

2007de önünde koştuğumuz ülkelerin şimdi çok gerisindeyiz.

Hukukta ve ekonomide Balkanların en döküntü ülkeleri arasındayız.

Türkiye’yi Avrupa’yla kıyaslamıyoruz bile… Artık kıyas Balkanlarla yapılıyor ve o kıyasın sonucu bile hüsran.

***

“Buraya kadar Balkanlardaki üç ülkeyle Türkiye arasında son 20 yılda yaşanan gelişmeleri dikkate alarak ekonomik karşılaştırmalar yaptık.

Şimdi de meseleye hukuk, insan hakları, kadın erkek eşitliği, insani özgürlük gibi sosyal değerler açısından bakalım.

Bunlara bakınca gördüklerimiz bize ekonomi dışında sosyal alanlarda da bu ülkelerin gerisinde kaldığımızı gösteriyor.”

***

Mahfi Eğilmez yazısını şu cümleyle bitiriyor :

Balkan ülkeleri yirmi yılda inanılmaz olumlu gelişmeler yaratırken bizim düştüğümüz durum gerçekten çok acı.”

Rakamlar, siyasi palavraları ezip geziyor.

2023’de aya gideceğiz” derken özellikle 2017’den sonra nasıl bir çöküş dönemine girdiğimizi rakamlar ortaya koyuyor.

2007’de önünde koştuğumuz ülkelerin şimdi çok gerisindeyiz.

Hukukta ve ekonomide Balkanların en döküntü ülkeleri arasındayız.

Türkiye’yi Avrupa’yla kıyaslamıyoruz bile… Artık kıyas Balkanlarla yapılıyor ve o kıyasın sonucu bile hüsran.

***

Hukuku yok etmenin ve ekonomide bilim dışı kararlar vermenin sonuçları açık biçimde önümüzde.

Bu yolda devam etmenin bizi nereye götüreceği de belli.

2007’deki duruma, bir de bugüne bakınca neyi yanlış yaptığımız gün gibi ortaya çıkıyor.

O zaman karşımızdaki soru şu:

Bir toplum, yanlış olduğu bütün rakamlar tarafından kanıtlanan bir yolda gitmekte niye ısrar eder?

Niye?

Israr ettikçe de koordinatı belirsiz, çapası kaybolmuş, akıntıya kapılmış bir çaresizlik içinde manasız laf gürültüsü içinde zaman tüketiyoruz…

Bu dosyada, 11 ildeki yıkım hepimizi derinden yaralarken “bir daha olmasın” diyenleri, “seslerini duyuramayanları” ve “hesap vermeyenleri” tekrar hatırlıyoruz. Dosyamızdaki yazıları okumak için buraya tıklayınız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir