Maaşım artıyor, hayat kalitem değil

Maaşım artıyor, hayat kalitem değil

Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve toplumsal refah için vergi politikaları, yalnızca bütçe geliri artışı sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda tüketici harcamalarını teşvik edecek ve yaşam kalitesini yükseltecek şekilde rasyonelleştirilmelidir.

2024’ün ilk haftasını geride bıraktık. Yeni yıl her sene heyecanıyla, umutlarıyla, bir de “zamlarıyla” birlikte geliyor. Artık bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki zamlar, yılın heyecanına gölge düşürebiliyor.

Özellikle maaş zammıyla maliyet zamlarının üst üste geldiği yeni yıl gibi zamanlarda bu durumun farkına varıyorum.

Enflasyon artık Türkiye’nin kronik bir sorunu, bunu kabul etmek zorundayız.

Kabul edemediğim, artış dengelerinin paralelliğinin bir şekilde özümsenmesi.

Yani hem maaşım hem de marketlerdeki etiket birlikte arttığında hayat kalitemde olumlu bir değişiklik olmuyor.

Ancak bu durumun her maliyet kalemi için aynı şekilde seyrettiğini söylemeyiz.

Şunu demek istiyorum: Evet, enflasyon artık Türkiye’nin bir gerçeği ve özellikle ben ve benim gibi iş hayatına enflasyonist bir ekonomiden başka bir ekonomi görmeden başlayan gençler için özümsemekten başka şansımızın olmadığı ekonomik bir fenomen.

Ancak anlayamadığım, ekonomide ısrarla “rasyonalizme dönüş” sinyalleri verilirken, akıl ve sağduyunun doğrudan gerektirdiği politikalardan uzaklaşmak.

Hükümet, özellikle geçtiğimiz salgın döneminde örneğin, en önemli dolaylı vergi kalemi olan Katma Değer Vergisi’nde tam da üzerinde durduğum bu konuya dair rasyonel adımlar atıp, temel gıda ürünlerinde KDV’yi % 1’e kadar düşürmüştü.

O zaman, bu politikayı, sadece belirli kalemlere yansıyor olmasının isabetsizliğine şerh düşerek isabetli bulmuştuk.

Ancak şunu anlamakta güçlük çekiyorum: Türkiye neden hâlâ vergi zamlarıyla uğraşıyor?

Başta Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisi olmak üzere iki temel dolaylı vergiyi ele alalım.

KDV’de bir dönem için olumlu bir indirime gidilmişken ÖTV, halen daha Türkiye’de bütçenin en önemli sağlayıcılarından biri olmaya devam ediyor ve devamlı arttırılıyor.

Oysa ÖTV zammı, hükümetin “özel tüketim” olarak tanımladığı kalemler için hayat pahalılığına bir tekme daha vurmaktan öte bir amaç taşımıyor.

Ekonomik dengelerin ve vergi politikalarının, bireysel hayat kalitesi üzerindeki etkisi üzerine düşündüğümüzde, bir paradoks ile karşı karşıya kalıyoruz. Maaş artışları ve ekonomik gelişmeler, kâğıt üzerinde olumlu gözükse de bunların gerçek hayattaki yansımaları farklı olabiliyor.

Piyasa dinamiklerini kendi işleyişine bırakmak şöyle dursun, insanların kolay kolay vazgeçmedikleri, fiyat esnekliğine sahip ürünler hedef belirlenerek tüketicinin sınırları adeta zorlanıyor.

Böylece bütçe için “kolay” bir gelir kaynağı oluşturuluyor.

Kabul etmemiz gerekir ki tüm bu durumlar, ekonomik rasyonaliteye aykırı bir tablo çiziyor. Maaş artışları, enflasyonist bir ekonomide yeterli olmadığında, tüketici olarak gerçek gelir düzeyimizde bir artış hissetmiyoruz. Örneğin, maaşımızdaki nominal artış, enflasyon oranıyla karşılaştırıldığında gerçekte ne kadarlık bir artış sağladığını ortaya koyuyor. Bu noktada, vergi politikalarının rasyonelleştirilmesi önem kazanıyor.

Vergi zamlarından vazgeçilerek, ekonomi üzerindeki baskıyı azaltmak son derece mümkün. Özellikle dolaylı vergiler, tüketici harcamalarını doğrudan etkilediği için, bu vergilerdeki artışlar tüketici için ek bir mali yük oluşturuyor. Dolayısıyla, KDV ve ÖTV gibi vergilerde yapılacak indirimler, tüketici harcamalarını teşvik ederek ekonomik büyümeye katkı sağlayacaktır.

Tüm bu politikalarla aynı zamanda maaş artışlarının gerçek anlamda tüketicinin alım gücünü artırmasına olanak tanıyacaktır. Vergi politikalarında yapılan bu tür rasyonel düzenlemeler, ekonomideki dengesizlikleri azaltacak ve uzun vadede sürdürülebilir bir büyümeye katkıda bulunacaktır. Böylece, maaş artışları, yalnızca nominal değil, gerçek anlamda da hayat kalitemizi iyileştirecek bir hale gelebilir.

Özellikle ÖTV gibi vergilerin zamlanması, örneğin alkollü içkiler gibi bazı ürünlerde, maaş artışlarının altında kalması, ekonomik rasyonaliteye son derece ters bir durum yaratıyor. Kabul edelim ki bu zamlar sadece mali bir yük oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda bir yaşam tarzı müdahalesi niteliği de taşıyor.

Asıl nokta şu: Bu tür vergi politikaları, ekonominin birçok temel prensiplerine aykırı olduğu kadar, bireylerin özgür seçimlerine de müdahale etmektedir. Özellikle Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından defalarca ortaya atılmış bir kavram olan “ekonomik rasyonaliteye dönüş”, sadece mali dengeyi sağlamakla kalmamalı, aynı zamanda bireysel özgürlükleri ve tercihleri de desteklemelidir. Bu nedenle de vergi politikaları hem ekonomik dengeleri hem de bireysel hakları gözeterek yeniden şekillendirilmelidir.

Türkiye’de ekonomik karar alıcılar, sadece mali dengeleri değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri de göz önünde bulundurarak hareket etmelidir. Kaldı ki mevcut politikaların mali dengeleri de isabetli biçimde göz önünde bulunduğu gerçeğine itiraz etmek için, basit bir market alışverişine çıkmak yeterlidir.

Ekonomik dengelerin ve vergi politikalarının, bireysel hayat kalitesi üzerindeki etkisi üzerine düşündüğümüzde, bir paradoks ile karşı karşıya kalıyoruz. Maaş artışları ve ekonomik gelişmeler, kâğıt üzerinde olumlu gözükse de bunların gerçek hayattaki yansımaları farklı olabiliyor. Dolaylı vergilerin ve hayat pahalılığının artması, nominal gelir artışlarını gölgede bırakmaktadır.

Gelmek istediğim nokta şu ki; Türkiye’de ekonomik karar alıcılar, sadece mali dengeleri değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri de göz önünde bulundurarak hareket etmelidir. Kaldı ki mevcut politikaların mali dengeleri de isabetli biçimde göz önünde bulunduğu gerçeğine itiraz etmek için, basit bir market alışverişine çıkmak yeterlidir.

Yani neticede, ekonomik rasyonelliğe ulaşma yolunda en azından konumuz olan vergi politikalarının “sadece artış” odaklı yaklaşımından vazgeçmek büyük önem taşıyor. Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve toplumsal refah için vergi politikaları, yalnızca bütçe geliri artışı sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda tüketici harcamalarını teşvik edecek ve yaşam kalitesini yükseltecek şekilde rasyonelleştirilmelidir.

Dolaylı vergi artışlarının sınırlı ve dengeli bir yaklaşımla ele alınması, ekonominin daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesini ve bireylerin gerçek alım gücünün göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Bu, vergi politikalarının sadece devlet bütçesine katkıda bulunmakla kalmayıp, aynı zamanda ekonomik dengeleri ve toplumsal ihtiyaçları dengede tutarak, daha adil ve kapsayıcı bir ekonomik yapı oluşturulmasına yardımcı olacaktır.

Neticede bugün, hükümet tarafından “özel tüketim” olarak tanımlanan pek çok kalem için korkunç karaborsa alternatifleri ortaya çıkmaktadır. Hükümetin ve ekonomik karar alıcıların bu durumu ciddiye aldığının tek ispatı, vergi politikalarının hak ve yaşam tarzı odaklı bir biçimde revize edilmesi olacaktır. Bu revizyon da kısa vadede artıştan vazgeçmek, uzun vadede de indirime gitmek suretiyle olabilir.

Çağın Tan Eroğlu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir