O kapıdan son çıktığımda tarih; 4 Ocak 2019 Cuma ve saat 19.50 idi.

Aynı gün 12.30-13.30 arasında kapalı görüş yapmış uzun bir hafta sonuna hazırlanmıştım. 2-3 gün içinde tahliye olmak için giriş yaptığım Silivri Cezaevi'nde 42 günü geride bırakmış 43. günde idim.

Yine 9 No'luda bu kez B Blok 1. Koridor 5. Koğuşta idim.

Kapalı görüşten koğuşuma dönmüş uzun bir hafta sonuna hazırlamıştım kendimi.

Saat 15.30'da mazgal açıldı ve başgardiyan; "Murat Aksoy, sen daha hazırlanmadın mı?" diye sormuştu. Bir an şaşırmış ve hemen eşyalarımı hazırlamış ve saat 16.30 gibi 9 No'lu cezaevinden çıkış yapmış ve açık cezaevine transfer edilmiştim.

Burada işlemler beklediğimden uzun sürmüş ve tahliye işlemim 19.50 gibi gerçekleşmişti.

Siyah çöp torbasına sığan kıyafet, defter, kitap ve kalemlerle soğuk bir akşamdı kendimi Silivri Cezaevi çıkışında bulmam.

Cebimde sadece kimliğim vardı.

Çıkışın karşısındaki küçük kafeden durumumu anlatarak sıcak bir çay almış eve nasıl döneceğimi düşünüyordum.

İşte o gün yani 4 Ocak 2019 Cuma saat 19.50'de buraya yani Silivri Cezaevi'ne bir kez daha gelmeyeceğime yemin etmiştim.

Bu yemini düne kadar tuttum.

SADECE KONUKLAR DEĞİŞİYOR

9 Mart'ta başlayan İBB Davası'nı bir gazeteci olarak sadece uzaktan izlemiştim.

Gitmek istemiş ama o yeminden dolayı gidememiştim.

Bu hafta sonu o yemini bozdum ve dün sabah bana uzun gelen bir yolculukla Silivri yerleşkesine gittim.

Ve duruşma salonuna gazeteci olarak değil izleyici bölümünden girdim.

Evet oraya 2 Eylül 2016 sabah 07:03'te gazeteci olarak girmiştim ama bu kez İBB Davası'nın sürdüğü salona izleyici olarak girmek istemiştim. Ve öyle de girdim.

Evet bu kez ellerim kelepçeli değildi ama o kapıdan geçerken hissettiğim şey, yıllar öncesiyle neredeyse aynıydı: Çaresizlik, yalnızlık ve nefessizlik.

Silivri, bugün artık sadece bir cezaevi yerleşkesi değil. Bu ülkenin belleğinde özel bir yere sahip. Gazetecilerin, askerlerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin sırayla içinden geçtiği bir sistemin adı. Herkesin nöbetleşe mağduriyetine ev sahipliği yapan bir simge.

Türkiye'nin en büyük siyasi davalarına sahne oldu burası. Ve her seferinde aynı ritüel tekrarlandı: Uzun tutukluluklar, geciken yargılamalar, medyada infaz kararları, adliyelerde baskı altında alınmış ifadeler ve geciken çok geciken adalet.

Dün o salonda bu bir kez daha tekrarlandı.

İBB Davası'nın 39. duruşması gerçekleşti dün. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun ve beraberindeki onlarca ismin yargılandığı bu dava, her duruşmada hukukiliğini kaybedip siyasileşiyor.

Dün bunu içim burkularak bir kez daha izledim.

O duruşma salonunda işleyiş hukuki olsa da her şey siyasiydi.

Garip olan ise ne kadar hazır olsam da bir kez daha şahit olduklarıma şaşırmamdı.

Oysa her şey tanıdıktı. Koridorların kokusu, bekleyişin ritmi, avukatların meraklı, gergin yüzleri, ailelerin duygularını dışarda bastırma, salonda sevdiklerini gördüklerinde onlara varlıklarını hissettirme çabaları.

Aradan geçen onca zamana rağmen; sanki zaman geçmemiş, sanki ülkede bir şey gerçekten değişmemiş gibi.

Ama ben değişmiştim. Hem de ettiğim yemini çiğneyecek kadar değişmiştim.

Tutuklu yargılanan gazeteciden, izleyici bölümünde olacakları izleyen bir gazeteciye dönüşmüştüm.

PUSU BİR KEZ DAHA ÇÖKTÜ

Dünkü duruşmada geçen Perşembe savunmasını yapan reklamcı Murat Kapki yine kürsüdeydi.

Son oturumda soruşturma aşamasında verdiği "etkin pişmanlık" ifadesini mahkeme huzurunda geri çekmiş ve o ifadeleri hangi koşullar altında verdiğini açık açık ifade etmişti. Kendisinin, sevdikleri, ailesi ve eşi ile tehdit edildiğini ve o koşullarda "Roma'yı sen mi yaktın?" diye sorulsa ona bile "evet ben yaktım" diyebileceğini söyledi yüksek sesle.

Ve mahkeme salonunda bir kez daha aleyhlerine ifade verdiklerinden helallik istedi.

Duruşmada, eşinin gözaltına alındığını, çevresinin hedef alındığını, "tahliye vaadine kandığını" anlattı.

Hatta aleyhine ifade verdiği için gözaltına alınıp tutuklanan ve hazırlanan iddianame ile İBB Davası'na dahil edilen Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney'i ilk defa burada gördüğünü ifade ederek kendisinden helallik istedi.

Pusu bir kez daha çökmüştü.

Dışarıdan biri olarak bakınca Kapki'ye kızabilirsiniz. Ama yaşadığınızda kızmamayı tam tersine empati yapmayı öğreniyorsunuz.

O yüksek, gri ve soğuk duvarlar, size normalde olmayacak şeyleri olur hale getiriyor.

Ve önüne konulan ve üzerine ne yazdığını bilmediğiniz kağıt, özgürlüğe, dışarıya, aileye ve sevdiklerinize açılan tek kapı gibi görünmeye başlar.

Bunu kitaplardan değil, kendi tenimden biliyorum.

BASKI AYGITI OLARAK ETKİN PİŞMANLIK

"Etkin pişmanlık" denilen kurum, kağıt üzerinde bir hukuk müessesesidir, yasada yeri vardır.

Peki ya pratikte?

Pratikte ise iktidarın yani gücün şüphelinin, sanığın üzerine inşa ettiği baskı aygıtının en kritik dişlisidir. Bu dişli, daha önce etkin pişmanlık ifadesi verenler gibi bir kez daha açık biçimde tutukluk yaptı.

Oysa hepimiz biliyoruz ki, İBB davasında iddianamenin omurgasını "itirafçı" beyanları oluşturuyordu. Hatta bunların başında Ertan Yıldız'ın ifadelerinin geldiğini dönemin başsavcısı Akın Gürlek ifade etmişti.

Dün o pişmanlık dişlisinden birisi daha kırıldı.

Sonuçta dün bir kez daha; gazetecilerin haber yapmak için Adliye'ye değil Silivri yerleşkesindeki duruşma salonuna gitmesini, siyasetçilerin o mahkemelerde yargılanmasını, "itirafçı" beyanlarının davaların omurgasını oluşturmasını ve hepsinin ilk duruşmada tuzla buz oluşunu izledim dün.

Bunların hiçbiri normal değil. Ama dün oraya gitmem belki bunu normalleştirmemin ilk adımı oldu.

Evet Silivri değişmedi. İster cezaevi duvarı olsun ister duruşma salonu. O duvarlar yalnızca insanları içeride tutmaz; dışarıdakileri de hizaya çağırır. Korkuyu yayar, susturur, sıraya dizer.

Belki de insan olmak; buna hala itiraz edebilmektir. Her şeye rağmen o salonlarda olmak, gerçekleri içerden dışarıya yayabilmektir.

Dün benim için zor bir gündü ama orada meslektaşlarımı, yargılanan komşu ve dostlarımı gördüm. İyileştim biraz daha. Acılarına ve acılarıma ortak olarak.