İnsan bazen takılıyor neden biz bu ülkenin sorunlarını tam olarak konuşmuyoruz, ya da konuşamıyoruz diye…

Konuşuyoruz konuşmasına ama dedim ya yine de “tam olarak” olmuyor. “Tam olarak” olmayınca da bu konuşmaların pek bir kıymet-i harbiyesi olmuyor. Gelip geçiyorlar.

“Tam olarak”tan kastım “gerçeklerle ilişkin” olup olmadıkları. Yani konuşuyoruz konuşmasına ama biz sahiden ülkenin gerçek sorunlarını mı konuşuyoruz yoksa birbirimizi mi eyliyoruz bilemiyorum.

Alın şu belediyeler ve yolsuzluklar konusunu! “Efendim bu CHP’li belediyeler yolsuzluk batağına saplanmış!”. Şöyle olmuş…., böyle olmuş….. O itirafçı olmuş, bu itirafını geri almış vs. vs.

Ya arkadaşlar siz bilmiyor musunuz Türkiye’de siyasetin finansmanı belediyelerden geçer diye. Eğer bilmiyorsanız bir doktora görünün derim. Bu doktor göz doktoru mu olur kulak doktoru mu olur orasını ben bilemem.

Üstelik bu işlerin böyle olduğunu en çok da Erdoğan bilir. Öyle ya uzun yıllar belediye başkanlığı yaptığına göre. Zaten soruşturmaların açıldığı belediyeler arasında hiç başka bir partinin belediyesinin olmaması da bunu söylemiyor mu sizce?

Hadi açalım bu konuyu! Yerel yönetimler, yani belediyeler ellerindeki bir çok imkanı kullanarak ait oldukları partilerin faaliyetlerini finanse ediyor mu etmiyor mu? Ama öyle iktidar erkini kullanarak büyük siyaset için önemli belediyelere çelme takmak için değil. Sahiden bu meseleyi olması gerektiği bir mecraya döndürebilmek için. Bence bu tür bir konuşmaya pek hazır değiliz.

Alın bir başka konuyu! Daha derin bir konu bu. Bir ülkenin sermaye birikimi nasıl sağlanıyor konusu. Şunun hemen altını çizelim bu ülkede sermaye sahibi ya da iş insanı olarak geçinen insanların servetlerinin kökeni devlettir. Bunu da bilmiyor olamazsınız. Düşünsenize taa 1838’de İngilizlerle yapılan Balta Limanı Ticaret anlaşmasında saptanan vergi oranları ithalattan %3, ihracattan ise yaklaşık %12 idi. Tuhaf değil mi? Üreticiyi cezalandıran ticaret erbabını destekleyen bir anlaşma!

Sonuçları ne oldu derseniz, bu anlaşma tabii ki yeni yeni filizlenen iş alanlarında yerli üreticiyi tüccarlığa yöneltti. Düşünsenize üretim yapıp mallarınızı yabancı ülkelere satmak yerine üretimine hiç katkınız olmamış malları ithal edip içeride satmak daha karlı! Ne gam! “Üretmeyin ticaret yapın!” sloganı tam bir iş dünyasına devletin önerdiği bir sermaye birikim yoluydu.

Cumhuriyette ise İş Bankası aracılığıyla “yerli ve milli” sermaye sınıfı yaratmak için çok uğraşıldı. Olmadı. Mustafa Kemal olmadığını gördüğünden belki de dünyada ilk defa Keynesyen politikalara benzer bir devletçiliği gündeme getirdi. Devlete ait olmakla birlikte etraflarında bir sermaye birikimi yaratacak çemberler geliştirildi vs. Yerli ve milli iş dünyamız böyle kuruldu. Daha sonraları “Varlık vergisi” marifetiyle ülkedeki Türk olmayan iş insanlarının servetlerine el konuldu vs.

Altmışlı yıllar boyunca da “İthal ikamesi” politikalarıyla yüksek gümrük duvarları arkasında bir tür sanayileşmeye çalışıldı. Ama nafile bütün bu yıllar süresince Türkiye ticaretteki kar marjları sanayideki kar marjlarını üzerinde seyretti. Üretir gibi yapıp devletin destekleriyle palazlanan sermaye bizde özünde işte bu ticaret sermayesi özellikleri olan bir sermaye idi.

Peki biz bunları konuşuyor muyuz? Hayır! Yerimin sınırlarına geldiğimden devam edemiyorum ama ya yirmi beş yıla yaklaşan iktidarında AKP’nin servet sahibi yaptığı sermaye gruplarına ne diyeceğiz? Davet usulü ihalelerle, döviz karşılığı ödemelerle verilen ihalelerin haddi hesabını tutan birileri var mıdır dersiniz? Kimbilir!?

Konuşmuyoruz. Konuşur gibi yapıyoruz. Öyle yaptığımız içindir de içinde debelendiğimiz ülkemizi açıklığa kavuşturamıyoruz.

Mesele de bu bence!