İnsanlık, kendi eliyle yarattığı kıyamet tasvirlerine tapmaktan, muktedirlerin yazdığı felaket senaryolarında figüran olmaktan oldum olası tuhaf bir haz alır. Bugün, her türlü yeni isim dayatmasına inat hâlâ "Twitter" demekte ısrar ettiğim o dijital meydanda gezinirken önüme düşen bir haber de bu kolektif korkunun pazarından başka bir şey değil: "13 Kasım 2026: Dünyanın Sonu." Sayfada son dakika haberi gibi parlayan bu sığ kehanet, bende panik değil, keskin bir felsefi hesaplaşma uyandırdı ne yalan söyleyeyim. Çünkü bu dijital hurafenin arkasında, usulca akan o büyük nehrin sesini duyuyorum: Sınıfların, sömürünün, tarihin ve her asırda biçim değiştirerek ruhumuzu kuşatan o meşhur "dünya ağrısının" sesini.

Bundan iki asır önce, 1836'da Fransız şair Alfred de Musset, Bir Asır Çocuğunun İtirafları'nı yazdığında, sadece kendi bireysel kalp kırıklığını anlatmıyordu. O, Napolyon'un görkemli, militarist ve büyük hikâyelerle dolu döneminin hemen ardından gelen; yükselen burjuvazinin çiğ para hırsı, fabrikaların mekanik soğukluğu arasında sıkışıp kalmış bir kuşağın ortak ruh halini teşhis ediyordu: Le mal du siècle – "Yüzyılın Hastalığı". Musset'nin kuşağı, tarihin en büyük sermaye dönüşümünün ertesi gününe uyanmıştı. Her şey yaşanıp bitmişti, kutsal olan her şey dünyevileşmişti, geride sadece o sığ, ruhsuz düzenin hesabı kalmıştı. Kendilerini "çok yaşlı bir dünyaya, çok geç gelmiş" sürgünler olarak ilan ederken aslında şu felsefi soruyu soruyorlardı: İnsanın emeği de, aşkı da, ruhu da bu yeni pazarın ucuz bir malı mı olacak? Jean Paul'un o dönem popülerleştirdiği Weltschmerz, ıstırabın bizzat dünyanın mevcut düzeninden kaynaklandığı bilinci. Bu toprakların yabancısı olmadığı bir ruh hali…

İşte tam bu noktada, kırk beş yıllık bir ömrün hemen hemen her şeyi görmüş, o olgun tepe noktasından geriye, kendi gençliğime bakıyorum. Sosyal medyada yirmili yaşlardaki çocukların "En şanssız nesil biziz!" feryadını izlerken yüzümde beliren o hüzünlü ve acı tebessüm tam da bu yüzden. Müsaade edin, kırk beş yaşın  hırpalanmış, aldatılmış ama artık hiçbir politik mucizeye inanmayan gözleriyle bakıp azcık söyleneyim: Siz dünyanın sonunun fütüristik bir felaketle, bir cuma günü ansızın geleceğini mi sanıyorsunuz?

Oysa biz, dünyanın sonunun öyle büyük bir gürültüyle değil; son yirmi beş yıl boyunca her sabah azar azar, taksit taksit geldiğini yaşayarak öğrendik.

Bizim dönemimiz, Türkiye'nin o en cafcaflı, en parıltılı hayal kırıklığı panayırına denk geldi. 90'ların o karanlık, faili meçhullü, krizli tünelinden çıkıp, 2000'lerin başında önümüze konan o büyük liberal illüzyonlara sarıldığımızda yirmilerimizdeydik. "Avrupa Birliği vizyonları", "ekonomik mucizeler", "özgürlük masalları" her salonu doldurmuştu. Tıpkı 19. yüzyılın o saf romantikleri gibi, biz de statükonun o ceberut duvarlarının nihayet yıkıldığına inanacak kadar çiğ bir idealizmle doluyduk. Oysa çok geçmeden anladık: Duvarlar yıkılmıyor, sadece mülkiyeti el değiştiriyordu. Daha tüccar, daha pragmatik, liyakati yerin dibine batırırken plazaları göğe yükselten ve ruhları cüceleştiren yeni bir muhafazakâr burjuvazi, bizim gençliğimizin üzerine kendi sömürü mekanizmasını kuruyordu. Emeğin değersizleştiği, diplomaların kâğıt parçasına döndüğü, insanın sadece ürettiği artı-değer kadar değer gördüğü bu düzende hepimiz, o devasa hayal kırıklığı fabrikasının en çok mesai harcayan, en çok sömürülen işçileri olduk.

Bizden önceki kuşaklar, zorluklar yaşamış olsalar da,bir şeyleri inşa etmenin, bir tuğla koymanın, yarını değiştirmenin toplumsal heyecanını taşıyorlardı. Oysa bugünün gençliğine bırakılan dünya, sanki bütün büyük şarkıların çoktan söylendiği, bütün cafcaflı partilerin bittiği ve geriye sadece hesabı ödemek ile mekânı temizleme işinin kaldığı bir "ertesi gün" yorgunluğu. Şimdi o akıllı telefonların soğuk ışığında dünyanın sonunu izleyen yirmili yaşlardaki çocuklara bakıyorum. Chateaubriand'ın o meşhur feryadı – "Dolu bir kalple, boş bir dünyada yaşıyoruz" – bugün onların "doomerizm" dedikleri o kaderci melankolide yeniden can buluyor.

Ancak onların trajedisi dijital kapitalizmin yankı odalarında daha da tekinsizleşiyor. Chateaubriand'ın iki asır önce öngördüğü o korkunç paradoksu yaşıyorlar: "Karşılığı olan yaşanmış bir deneyim olmaksızın, çok fazla bilgiye erişmenin getirdiği o erken can sıkıntısı." Onlar, henüz dünyayı tatmadan dünyadan sönen bir nesil. Ekranları yukarı doğru kaydırarak (doom-scrolling), henüz deneyimlemedikleri hayatların yasını tutuyorlar. Dünyanın bütün adaletsizlikleri, coğrafyanın tüm kederi ve pazar ekonomisinin onlara dayattığı o "yetersizlik" hissi, daha ilk gençliklerinde ruhlarına birer pranga gibi vuruluyor. Yaşamadıkları illüzyonların hayal kırıklığıyla erkenden yaşlanıyor, "yatakta çürüyerek" (bed-rotting) bu sığ, bu acımasız ve mülkiyet odaklı düzenden kaçmaya çalışıyorlar. Goethe'nin Werther'i ile başlayan o bulaşıcı, o trajik melankoli dalgası, bugün opak algoritmaların elinde yapay zekayla beslenen kitlesel bir histeriye, görünmez yankı odalarına dönüşmüş durumda.

Peki, soruyorum size: En şanssız nesil gerçekten kim? Dünyanın sonunun geleceğine dair dijital kehanetlere bakıp korkanlar mı; yoksa bir ülkenin, bir sistemin, bir ekonominin ve insan onurunun gözlerinin önünde adım adım çürümesini kırk beş yıl boyunca canlı yayında izlemek zorunda kalan bizler mi?

Tarih, bu sorunun cevabını zamansız bir fısıltıyla veriyor elbette. Karamsarlık, zayıfların ve bu sığ mülkiyet düzenini değiştiremeyeceğine inananların lüksü. Kırk beş yaşın o lirik bilgeliği ise cellamızla – yani bu çürümüş, bu emeği metalaştıran statüko ile – entelektüel bir ironiyle dalga geçebilme sanatı. Biz o parlak ışıkların büyüsüne kapıldık, o sahte cennetlerin kapısında ağır bedeller ödedik. Ama içimizde biriken o öfke, bizi çürütmek yerine felsefi bir baltaya dönüştü.

Ne muazzam bir son değil mi?

Victor Hugo'nun dediği gibi, belki de "Melankoli bir alacakaranlıktır ve ıstırap onun karanlık neşesi içinde erir." Ancak Chateaubriand'ın sonradan pişmanlıkla andığı, "her okuldan çıkan budalanın kendini en talihsiz adam sanması" hastalığına, yani o narsistik, eylemsiz felç haline teslim olamayız. Çünkü aynı asrın hastalığından muzdarip olan Hugo sadece ağlamadı; yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı sesini yükseltti, insanlığın sefaletini kalemiyle dövdü. George Sand, toplumsal normların ve sınıfsal sınırların canına okuyarak ezilenlerin sesi oldu, gazeteler kurdu, eyleme geçti.

Yani demem o ki;

Melankoli, eğer sadece bir "yas tutma biçimi" olarak kalırsa bizi felç eder; ama sisteme, adaletsizliğe ve bu sığ statükoya karşı duyulan kolektif bir öfkeye dönüşürse dünyayı değiştirir.

Bugün Türkiye'den dünyaya yayılan bu derin dünya ağrısı ve şanssızlık hissi, bireysel bir psikolojik zayıflık ya da sadece bir "kuşak şımarıklığı" değil. Bu, içinde yaşadığımız dönemin, sistemin ve adaletsiz bölüşümün ruhumuzda açtığı somut, sınıfsal bir yara. Kendimizi suçlamayı bırakıp, bu sancının tarihsel ve toplumsal niteliğini kavradığımız gün iyileşmeye başlayacağız. Korkularımızı, öfkelerimizi ve kederlerimizi kişisel birer başarısızlık olarak görmeyi reddettiğimiz an, sistemin yüzündeki o sahte maske illa ki düşecek.

Dünya yaşlı, bizlere sunulan imkânlar kıt; ancak kalbimiz hâlâ dolu. Ve o dolu kalbi, bu boş, bu tüccar dünyanın can sıkıntısına kurban etmek yerine, yeni bir söz söylemenin, yeni bir yol açmanın eylemine dönüştürmek hâlâ bizim elimizde. Varsın sahne kapansın, varsın sarkastik bir sona dair hurafeler yayılsın; oyunun ne kadar kötü, dekorun ne kadar sahte olduğunu zaten kırk beş yıldır biliyorduk değil mi?

(Yaşım ortaya çıkmasa iyiydi)

Aslına bakarsanız perdenin inmesi bizi korkutmuyor; aksine, bu adaletsiz tiyatronun bitişini izlemek, kırk beş yıllık onurlu bir ömrün en asil ve en keyifli tesellisi olmaya aday.

Yazar Notu:

Bu metin, kırk beş yıllık bir ömrün ürünü. Herhangi bir kamu kurumundan, sivil toplum örgütünden ya da "gelecek vizyonu" satan danışmanlık şirketinden maddi ya da manevi destek alınmamıştır. Yazarın kendi deyimiyle, bu yazı "tamamen kişisel bir hayal kırıklığı birikiminin zorunlu dışavurumu."

Yazı boyunca adı geçen "umut", "eylem" ve "direnç" gibi kavramlar, herhangi bir siyasi parti, sendika ya da yasal olarak faaliyet göstermeyen oluşumlarla iltisaklı değil. Yazar, bu kavramları kullanmaktan doğabilecek her türlü idari ve adli sorumluluğu şimdiden üstlenir; ancak söz konusu sorumluluğun niteliği ve ağırlığı konusunda hiçbir yanılsama içinde olmadığını da ayrıca belirtmek ister.

Yazar, 2000'li yılların başında "Avrupa Birliği vizyonu"na safça inanmış, o dönemde en az üç kez "umut" kelimesini kullanmış ve bir kez de sırf bu yüzden gece uyuyamamıştır. Bu hatasından dolayı okurlardan özür diler; kendisine yapılan en büyük kötülüğün, kendisini bir zamanlar umut etmeye ikna edenler tarafından yapıldığını itiraf eder.

"Bed-rotting" eylemi, yazar tarafından yalnızca teorik olarak bilinmektedir. Zira kırk beş yaşında, bel fıtığı ve reflü hastalığı olan bir bireyin yatakta çürümesi, tıbben "yatak yarası" olarak adlandırılır ve hiç de romantik değildir.

Yazar, bugün itibarıyla hâlâ bir kirada oturmakta, bir emeklilik planı yapamamış ve "kendi evini almak" gibi burjuva bir hayale sahip olmadığı için toplum  tarafından "sorumsuz" olarak nitelendirilmektedir. Bu yazıda dile getirilen fikirlerin, söz konusu toplum baskısıyla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen tesadüftür.

Son olarak: Yazar, "dünyanın sonu" haberi geldiğinde, eğer o gün iş gününe denk geliyorsa, muhtemelen mesaisini bitirmek zorunda kalacaktır; kıyametin öğle arasında ya da mesai bitimini takip eden on beş dakika içinde gerçekleşmesini umut ediyor bu sebeple. Kıyametin cumartesi gününe denk gelmesi durumunda ise yazarın herhangi bir sorumluluğu yoktur; zaten o gün uyuyor olacaktır.

Yani  yol uzun ve asilce ölebilmek bile bir sermaye meselesi bu dünyada. Benimse bu sığ düzene ancak yaşayarak borçlanacak kadar bütçem var. O yüzden buradayım, bel fıtığımla, reflümle, nefes alıyor ve yazıyorum.

Sinir bozucu, değil mi?