Siyasal ve toplumsal kutuplaşma her geçen gün perçinleniyor. Araştırma şirketlerinin verileri, toplumun giderek parçalandığını, birbirinden duygusal olarak kopmuş ancak bir arada yaşamak zorunda kalan bir kalabalığa doğru dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu yalın gerçeği iş yerinden trafiğe, sosyal medyadan sokaklara kadar her yerde sürekli deneyimliyoruz. Bir başkasının derdiyle dertlenen bir toplum olmaktan çıktık. Aynı bayramları kutlayıp, aynı yasları tutmayı dahi beceremiyoruz artık.

Eskiden pozitif bir kimliklenme süreciyle kendisini ifade eden toplumsal tabakalar, şimdi çok daha negatif bir biçimde, “öteki olmamak” üzerinden tanımlanan birer epistemolojik kaleye dönüşmüş durumda. Bu yapının sağladığı güvenli ortamdan dışarı çıkmak isteyen pek yok. Ördüğü duvarların ötesinden gelen bilgilere kapalı, kendisi gibi olmayanların endişelerine kayıtsız bir kalabalığa toplum diyebilmek giderek zorlaşıyor. Gündelik hayattaki diğer pek çok sorunun, artan kolektif kaygıların, eriyen toplumsal güvenin ve yok olan kamusal değerlerin arkasında da bu sosyal kriz yatıyor aslında.

Elbette sözünü ettiğimiz kutuplaşma kendiliğinden oluşmuş değil. Yaşadığımız şey neoliberal ekonomilerin yarattığı sınıflar ve kuşaklar arası eşitsizliklerin bir ürünü. Hegemonik bir konuma yükselen serbest piyasa söylemi ile sosyal devlet uygulamalarının törpülenmesi, derin yoksulluk ve prekaryalaşmanın artışı, orta sınıfın büyük ölçüde yok oluşu ve tüm bunlara karşı inandırıcı bir ekonomi-politik alternatifin ortaya çıkmamasının doğrudan sonucunu yaşıyoruz.

İki önemli teknolojik gelişme de bu yaşananların katalizörü olarak mevcut eğilimlerin daha da pekişmesine neden oluyor. Bunlardan ilki yapay zeka kullanımının artışı ve geleceğin geçmişe oranla çok daha belirsiz ve güvencesiz bir hal alması. Bunun yarattığı kaygı dalgası önümüzdeki yıllarda etkisini daha da hissettirecek. İkinci önemli gelişme ise sosyal medya araçlarının yaygınlaşması. Bir yandan bu mecralarda geçirdiğimiz ortalama süre artarken, öte yandan sosyal medya uygulamalarının gelişen olanakları bize birkaç tık yoluyla sanal dünyada kendimiz için güvenli yankı odaları kurmaya imkân veriyor. Bu da söz konusu uygulamaları birer asosyalleşme aracına dönüştürüyor.

Birbirinden kopuk sosyal birimlere ayrışıyor olmamızın iktidar kanadında ciddi bir endişe yarattığını söylemek zor. Aksine, bizi yönetenler bu dönüşümü memnuniyetle izliyor ve ihtimal ki daha da pekişmesini umuyorlar. İktidar yörüngesinde kurulduğu söylenen trol ağları, farklı siyasal, sosyal ve kültürel gruplar arasında yükselen duygusal surları tahkim etmek için durmaksızın çalışıyor.  Zira AKP yönetimi siyasal enerjisinin önemli bir bölümünü bu kutuplaşmadan devşirmekte. Dahası söz konusu bölünmüşlük kolektif bir muhalefet hareketinin ortaya çıkışını zorlaştırdığı için de iktidarın işine yarıyor. Bu bağlamda her seçim döneminde muhalefetin farklı kesimlerinin iktidardan çok birbirleri ile uğraşıyor olması Erdoğan’ı herhalde pek üzmüyordur.

Ne var ki ülkenin ortak çıkarları penceresinden bakıldığında bu kutuplaşmanın ciddi bir milli güvenlik meselesi olarak görülmesi gerektiği açık. Uzun vadede sürdürülebilir olmayan, iç gerilim ve istikrarsızlık potansiyelini arttıran bir toplumsal sorunla karşı karşıyayız. Dahası, söz konusu sorun dışarıdaki güç odakları tarafından da Türkiye’nin yumuşak karnı olarak görülüp değerlendirilmeye müsait. Nitekim başka ülkelerin buna benzer operasyonlara maruz kaldığını biliyoruz. 2013 yılında St. Petersburg’da faaliyete geçen İnternet Araştırma Ajansı’nın, kurduğu toplu trol ağları ile ABD’yi hedef aldığı biliniyor. Bu ajansa bağlı olarak sosyal medyada açılan hesaplar, kimi zaman siyahi bir aktivist kimi zamansa ırkçı bir beyaz gibi davranarak, ülkede var olan toplumsal fay hatlarını derinleştirmek için yıllarca çalıştı.

Yapılan tahminler, ajansa bağlı hesapların X, İnstagram ve Facebook üzerinden yüz milyonlarca paylaşım yaptığı, çok yüksek beğeni, yorum ve retweet sayılarına ulaştığını gösteriyor. Rus yanlısı bir görüşü empoze etmekten ziyade, Amerikan toplumundaki farklı kesimlerin kendi içine kapanmasını ve diğer toplum kesimleriyle hasmane bir ilişki kurmasını teşvik eden bu faaliyetlerin ABD’de yükselen popülizme olan katkısını ölçmek zor. Michelle Goldberg, 2018’de New York Times’ta çıkan bir makalesinde Trump’ın ilk başkanlık zaferini doğrudan bu yapı ile ilişkilendirmişti. Ancak bu iddianın doğruluğu teyit edilmiş değil. Yine de burada önemli olan, Rusların söz konusu toplumsal kutuplaşmada kendileri açısından bir fırsat görmüş ve bunu değerlendirmek için planlı bir faaliyete girişmiş olması.

Türkiye için de benzer bir tehdidin söz konusu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hem ekonomik kriz hem de iktidarın kullanmaya alıştığı ötekileştirici dil ve otoriter eğilimler nedeniyle ülkemizdeki toplumsal kutuplaşma krizinin derinleşmesi zaten muhtemel. Bir de buna dışarıdan organize edilecek bir kampanya neticesinde radikalleşme çığırtkanlığı yapan şüpheli hesapların yayılma olasılığını eklersek, meselenin ne derece ciddi olduğu da anlaşılacaktır.

Bu sorunun çözümünün kolay ve basit olduğunu düşünmek yanlış olur. Zira sözünü ettiğimiz ayrışmanın her şeyden önce nesnel ve yapısal nedenlere dayandığını unutmamak gerekiyor. Böylesi derin bir sorunu sağlam bir kolektif siyasal irade olmaksızın çözmek imkansız. Toplumsal açıdan bakarsak, bu kutuplaşmanın yarattığı sıkışmışlık ve güvensizlik hissine dair bir rahatsızlık olduğu ortada. Bu da kutuplaşma karşıtı siyasal hareketler için bir toplumsal tabanın olduğuna işaret ediyor. Buna karşın bu sorunu kapsayıcı bir siyasal söylemle birleştirecek bir siyasal hareket henüz ufukta görünmüyor. Gerek iktidar gerekse muhalefet, birbiri ile kutuplaşma üzerinden kendi siyasal gücünü devşirmeye çalışıyor. Siyaset bu yolla mobilize olurken yavaş yavaş çözülmekte olan toplumsal dokuyu onarmak da her geçen gün zorlaşıyor.