Siyasi etiği, siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin davranışlarını yönlendiren ahlaki ilkeler bütünü olarak tanımlamak mümkün. Bu kavram, dürüstlük, şeffaflık, hesap verebilirlik, eşitlik, tarafsızlık, kamu yararını ön planda tutma, yolsuzluktan kaçınma, insan hakları ve demokratik değerlere bağlılık gibi unsurları kapsıyor doğal olarak. Bu tanımdan hareketle Türk siyasetinde etiğe ne kadar önem atfedildiğini söyleyebilmek pek kolay değil ne yazık ki.  

Çocukluğumdan bugüne kadar ikisi klasik, biri elektronik, biri de girişim aşamasında kalan onca askeri darbe, onca askeri/yargısal vesayet ve siyasi mühendislik dönemleri yaşadık ama topal demokrasimizin eksikliklerini giderip yoluna girdiğine tanık olamadık bir türlü. Cumhur İttifakı’nın bu ikinci döneminde ise, öylesine anormal, geçmişten farklı olarak, iktidarın değil de muhalefetin hedef alındığı öylesine tuhaf, anayasal güvencelerden yoksun hibrit rejimlere özgü birçok sorunla boğuşuyoruz. Bu nedenle bundan önceki üç yazımda tekrar, tekrar dile getirmektense garipsediğim bu sorunların çözümü için zorunlu ve gerekli gördüğüm anayasa değişikliklerini kaleme almıştım. Tuhaftır ama bu değişikliklerin bir bölümü anayasanın uygulanması için öngördüğüm bazı yaptırımlardı. Oysa anayasa hukuku sınavlarında, hükümlerine uyulması için anayasaya hangi yaptırım maddeleri eklenmesi gerekir sorusu gelse çok zorlanır, böyle soru mu olur diye tepki gösterirdik. Devlet ciddiyeti anayasaya uymayı gerektirir çünkü.

Devlet ciddiyeti ayrıca, seçim zamanı geldiğinde iktidarları yaptıkları, yapamadıkları yani icraatları üzerinden değerlendirecek olan halkın iradesini kabul etmeyi gerektirir. Cumhur İttifakı bu dönemine kendi yarattığı yüksek enflasyonla mücadele amacıyla sabit gelirlilerin ücretlerini düşürerek ve Anayasa’nın 10. ve 61. maddelerine aykırı olarak negatif ayrımcılık yaptığı emeklilerin çoğunluğunun maaşlarını da açlık sınırının altına indirerek başladı. O dönemde platformlarında izlediğim kadarıyla emekliler belediye seçimlerinde Cumhur İttifakı’nı uyarmaya söz vermişlerdi. Öyle de oldu. Bu uyarıyı dikkate almak ve emeklilere haklarını teslim etmek şöyle dursun, iktidar sanki onları cezalandırmak amacıyla oylarıyla birinci parti konumuna yükselmesine büyük katkı yaptıkları CHP’yi adeta yargı ablukasına aldırmış durumda. Öyle ki ilk derece mahkemeleri üzerinden YSK’nın yetkili olduğu partinin bir önceki kurultayıyla ilgili olarak siyasi partilere uygulanması mümkün olmayan “butlan” kararı çıkartmak için yargıya baskı yapıyor. Bu da yetmiyor olmalı ki şimdi güdümündeki medyada CHP’ye kapatma davası tartışılıp duruyor. Kimse yargının bağımsızlığından dem vurmasın, IBB iddianamesini hazırlayan başsavcının Adalet Bakanı ve HSK Başkanı olduğu bir ülkede buna kargalar bile inanmaz.  

Parti kapatmayı tartışmaya gelince, tek kelimeyle utanç verici. “Demokrasi paketi” başlıklı yazımda, Anayasa’nın siyasi partilerle ilgili 68 ve 69. maddelerinde değişiklik yapılmasının zorunlu olduğunu belirtip şu hususların altını çizmiştim: “bu kapsamda demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin (…) faaliyetlerini durdurma ya da kapatma koşullarını AİHM kriterlerine uygun olarak sadece “şiddete çağrı” ve “şiddete teşvik ” ölçütlerine bağlı tutmak uygun olur. “ Halkın çoğunluğu2008’de AK Parti’ye kapatma davası açılmasına nasıl karşı çıktıysa, bu partinin oylarını bir sonraki genel seçimlerde nasıl yüzde 50’ye kadar taşıdıysa, CHP’ye kapatma davası açılabileceğinin ima edilmesine de öyle karşı çıkar. Bu konuda ayrıca şunu da eklemekte yarar var:Cumhur İttifakı emeklilerle birlikte halkın büyük çoğunluğunu üç yıldır yoksulluğa mahkûm ederek görevini tam yapamamışsa, iki yıl sonraki zorunlu sınavı onlara biraz para dağıtsa, milletvekilleri veya belediye başkanları transfer etse, hatta CHP’yi itibarsızlaştırsa veya bölse bile kazanamaz. Çünkü yoksullaştırılan halkın temel sorununu çözmenin yolu bu değil. Kaldı ki CHP’ye yapılan tüm hukuksuzlukları ayrıca olumsuz değerlendirenler de olacaktır kuşkusuz. O bakımından görüşümü soranlara imkânsızın ancak hayal aleminde mümkün olabileceğini söyleyegeliyorum.   

Seçmen iradesinin korunması

Bugün yaşadığımız bu sorunlar “Siyasi Etik” yasasını zorunlu kılıyor. Ama bu konuda işe öncelikle seçmen iradesini korumakla, başka bir deyişle gerek genel gerek yerel düzeyde parti değiştirmeleri önlemekle başlamak gerekiyor. Genel düzeyde, başka bir deyişle TBMM’de artık parti değiştirme yasağı getirilmesi şart. Bunun için Anayasa’nın 84 ve 78. maddeleri değiştirilmeli ve halkın iradesine saygı duyulmalı. Bu bağlamda, “milletvekilliğinin düşmesi” başlıklı 84. Maddeye şu fıkranın eklenmesi gerekiyor: “ Bir siyasi parti listesinden seçilen milletvekili, partisinden istifa etmesi veya başka bir siyasi partiye katılması halinde milletvekilliği kendiliğinden sona erer. Bu durumda, boşalan üyelik bu Anayasa'nın 78. maddesindeki yedek milletvekilliği usulüne göre doldurulur." Böylece vekaletin şahsa değil, seçildiği "listeye" ait olduğu hukuken tescillenmiş olur. Bu durumda, 78. maddeye, ara seçimlerle ilgili fıkralar kaldırılarak, şu fıkranın eklenmesi de zorunlu hale gelir: “TBMM üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilmez. Boşalan üyelikler, ilgili seçim çevresinde aynı siyasi partinin yedek milletvekili listesinden sıradaki aday tarafından doldurulur. Bağımsız milletvekillerinden boşalan sandalyeler için ara seçim hükümleri saklıdır." Bu değişikliklerle Meclis aritmetiği ve seçmen iradesi korunmuş olur doğal olarak.

Bugün belediye seçimlerinden bu yana geçen iki yıllık süre içinde, çeşitli partilerden 79 Belediye Başkanı AK Parti’ye geçmiş bulunuyor. Son derece anormal bir sayıya ulaşmış olan bu parti değiştirmeler seçmen iradesinin yerel düzeyde de çöpe atılması anlamına geliyor. Bu kabulü mümkün olmayan durumu engelleyebilmek için de Anayasa’nın “Mahalli İdareler” başlıklı 127. maddesine şu fıkrayı eklemekte de yarar var.  “Bir siyasi parti adayı olarak seçilen belediye başkanı, görev süresi içinde, partisinden istifa ederek başka bir partiye katıldığı takdirde, başkanlık görevi kendiliğinden sona erer ve ilgili yerel yönetim biriminde belediye başkanlığı seçimi 45 gün içinde yenilenir. Seçim yapılana kadar görevi belediye meclisi tarafından seçilen bir vekil yürütür." Belediye başkanlarıyla ilgili bu anayasa değişikliğine paralel olarak, belediye meclis üyeleri transferlerini engellemek için 2972 sayılı Mahalli İdareler Seçim Kanunu’nda milletvekilleri gibi parti değiştiren üyenin üyeliğinin düşürülmesi ve yerine yedek üye atanması gibi bir düzenleme de yapılabilir.  

Siyasi Etik Yasası (SEY)

Seçmen iradesinin korunması siyasi etiğin bir gereği olmakla birlikte, ayrı bir Siyasi Etik Yasası da çıkarılmalı ve siyasetçinin kamu kaynaklarıyla olan ilişkisinden davranış modellerine kadar geniş bir alan düzenlenmelidir. Türkiye’de böyle bir yasa çıkarılması için çeşitli tarihlerde girişimlerde bulunulduğunu söyleyebiliriz. Gelecek Partisi Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun sık, sık yinelediği gibi Başbakan olarak görevliyken bu yönde bir girişimi olmuş ama hayata geçirilememişti. CHP’nin 2019’da sunduğu, yasama dönemi sonunda kadük olduğu için 2023’te Özgür Özel imzasıyla yeniden sunduğu ve Anayasa Komisyonu’nda halen bekleyen bir teklifi var. Teklif böyle bir yasanın "somut" ve "denetlenebilir" olması için gereken temel öğelerin çoğunu ve en önemlisi yasanın kâğıt üstünde kalmaması için bağımsız bir denetim mekanizması olarak Siyasi Etik Kurulu oluşturulmasını içeriyor.

SEY’in temel unsurlarının başında mal bildiriminde bulunmak geliyor kuşkusuz ama 3628 sayılı mevcut mal bildirimi yasası "kapalı zarf" usulü çalıştığı ve sadece şüphe durumunda açıldığı için yeterli değil. Mal bildirimlerinin seçim tarihinden itibaren dijital bir platformda halka açık olması ve periodik güncellemeler yapılması gerekiyor. İkinci temel unsur, “çıkar çatışması yasağı” başlığı altında toplanan yasaklar bütünü.  Görev süreleri boyunca seçilmişler şirket yönetim kurulu üyeliği, ticari vekillik veya aracılık faaliyetleri yapmaktan menedilmeli, birinci ve ikinci derece yakınlarının yetki alanında bulunan kurumlarda istihdam edilmesi ya da bu kurumlardan ihale almaları görevden el çektirmeye kadar varan ağır yaptırımlara tabi tutulmalıdır. Hatta görevden ayrılan bir bakan veya belediye başkanı, görevdeyken denetlediği -varsa- sektörler veya şirketlerde 3 yıl gibi bir süre (Cooling-off Period) çalışamamalıdır. Aynı mantıkla, siyasi kararlara etki yapma potansiyeli olan pahalı hediyeler, (örneğin asgari ücretin yüzde 10 veya 20’sini aşan değerde) kabul edilmemeli ve kabul edilenler de bu amaçla tutulan kamu envanterine kaydedilmelidir.

Bu yasaklara ek olarak seçilmişlerin tam zamanlı çalışmaları sağlanmak durumundadır. Örneğin milletvekilliği ek iş değil, "tek iş" olarak tanımlanmalı; Meclis çalışmalarına (Genel Kurul ve Komisyon) mazeretsiz katılım oranları halka açık yayınlanmalı, belirli bir sınırı aşan devamsızlıklar,  maaş kesintisi, hatta üyelik düşürme nedeni sayılmalıdır. Meclis çatısı altında kişilik haklarına saldırı, cinsiyetçi söylem, fiziksel şiddet uygulayan vekillere sadece kınama değil; ödenek kesintisi ve belirli süreyle yasama faaliyetlerinden men cezası verilebilmelidir.

Bu yasakları denetleyen Siyasi Etik Kurulu, CHP’nin teklifinde yer aldığı gibi, her siyasi partinin eşit sayıda üyesinden oluşabilir. Önemli olan, Kurul’un ihbarları inceleyip "siyasi etik ihlali" kararı verebilmesi, bu kararları kamuoyuna açıklayabilmesidir ki CHP teklifinde bu hususlar esasen yer alıyor. Ama teklifte yaptırım olarak sadece uyarı ve kınama cezaları öngörülüyor ki caydırıcılık açısından Kurul mümkünse yukarıda saydığım daha ağır yaptırımları da uygulayabilmeli. Çünkü bu tür yasalar öncelikle siyaseti bir "zenginleşme aracı" veya "dokunulmazlık kalkanı" olmaktan çıkarmayı ve siyasetçiyi asıl görevi olan kamu hizmetine odaklamayı amaçlıyor.  

AB ülkelerine göz atıldığında, yukarıdaki önerilerimden parti değiştirmelerle ilgili olanın benzerinin sadece Portekiz’de bulunduğu görülüyor. Bu ülke anayasasının 160. maddesi, bir milletvekilinin seçildiği listede yer alan partiden farklı bir siyasi partiye katıldığında milletvekilliği sıfatını kaybedeceğine, ama "bağımsız" kalma hakkının bulunduğuna hükmediyor. Parti değiştirmelerinin en yaygın olduğu İtalya’da ise 2017 yılında Senato içtüzüğünde yapılan bir değişiklikle parti değiştirmeler zorlaştırıldı. Almanya’da siyasi kültür ve “Etik Kodlar" (Abgeordnetengesetz) çok güçlü olduğu için, Fransa’da ise seçim sistemi nedeniyle siyasi parti değiştirmeler pek görülmüyor.

Siyasi etik yasalarına gelince, en kapsamlısı Fransa’da bulunuyor. Macron’un iktidara geldiği ilk yıl (2017) çıkarılan Kamu Hayatında Güvenin Sağlanmasına Dair Kanun" (Loi pour la confiance dans la vie publique) siyasi etik ve şeffaf yönetim açısından modern bir yasal düzenleme niteliğinde. Ayrı bir araştırma konusu ama bu yasanın en önemli özelliği milletvekillerine verilen bütçeden temsil giderlerinin (IRPF- İndemnités Représentative des Frais de Mandat) fatura karşılığı ödenmesi ve kontrol mekanizması olan Kamu Hayatında şeffaflığın sağlanması Yüksek Otoritesi HATVP’nin (Haute Autorité pour la transparence de la vie publique) yetkilerinin güçlendirilmiş olması.

Siyasi etik, görüldüğü gibi, sadece siyasi parti ve temsilcilerinin uymaları gereken ahlak kurallarını değil, ayrıca halk ile vekilleri arasındaki ilişkileri de içine alan geniş bir alanı kapsıyor. Türkiye’nin bu alanda katetmesi gereken daha uzun bir yol var ne yazık ki.