Binaya girer girmez merdivenlere yöneliyorum. Asansörü bekleyecek sabrım yok. Katları çıktıkça son aylarda olan işten çıkarmalar dolanıyor aklımda. İnsan bazen kendi nefesinden bile tedirgin oluyor. Üçüncü katta dizlerim yanmaya başlıyor, aldırmıyorum. Altıncı katta kalbim hafif hızlanıyor, onu da görmezden geliyorum. Sekizinci kata vardığımda kapıyı, kendime ait olmayan bir nefesle açıyorum sanki. Doktor haklıydı belki; “Kaslarını zamanında çalıştırmalıydın,” demişti.

Ofis bomboş.

Saate bakıp kendi kendime söyleniyorum:
“Tabii… Milletin kocası bırakır getirir.”

Tam o sırada telefon çalıyor.

— Buyurun, sekizinci kat. Mahitap ben.
— İyi günler, Nezaket Hanım’la görüşecektim.

Bir an duruyorum. Ses tanıdık mı diye yokluyor beynim. Belki üst kattan aratıyorlardır.

— Maalesef bugün…

Tam o sırada Nezaket giriyor içeri.

Telefonu beklemeye alıp telaşla sesleniyorum:
“Seni arıyorlar.”

Hiç tepki yok.

Yüzünün rengi, üzerindeki sarı bluzla neredeyse aynı olmuş. O uzun burnu olmasa, ressam yüzünü yarım bırakmış sanacağım. Duymamış gibi gidip yerine oturuyor.

“Nezaket, telefon sana.”

Boş boş bakıyor.

Yanına gidip omzuna dokunuyorum, irkilerek dönüyor.

“Ne zaman? Çıktı mı?”

Sesi sanki kavga ediyor biriyle.

Omuzlarını hafifçe sarsıyorum.
“Canım benim, günaydın… Telefon.”

Yüzüme bakıyor uzun uzun.

“Biliyor musun,” diyor, “ben hâlâ aynalarda içimdeki genç kızı görüyorum. Bana çok kızıyor.”

“Telefon…” diyorum dişlerimi sıkarak.

“Bana mı? Kim aradı?”

Doktorun söylediği geliyor aklıma; sinir, dalgınlık, ani korkular…

Yutkunuyorum.
“Az önce aradılar. Sen girince beklemeye aldım.”

Gözleri iyice büyüyor.
“Kimmiş sordun mu?”

“Yok.”

İsteksizce kalkıyor. Birlikte benim masaya doğru yürüyoruz.

“Korkma,” diyorum, “daha önce hiç aramadılar sonuçta.”

Bir anda rengi iyice kaçıyor. Düşecek gibi olunca kolundan tutup sandalyeye oturtuyorum.

Başka zaman olsa asla benim yerime oturmazlar. Evde kedileri varmış da üstleri tüy oluyormuş da… Sonra ben artık evsiz olduğum için aile hayatını anlayamazmışım da… İnsan bazen cevap vermeye hazırlanıyor ama eski hesaplar önüne diziliyor. Susuyorsun. Bizim kızlar susmayı yenilgi sayar. Ben onların küçücük mutluluklarını ellerinden almak istemiyorum.

“Nezaket, hadi biraz su iç.”

Bomboş gözlerle bakıyor.

Kulağına eğilip adını fısıldarken kokusunu alıyorum. Güllü baharat gibi… Bilirim, o kocanın kadına sindirdiği kokudur. Çıkmaz üstünden. Başını biraz kaldıracak olsan deniz gibi içine çeker insanı. Herkeste farklı bana ise hep aynı kokar! Baharatlı gül gibi…

Telefonu geri alıyorum.

— Alo, buyurun. Nezaket ben, kusura bakmayın beklettim.
— Sorun değil. Auro Danışmanlık’tan arıyoruz. Sonuçlarınız çıktı. Yarın saat ikide gelirseniz ayrıntılı konuşalım.
— Yarın önemli bir toplantım var. Perşembe olabilir mi?
— Elbette. Perşembe görüşürüz o halde.

Tam kapatırken koridordan Zehra’nın kahkahası geliyor.

“Aaa, Nezaket hâlâ gelmedi mi?”

İnadına cevap vermiyorum. İnsan kalabalık içinde eski arkadaşını unutmayı da öğreniyor demek.

Kolonya döküyorum Nezaket’in ellerine.
“Hadi canım, aç gözlerini.”

Burnuna kolonyayı yaklaştırıyorum ama üstündeki o koku hâlâ baskın.

Zehra telaşla yaklaşıyor:
“Aşk olsun Mahitap, sabahtan beri neden söylemiyorsun hasta olduğunu?”

Nezaket kendine gelir gibi oluyor.
“Ne oldu bana?”

“Bir şey olmadı,” diyorum. “Şekerin düştü herhalde.”

“İyiyim kızlar.”

Sesi odaya yayılan bir bahar rüzgârı gibi kuşatıyor içimizi. Yüzümüzde bir gülümseme sanki hep baharmışız gibi. Sonrası hep bahar ertesi

Bir müddet sonra hepimiz masalarımıza dönüyoruz.
Klavye sesleri başlıyor.
Sanki hepimiz çalışıyormuşuz gibi.

Öğle yemeğinde masada hep birlikteyiz. Tuhaf bir sessizlik var.

İçim kabak dolması gibi olmuş; sıkışık, ağır. Karnımı iyice doyurmam lazım. Akşam düşünmem gereken şeyler var çünkü. Burada düşünemiyorum artık. Her yer dinleniyor sanki.

Daha geçen ay dördüncü kattaki en iyi insanları bir günde çıkarmadılar mı?

İçlerinden biri asansörde bana “sus” işareti yapmıştı da günler sonra anlamıştım aslında vedalaştığını.

Gazetede ne mi yazıyorum?

Tezcan Hoca’nın soru-cevap köşesini.

Evlilik, ilişkiler, apartman hayatı… İçinde cinsellik geçmeyen her şey! Çünkü bazı şeyleri yazmak serbesttir ama bazı şeyleri düşünmek bile risklidir.

Bazen öyle sorular yazarım ki iç hat telefonum susmaz.

Tezcan Hoca arar:
“Mahitap Hanım, vallahi siz bunları nereden buluyorsunuz? Dün gönderdiğiniz soruların yarısına ben cevap veremedim. Bari cevapları da siz yazın.”

Gülüşürüz.

Eskiden biri vardı.
Onur.

“Senin kıymetini bilmiyorlar,” derdi. “Başka gazeteye geç.”

İyi adamdı aslında. Görünmeyeni görürdü.

Ama bu kez önce ben gördüm.

Gittim.

Yemek bitmeye yaklaşırken sessizliği bozuyorum.

“Bu akşam çıkışta iki tek atalım mı kızlar?”

Zehra hemen atlıyor:
“Olur.”

Nezaket yüzüme boş boş bakıyor.

“Çıkışta diyorum.”

“Olur…” diyor kısık bir sesle.

Akşamüstü ofiste klima çalışıyor ama herkesin elinde yelpaze var. O sırada Zehra sesleniyor:
“Mahitap!”

“Efendim süslü?” diyesim geliyor içimden.

“Nezaket kilo mu aldı sence?”

“Yok ya…”

“Bilmiyorum, kalçaları büyümüş gibi geldi.”

Doktorun söyledikleri düşüyor aklıma. İlaçlar iştah yapabilirmiş.

Bir an kendi bedenimi düşünüyorum.

Sonra vazgeçiyorum.

Asansördeyiz.

Zehra koluma giriyor.

“Senin çocuklar merak etmiyor mu seni?”

Gülüyorum.
“Etmiyorlar. Sizinle olduğumu biliyorlar.”

Nezaket yorgun bir sesle soruyor:
“Her şeyi anlatıyor musun onlara?”

“Tabii. Gece başka nasıl geçsin? Bizim Zehra gibi kaş yaptırma derdimiz yok.”

İlk kez asansör dar gelmiyor.

Gazete binasından kahkahalarla çıkıyoruz.

Vitrinde kendimi görüyorum bir an.
İnsan yaş aldıkça çirkinleşiyor mu gerçekten?
Yoksa zaman mı bizi yavaş yavaş silmeye başlıyor?

Masada Zehra’yla baş başayız.

“Nesi var bunun?” diyor. “Sabahki hâlini gördün.”

“Ben ne bileyim?” diyorum. “Siz daha yakındınız. Hem geçen kahvaltıya, oradan da ormana yürüyüşe gitmiştiniz.”

Zehra kahkahayla gülüyor.
“Sen hangi dünyada yaşıyorsun Mahitap? Ne kahvaltısı, ne yürüyüşü…”

Bir anda dank ediyor.

Demek ben hayal etmişim. Yine…

Nezaket masaya döndüğünde yüzü değişmiş. Sanki biraz önce çöken kadın gitmiş yerine başka biri gelmiş.

“Yazını ben toparladım,” diyorum.

“Canım,” diyor, “senden iyi yazan mı var?”

Gülüyoruz.

Uzun zamandır ilk kez gerçekten gülüyorum ben de.

İkinci dublede herkes yine dalıyor içine.

Sonra birden Nezaket kadehini kaldırıyor.

“Kızlar…” diyor. “Ne yazık ki artık yüklü olamayacağım.”

Sessizlik.

“İçimdeki ev taşındı.”

Zehra’nın sesi titriyor:
“Benimki de…”

Ben bütün gücümle bağırıyorum:

“Yarın sabah Auro Danışmanlık’ı arıyoruz. Üç kişilik randevu benden!” 

Dolmuşta eve dönerken yarının yazısını düşünmeye başlıyorum.

Çantamdan aceleyle kâğıt kalem çıkarıyorum.

“Çocukluğumun ürünüyüm ben.
Yatılı okulun sessizliğinden doğdum.

Ranzan, sabah öten horoz ve devasa bir kütüphane dışında kimsen olmaz bazen.
Kimse seni duymaz ama sen her şeyi duyarsın.

Ben Dilde, işte o sessizlikten doğdum.
Peki ya sen…

Hangi dilden doğacaksın?

Doğmak için yarını mı bekleyeceksin?”