Piyasalar bazen bir haberi hemen satın alır. Bu defa o haber: “Hürmüz açılıyor.” Nitekim, ABD-İran hattında barış ihtimali yükselince Brent petrolü de hızlı bir şekilde 80 dolar seviyesine geriledi. Bugün itibarıyla 78–79 dolar bandında ve bu fiyatlar da son üç ayın en düşük seviyesine karşılık geliyor.

Petrol fiyatlarındaki bu düşüş özellikle enerjide dışa bağımlı olan ülkeler için bir nefeslenme anlamına geliyor.

Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor. Zira, petroldeki düşüşle fiyatlanan iyimserlik küresel ekonomideki riskler nedeniyle kalıcı olacakmış gibi görünmüyor.

Dünya Bankası Uyarıyor

Dünya Bankasının birkaç gün önce açıkladığı Küresel Ekonomik Görünüm raporunda öne çıkan riskler şöyle özetleniyor:

  • Enflasyon baskısı: Jeopolitik gelişmeler ve enerji şoklarına bağlı olarak enerji ve emtia fiyatlarındaki yükseliş faizlerin yüksek kalması riskini arttırıyor.
  • “Sert Çakılma” Riski: 2026 yılında yüzde 2,5 olarak öngörülen küresel büyüme yüzde 1,3'e kadar düşebilir.
  • Kamu borcundaki artışın faizlere asimetrik yansıması: Kamu borçlarının tarihsel olarak yüksek seviyelere gelmesi ve yükselen enflasyon nedeniyle risk primleri de katlanarak artıyor. Buna bağlı olarak faiz giderlerindeki artış özellikle yüksek borçlu ülkelerde kamu maliyesinde baskı yaratıyor.
  • Sistemik Diğer Riskler: Ticaret politikalarındaki kalıcı belirsizlikler, korumacılık eğilimleri, iklim/hava durumu şokları ve özellikle düşük gelirli ülkelerde derinleşen gıda güvensizliği küresel ekonomi üzerinde risklere neden oluyor.

Asıl Hikâye: Büyük Oyuncular Masaya Oturunca…

Dünya Bankası enflasyon, büyüme ve kamu borcu alanındaki risklere dikkat çekerken, piyasalar da aynı dertlerden muzdarip olan ABD’de alınacak faiz kararına odaklanmıştı.

Nitekim dünkü FOMC toplantısında faizleri sabit tutulurken yıl sonuna kadar da bir indirim olmayacağı mesajı çıktı. Böylece FED, piyasaların beklediği “şahin duruşu” bir adım öteye taşıyarak “agresif bir sıkılaşma eğilimi” ortaya koymuş oldu. Ve bir anlamda enflasyondaki yapışkanlığı ve jeopolitik nedenlere bağlı arz şoklarını geçici değil, kalıcı bir tehdit olarak kabul ettiğini de gösterdi.

Faiz indiriminin 2027'ye ertelenmiş olması, ABD tahvil faizlerinin de yüksek kalmaya devam edeceği anlamına geliyor.

Fed’in dünkü kararını cebe koyan piyasalar, aslında bir süredir dikkatle Japonya’yı izliyor. Zira kamu borcunun milli gelire oranla yüzde 250'nin üzerinde olduğu Japonya’da önemli gelişmeler oluyor.

Küresel enflasyonist baskılar, çekirdek TÜFE’yi Japonya için pek alışıldık olmayan yüzde 2,5 seviyelerine taşımıştı. Bunun bir sonucu olarak Japonya yıllardır sürdürdüğü ultra-gevşek negatif/sıfır faiz politikasından koparak faizleri yüzde 1'e yükseltti. Bu oran 1995'ten bu yana görülen en yüksek faiz seviyesine karşılık geliyor.

ABD ve Japonya’daki gelişmeler, Dünya Bankası raporunda da belirtildiği gibi gelişmiş ekonomilerin yüksek tahvil faizlerinin gelişmekte olan ülkelerin faiz oranları üzerinde ek bir yukarı yönlü baskı (crowding out/dışlama) oluşturmaya devam edeceğini gösteriyor.

Basit hâliyle: “Büyük oyuncu masaya oturunca küçük oyuncuya yer kalmaz.”

Türkiye Ne Yapacak: Faiz İnecek mi?

Piyasanın bir süredir umut ettiği şey şuydu: “İran-ABD/İsrail çatışması durulunca TCMB de 2026 sonuna doğru küçük küçük faiz indirir.”

Ancak Fed’in sıkı duruşunu koruması ve faiz indirimlerini 2027’ye doğru öteleme sinyali vermesi, teknik olarak değerlendirildiğinde, Merkez Bankası’nın “daha uzun süre sıkı” kalmasını zorunlu kılan bir gelişme.

Öte yanda, enflasyonun yüzde 28–30 bandında yapışkan bir seyir izlemesi, yüksek küresel faizler karşısında portföy hareketlerini dengelemek için TL’yi cazip tutma zorunluluğu, Merkez Bankası’na bir süre daha politika faizini yüzde 37’de tutmak gerektiğini söylüyor. Buna karşılık, yüksek faiz ve değerli kur politikasına bağlı olarak ihracatın ve yurtiçi yatırımların büyüme ve istihdamı yeterince destekleyemiyor olması faizlerin düşürülmesi yönünde baskıları da artırıyor.

Ancak burada kritik kavram “reel faiz farkı”.

Türkiye ekonomisi ihracat ve doğrudan yabancı yatırım yoluyla gerekli döviz ihtiyacını karşılayamadığı için aradaki farkı ya dış borç alarak ya da “carry trade” dediğimiz kısa vadeli yabancı fonlarla karşılıyor. Hal böyleyken, Türkiye gelişmiş ülkelere göre yeterince yüksek reel getiri sunmazsa “carry trade” mekanizması çalışmıyor. Bu da doğrudan doğruya kur baskısı demek.

Özetle, petrolün düşmesi enflasyonist baskıyı bir miktar hafifletse de Merkez Bankasının eli o kadar da esnek değil. Bu koşullarda faizi erken indirmenin maliyeti, geç indirmenin maliyetinden daha yüksek görünüyor.

Bireysel Yatırımcı İçin Tavsiye Değil Ama Kıssadan Hisse

Bireysel yatırımcı açısından tabloyu sadeleştirirsek:

Faizler uzun süre yüksek kalabilir; bu da TL mevduat ve sabit getirili ürünlerin bir süre daha cazip olacağı anlamına geliyor.

Buna karşılık, küresel belirsizlikler ve ‘büyük oyuncuların’ masadaki ağırlığı, tek bir varlığa yüklenmek yerine dengeli bir dağılımı daha isabetli bir strateji haline getiriyor.

Petrolün ucuzlaması bireysel olarak pompada bir miktar nefes aldırabilir. Ancak, makro göstergeleri mucizevi şekilde iyileştirecek kadar büyük bir hikâye değil. O nedenle maceradan uzak durmak en iyi tercih olacaktır. Ekonomi yönetiminin yapısal iyileşmeler için adım atmadığı koşullarda, oynaklığı sınırlayan ve kur riskini gözeten, sakin kalan kazanır gibi görünüyor.