Ekonomi dünyası uzun süredir fırtınalı denizlerde yol almaya çalışan bir gemiye benziyor. Pandemi sonrası patlak veren yüksek enflasyon dalgası, ardından gelen jeopolitik gerilimler ve tedarik zinciri kırılmaları derken, limana sağ salim yanaşmak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu devasa geminin dümende ise tanıdık bir siluet var: Merkez Bankaları.

Peki, kaptan köşkündekiler rotayı doğru çizebiliyor mu? Yoksa dalgaların şiddetini hafife mi alıyorlar?

Geçtiğimiz birkaç yıl, dünya genelinde "faiz artırım" yarışıyla geçti. ABD Merkez Bankası (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) başta olmak üzere, gelişmiş ekonomiler enflasyonu dizginlemek için tarihin en agresif sıkılaşma döngülerinden birine imza attı. Amaç basitti: Piyasadan parayı çekmek, tüketimi yavaşlatmak ve fiyatları aşağı çekmek. Geldiğimiz noktada enflasyon kısmen hız kesti ancak bu sefer de karşımıza başka bir hayalet dikildi: Büyümenin durması ve durgunluk (resesyon) riski.

Şimdi küresel piyasalar hummalı bir "faiz indirimi" muhasebesi yapıyor. Ancak merkez bankaları için faiz indirmek, artırmaktan çok daha tehlikeli bir viraj. Erken atılacak bir adım, küllenen enflasyon ateşini yeniden alevlendirebilir; geç atılacak bir adım ise reel sektörü, üreticiyi ve istihdamı kalıcı olarak sakatlayabilir. Kısacası küresel finansın devleri, sırat köprüsünde yürür gibi hareket ediyor.

Bizim Limanda Durum Ne?

Dışarıda bu denge arayışı sürerken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) için denklem çok daha katmanlı ve zorlu. Türkiye, fiyatlama davranışlarının kronik olarak bozulduğu, enflasyon ataletinin (beklentilerin yüksek kalmaya devam etmesi) kırılmasının zaman aldığı nev-i şahsına münhasır bir süreçten geçiyor.

Haziran 2023’ten bu yana atılan rasyonel adımlar ve parasal sıkılaştırma hamleleri, makroekonomik dengeleri yeniden kurma adına hayatiydi. Ancak hepimizin yaşayarak tecrübe ettiği bir gerçek var: Ekonomi sadece faiz enstrümanından ibaret bir piyano değildir. Merkez Bankası en doğru notaya bassa bile, orkestranın diğer enstrümanları (maliye politikası, bütçe disiplini, yapısal reformlar ve tarımsal üretim stratejileri) uyumsuz çaldığında ortaya çıkan şey müzik değil, gürültü oluyor.

Merkez Bankası'nın iletişim dilinde sıkça gördüğümüz "kararlılık" vurgusu piyasaya güven vermek açısından kıymetli. Aylık verilerdeki dalgalanmalara teslim olmadan yıl sonu hedeflerine odaklanmak teknik olarak doğru bir yaklaşım. Fakat sokaktaki vatandaşın ve iş dünyasının enflasyon algısı, matematiksel modellerden ziyade cüzdana ve tezgaha yansıyan fiyatlarla ölçülüyor. Güven, sadece faiz oranlarıyla değil; yapısal kırılganlıkların (cari açık, bütçe açıkları, aşırı borçluluk) kalıcı olarak tedavi edilmesiyle inşa edilir.

Ana Motoru Çalıştırmak

Ekonomi biliminin sarsılmaz bir kuralı vardır: Yan araçlar (makroihtiyati tedbirler, zorunlu karşılıklar vs.) ancak ana motoru destekler. Ana motor ise paranın değerini koruyan bağımsız bir para politikası ve onu arkadan rüzgarla besleyen mali disiplindir.

Önümüzdeki dönem, hem dünyada hem de ülkemizde merkez bankalarının "iletişim ve inandırıcılık" sınavı olacak. Kağıttan gemilerin bu dalgalı sularda batmaması için kaptanların sadece frene veya gaza basması yetmez; geminin omurgasını oluşturan yapısal reformları da acilen sağlamlaştırmak gerekiyor. Aksi takdirde, her rüzgarda yön değiştiren ve limana bir türlü varamayan bir ekonomi tablosuyla baş başa kalmaya devam ederiz.