Kısa bir süre öncesine kadar, hükümetin daha ziyade Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını engellemeye çalıştığını düşünmeye başlamıştık. O dönemde egemen olan düşünceye göre, şayet İmamoğlu aday olursa, iktidar partisinin cumhurbaşkanı adayını yenmesi söz konusu olabilirdi. Kamuoyu araştırmaları onu gösterir mahiyette idi. Son günlerde atılan adımlar ise, iktidarın ana muhalefet partisinin varlığından da rahatsız olduğunu gösteriyor. Önce irili ufaklı bir takım belediyelerin üzerinde yüründü ve bu kurumlarda çalışanlar tutuklandılar. Önemli bir bölümü tam ne ile suçlandığını dahi bilmiyor, ortada iddianame yok ama bu kişilerin karışık işler yapmış olabileceğine dair şüpheler var. Bunların bir bölümü de etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin ileriye sürdüğü fakat kanıtlamakta güçlük çektiği iddialardan oluşuyor. İşin belki daha ilginç yönü, eğer bir belediye başkanı ve bazı meclis üyeleri iktidar partisine geçecek olurlarsa, onlar hakkındaki işlemler durduruluyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi, göreve devam ediyorlar.

Bütün bunların yapılmasına rağmen, yine de kimse Cumhuriyet Halk Partisi’nin üzerinden bir hayli zaman geçmiş olan kurultayını mahkemelerin kısa sürede iptal etmesini, beklemiyordu. Hatta benim gibi Hukuk cahili olan zevat Kurultay sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul edildiğini, öngörülen süre içinde de kimsenin sonuçlara itiraz etmemesi dolayısıyla kesinleştiğini, dolayısıyla bunun başka yargı organları tarafından yeniden ele alınıp, farklı bir değerlendirmeye tabi tutulacağını düşünmeye bile gerek duymamışlardı. Saflık işte, artık ülkede yeni bir hukuk düzeninin işlediğinden bihaber olunca, yanlış tahminlerde de bulunabiliyorsunuz. 

Gelelim mevcut duruma. Anlaşıldığına göre, hükümet artık sadece bir kişinin adaylığından değil, bir örgütün onları yenebileceğinden de endişe etmeye başlamış, muhalefette karışıklık yaratmanın onu etkisizleştirmenin en uygun yolu olacağını düşünerek, o yönde hareket etmeye yönelmiştir. Mutlak butlan bu gidişin bir sonucudur. Artık bu Arapça ifadenin ne manaya geldiğini herkes öğrendi ama müsaade ederseniz, ben yine de açıklayayım. Bir parti kurultayı mutlak butlanla suçlandığı zaman, o kurultayın tamamen geçersiz olduğu, neticede yapılmamış kabul edilebileceği anlaşılıyor. Bunu Halk Partisi’nin geçmişteki kurultayına uyguladığınız zaman ise şöyle bir görünüm ortaya çıkıyor.  İddialara göre, yargıya götürülen kurultayda oyları etkilemek için bir takım delegelerin maddeten ödüllendirilmesi söz konusu olmuştur. Yine anlaşılıyor ki, mahkemenin kanaatine göre, herhalde “ülkemizde ilk defa böyle bir yola tevessül edilmiş olması” kurultayı geçersiz kılmaktadır. Dikkat ederseniz, mahkeme eğer bu uygulamalara başvurulmasaydı, sonuçlar başka türlü olabilirdi demiyor, sadece bu yollara başvurulmuş olmasının kurultay iptali için yeterli olacağını söylüyor. Bu işin daha önce karara bağlandığını belirtildiğinde ise, beni ilgilendirmez, ben kararımı veririm diyor, böylece ülkemizde her mahkemenin her davaya bakabilmesinin de belki de farkında olmadan kapısını açmış oluyor.

Ancak karşımızda hukukun inceliklerini tartışacak bir yapıdan ziyade, yargının kararlarını uygulamakla mükellef olduğunu benimseyen bir yönetim var. Yönetim yargının kararlarını uygulamasın, uygun bulduklarını uygulayabilir diyemezsiniz. O zaman siyasi keyfiliği zirveye kendi rızanızla çıkarmış olursunuz. Dolayısıyla, ana muhalefet partisi de anlaşılabilir nedenlerle yargı kararlarına uymak mecburiyetini hissetmektedir. Bu çerçevede geçmişte yürürlükte olan hukuk anlayışından bir hayli uzak düşmesine rağmen, mutlak butlan kararına da uymak mecburiyeti hasıl olmuştur. Bunun istekli bir biçimde yapıldığını söyleyemeyiz. Eski yönetim parti merkezine gitmek için kolluk kuvvetlerine başvurmuş, böyle bir isteğe cevap vermeyi zaten arzuladığı konusunda herhangi bir kuşku bulunmayan İç İşleri Bakanı da hemen gereğini yapmıştır. Ancak talebin Halk Partisinin mahkeme kararıyla göreve yeniden davet edilen eski yönetiminden geldiği de bir gerçektir. Mahkeme tarafından yeniden göreve atanan yönetim, şu andaki genel merkezle görüşerek genel merkeze gelmek yerine bakana başvurarak kolluk kuvvetleri kullanılmasını daha tabii görmüştür.

Ana muhalefet partisinin nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda hukukun güvenilmez ve karışık olması, partinin seçimle göreve gelmiş ama yargı kararıyla görevden uzaklaştırılmış yönetimini düşündürtmektedir. Görülebildiği kadarıyla, hukukun izin verdiği tüm yollar denenecek, eski yönetim görevine dönmeye çalışacaktır. Bu yönde bir sonuç elde etmek için bir yandan Yargıtay’a başvurularak İstinaf Mahkemesi’nin böyle bir karar verme yetkisi bulunmadığı tescil ettirilmeğe çalışılacak, diğer yandan göreve gelen yönetimin bir an önce bir kurultay yaparak olağan yollardan göreve gelmiş yönetici kadronun tekrar seçilmesinin sağlanması istenecek, bu konu onlarla müzakere edilecektir.

Parti yönetimine geri dönme yollarının izlenmesi üç bakımdan makul gözüküyor. İlkin, partinin aynı isimle seçime girmesi, oyların dağılmasını engelleyecektir. Görünüşe göre, Cumhuriyet Halk Partisi önde gitmektedir. Oylar partiler arasında dağılmazsa birinci parti olarak seçimden çıkması son derecede muhtemeldir. Şayet oylar dağılacak olursa, böyle bir sonucu elde etmek zorlaşabilir. İkinci olarak, parti ve seçim sistemimiz, devlet yardımını hali hazırda mevcut ve bir önceki seçime girmiş partilere göre düzenlemiştir. Bunun yanında mevcut partinin senelerden beri harcadığı paralar sonucu kavuştuğu genel merkez binası ve benzeri maddi imkanlar vardır. Yeni bir parti kurulacak olursa, bu mal varlığı ve seçim sırasında daha da cömertleşen devlet desteği eski partiye kalacaktır.  Üçüncü olarak, kurulacak yeni bir partinin seçimlere girmek için yerine getirmesi gereken koşulları sağlaması kolay olmadığı gibi, baskın seçim kararı verilecek olursa, bu şartları yerine getirecek zaman da kalmayabilir.

Bu koşullar altında yeni parti kurmak pek akıllıca bir yolmuş gibi gözükmüyor diyebilirsiniz ama okumaya devam edin. Bir kere, mahkemenin atadığı eski yönetim hükümetle yakın işbirliği içinde olduğu izlenimi vermekte, dolayısıyla partinin başına başka bir yönetimin geçip de başarılı olmasını istememektedir. Atanmış genel başkanın yaptığı konuşma adeta iktidar partisinin demeçlerini andırmıştır. Desteklenemeyen ithamlarla doludur. Böyle bir kadrodan çözüm için uzlaşma beklemek gerçekçi değildir. İkincileyin, bazı kamuoyu araştırmaları, yeni bir parti kurulursa, bu partinin yine seçimden birinci parti olarak çıkacağını göstermektedir. Üçüncü olarak, yeni bir parti kurulması yönünde beklemek, sadece vakit kaybetmek ve belki de seçimlere girememek demektir. En netice, bir an önce yeni parti kurulması yönünde ilerlemek gerekir.

Ana muhalefetin nasıl bir yol izlediği bilinmemektedir. Belki de, ikinci bir partinin kurulması için çalışmalar yürütülmekte, fakat ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi fikrinin terk edildiği izlenimi yaratmamak için partinin birleşmesi fikri ön plana çıkarılmaktadır. Başka bir ifade ile, ana muhalefet iktidara alternatif olma konumunu koruyacaktır ama bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda esnek ve hükümetin ne yaptığına bağlı bir siyaset izleyecektir. Bekleyip, göreceğiz.

İktidar partisi şu andaki durumdan memnun gözükmektedir. Cumhurbaşkanı Halk Partisinde olanların kendilerini ilgilendirmediğini, ana muhalefetin kendi içinde çatıştığını ileri sürmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımız Türk seçmeninin koalisyonları, çoğunluğu sağlamamış partilerden oluşan ve onların aralarında işbirliği yapmalarını öngören bir düzeni sevmediğini düşünmektedir. Bu gözlemini doğruladığını düşündüğü bir deneyim de yaşanmıştır. Henüz parlamenter sistemle yönetildiğimiz dönemde, 2015 Haziran seçimleri koalisyon hükümetini zorunlu kılınca, o dönem partisiz olduğu ileri sürülen Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan 45 gün içinde hükümetin kurulmasına izin vermemiş, ardından anayasal yetkilerine dayanarak seçimin yenilenmesi istemiş, bu defa AK parti % 49.5 oy alarak tek başına hükümet kurmuştur. Bugün aynı koşullar geçerli midir, aynı olay tekrarlanacak mıdır, yoksa karşımızda bir rejim sorunu mu vardır, belli değildir. Kaldı ki, parlamento seçimlerini bir yıldan fazla öne almadığı takdirde, anayasanın mevcut yazımına göre, R.T. Erdoğan aday da olamayacaktır. İktidar partisinin kendi içinde çözmesi gereken sorunlar yok değildir ama görülüyor ki, muhalefetin iktidar olmasına imkan vermemek konusu her şeyin önünde gelmektedir.

İktidar partisinin uluslararası desteğe de güven beslediği de anlaşılmaktadır. Anlaşıldığına göre, bankacılar hükümetten memnundur. Türkiye’ye kredi vermekle geçinenlerin başka bir tercihi benimsemeleri için bir neden olmadığı sanıyorum açıktır. Trump’ın da hükümetimizden memnun olduğu söylenmektedir. Bay Trump’ın kısa süre sonra kendisinin siyasi desteğe muhtaç hale gelebileceğini hatırlamakta fayda vardır. Bunun yanında her gün, hatta günde birkaç defa karar değiştiren bir lidere güvenerek siyaset yapmak akıllı bir yol mudur, tartışılabilir. Ayrıca beslenen güven Sayın Erdoğan’ın şahsına mı, yoksa inşa etmeğe çalıştığı sisteme mi, bunun da değerlendirilmesi lazımdır. Ne de olsa Erdoğan fanidir, düzen ise henüz yeterince yerleşmiş değildir.

Olayların nasıl gelişme göstereceğini tahmin etmek imkansızdır. Keza, yapılabilecek bir seçimin nasıl sonuçlanacağını kestirmek de kolay değil. Seçim tahminleri istikrarlı sistemler de bile son yıllarda yanılabiliyor. Türkiye gibi her şeyin karmakarışık olduğu bir ülkede bir tahminde bulunmak gerçekten zor. Özellikle seçmen karşısındaki sorunu bir seçim değil bir rejim sorunu olarak algılarsa, nasıl davranacağını tahmin etmenin imkansız denecek kadar zordur. Türklerin bir kurtuluş mücadelesi vereceğini ve cumhuriyet kuracağını kimse beklemiyordu. Yanıldılar. Bizim gibi, mütevazi siyasal bilimcilerin tahminlerde bulunup da yanılmaması olanaksız gözüküyor.