NATO Ankara Zirvesi, yalnızca uluslararası güvenlik gündemiyle değil, Türkiye'de yarattığı siyasi tartışmalarla da başladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın Ankara ziyareti öncesinde alınan olağanüstü güvenlik tedbirleri, Beştepe'de sergilenen üst düzey diplomatik protokol ve Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik övgü dolu açıklamaları, iç politikada farklı yorumlara yol açtı. Bir kesim bunu Türkiye'nin diplomatik ağırlığının teyidi olarak değerlendirirken, diğer bir kesim Washington'ın bölgedeki öngörülemez politikalarını hatırlatarak bu yakınlaşmaya temkinli yaklaştı.

Ancak Ankara'da yaşanan bu iç siyaset tartışmaları, zirvenin asıl stratejik anlamını gölgede bırakmamalıdır. Çünkü bu zirvenin kalıcı etkisi, liderlerin birbirlerine söyledikleri övgülerde ya da iç politikaya yansıyan polemiklerde değil; Avrupa'nın güvenlik anlayışında giderek belirginleşen yapısal dönüşümde aranmalıdır.

Zirveden bir hafta kadar önce kaleme aldığım "Ankara Zirvesinin Görünmeyen Gündemi: B Planı Olarak Avrupa Savunması" başlıklı yazıda temel iddiam şuydu: Avrupa, NATO'ya alternatif bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışmıyor; NATO'nun tek başına yeterli olmayabileceği bir geleceğe hazırlanıyordu.

Bugün zirve tamamlandı. Sonuç bildirgesi yayımlandı, liderler ülkelerine döndü ve kamuoyundaki tartışmalar büyük ölçüde savunma harcamaları, Ukrayna'ya verilen destek ve NATO'nun caydırıcılığı üzerinde yoğunlaştı. Bunların tamamı önemliydi. Ancak bana göre Ankara Zirvesi'nin asıl mirası, Avrupa'nın güvenlik anlayışında geri dönüşü zor yeni bir dönemin kurumsal olarak görünür hâle gelmesidir.

Bu yeni dönemi, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin Ankara Zirvesi sonrasında açıkça kullandığı ifadeyle "NATO 3.0" olarak tanımlamak mümkündür. Rutte'nin ifadesiyle bu kavram, "daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa" anlayışını; Avrupa müttefiklerinin kendi konvansiyonel savunmalarında daha fazla sorumluluk üstlendiği, ABD'nin ise transatlantik güvenliğin temel dayanağı olmayı sürdürürken küresel önceliklerine daha fazla odaklanabildiği yeni güvenlik dengesini ifade etmektedir.

Ankara Zirvesi, Avrupa'nın NATO'dan uzaklaştığını göstermedi. Tam tersine, ittifakın güçlendirilmesine yönelik güçlü siyasi iradeyi teyit etti. Fakat aynı zamanda Avrupa'nın güvenlik yükünün daha büyük bölümünü üstlenmeye hazırlandığını da ortaya koydu. Artık mesele "NATO mu, Avrupa savunması mı?" sorusu değildir. Asıl mesele, NATO'nun içinde daha güçlü, daha hazırlıklı ve daha fazla sorumluluk üstlenen bir Avrupa'nın nasıl inşa edileceğidir.

Bu yönüyle bakıldığında, önceki yazıda dikkat çektiğim eğilimlerin önemli ölçüde somutlaştığı görülmektedir. Savunma sanayi üretiminin artırılması, yeni müşterek tedarik programlarının başlatılması, milyarlarca dolarlık yeni savunma yatırımlarının duyurulması ve kritik askerî altyapının güçlendirilmesine yönelik kararlar, kısa vadeli güvenlik tedbirlerinden çok, Avrupa'nın uzun vadeli stratejik yönelimini yansıtmaktadır. Aynı şekilde, ABD'nin müttefiklerden daha yüksek savunma harcaması talep etmeyi sürdürmesi ve Avrupa ülkelerinin bu yükü daha fazla üstlenmeye hazır olduklarını ilan etmeleri, kıtanın güvenlik sorumluluğunu yeniden tanımlayan yeni dönemin en belirgin göstergeleri olmuştur.

Ancak Ankara Zirvesi'nin ardından ortaya çıkan asıl soru artık başka bir noktadadır.

Savunma harcamalarını artırmak siyasi bir karardır. Yeni silah sistemleri üretmek ekonomik kapasite meselesidir. İleri teknolojiler geliştirmek mühendislik başarısıdır. Fakat ortak bir güvenlik iradesi oluşturmak bunların hiçbirine benzemez. Avrupa'nın önündeki en büyük sınav da tam burada başlamaktadır.

Çünkü Avrupa'nın güvenlik algısı hâlâ tam anlamıyla ortak değildir. Baltık ülkeleri ve Polonya için temel tehdit Rusya'dır. Güney Avrupa ülkeleri düzensiz göçün yarattığı istikrarsızlık ve Akdeniz güvenliğini öncelikli görmektedir. Fransa uzun süredir stratejik özerklik fikrini savunurken, Doğu Avrupa'nın önemli bir bölümü Amerikan güvenlik şemsiyesini vazgeçilmez kabul etmektedir. Almanya ise tarihsel çekingenliğini geride bırakmaya çalışırken aynı zamanda ekonomik rekabet gücünü koruma baskısıyla karşı karşıyadır.

Dolayısıyla Avrupa'nın önündeki sorun artık yalnızca askerî kapasite üretmek değildir. Asıl mesele, farklı tehdit algılarını ortak bir stratejik akla dönüştürebilmektir. Ortak silah sistemleri geliştirmekten daha zor olan, ortak bir siyasi irade inşa etmektir.

İşte Ankara Zirvesi'nin görünmeyen mirası da burada yatmaktadır. Zirve, Avrupa'nın güvenlik tartışmasını "Ne kadar harcayacağız?" sorusundan, "Hangi ortak güvenlik anlayışı etrafında birleşeceğiz?" sorusuna taşımıştır. Bu ikinci soru, ilkinden çok daha zor; ancak Avrupa'nın geleceğini belirleyecek asıl sorudur.

Bu yeni denklemde Türkiye'nin konumu da daha belirgin hâle gelmektedir. Önceki yazıda da vurguladığım gibi, Türkiye'nin önemi yalnızca NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olmasından kaynaklanmamaktadır. Ankara Zirvesi, Türkiye'nin artık gelişen savunma sanayii, insansız sistemlerde ulaştığı teknoloji seviyesi, mühimmat üretim kapasitesi, operasyonel tecrübesi ve Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan jeostratejik konumuyla Avrupa güvenlik planlamasının ayrılmaz unsurlarından biri hâline geldiğini göstermiştir. Zirvede açıklanan yeni müşterek savunma projeleri ve entegre savunma girişimleri de bu gerçeği kurumsal düzeyde pekiştirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın müttefikler arasındaki savunma sanayii kısıtlamalarının kaldırılması yönündeki çağrısı da, Türkiye'nin bu yeni güvenlik mimarisinde daha eşitlikçi ve daha etkin bir ortaklık talebini yansıtmaktadır.

Bu durumun Avrupa açısından da önemli sonuçları vardır. Avrupa güvenlik kapasitesini büyütmek isterken yalnızca daha fazla bütçeye değil, aynı zamanda mevcut askerî kabiliyetleri daha etkin kullanmaya ihtiyaç duyacaktır. Türkiye, bu açıdan yalnızca katkı sağlayan bir müttefik değil; Avrupa'nın güvenlik kapasitesini tamamlayabilecek, üretim yapabilecek ve sahaya güç aktarabilecek stratejik ortaklardan biridir.

Bununla birlikte Ankara Zirvesi, bütün sorunları çözen tarihî bir dönüm noktası olarak da görülmemelidir. Avrupa'nın önünde hâlâ ciddi engeller bulunmaktadır. Savunma harcamalarının toplumlar tarafından ne ölçüde destekleneceği, ekonomik büyümenin bu yükü taşıyıp taşıyamayacağı, ortak savunma sanayiinin nasıl finanse edileceği ve karar alma süreçlerinin nasıl hızlandırılacağı gibi temel meseleler önemini korumaktadır. Güvenlik yalnızca askerî güç üretmekle değil, bu gücü sürdürülebilir kılacak ekonomik ve siyasal zemini oluşturmakla mümkündür.

Belki de Ankara Zirvesi'nin en önemli sonucu, Avrupa'nın güvenliğini artık yalnızca mevcut ittifak düzeninin sürekliliği varsayımı üzerine kurmadığını göstermesidir. NATO, Avrupa güvenliğinin temel taşı olmayı sürdürmektedir. Ancak Avrupa artık bu temel taşın yanına kendi taşıyıcı sütunlarını da inşa etmeye başlamıştır.

Önceki yazımı şu cümleyle bitirmiştim:

"Avrupa, NATO'ya alternatif aramıyor. Avrupa, NATO'nun yetersiz kalabileceği ihtimaline hazırlanıyor."

Bugün aynı cümleyi koruyorum. Ancak artık buna yeni bir tespit eklemek gerektiğini düşünüyorum:

Avrupa yalnızca bu ihtimale hazırlanmak istemiyor; bu hazırlığı kurumsallaştırıyor, savunma sanayiine dönüştürüyor ve kalıcı bir güvenlik doktrini hâline getirmeye çalışıyor.

Elbette bu dönüşümün başarıya ulaşıp ulaşmayacağını zaman gösterecektir. Avrupa'nın ortak bir stratejik irade üretip üretemeyeceği, ekonomik yükü sürdürülebilir biçimde taşıyıp taşıyamayacağı ve farklı tehdit algılarını ortak bir güvenlik vizyonunda buluşturup buluşturamayacağı henüz açık değildir.

Ancak bugünden görünen gerçek şudur: Ankara Zirvesi, yalnızca NATO'nun geleceğine ilişkin kararların alındığı bir toplantı değildir. Daha önemlisi, Avrupa'nın güvenliğini artık yalnızca mevcut ittifak düzeninin devamına emanet etmeyeceğini ilan ettiği yeni stratejik zihniyetin görünür hâle geldiği tarihî bir dönüm noktasıdır.

Tarihte bazı zirveler aldıkları kararlarla hatırlanır. Bazıları ise başlattıkları zihniyet dönüşümüyle…

Ankara Zirvesi'nin de büyük ihtimalle ikinci grupta anılacağını düşünüyorum.

Odak Noktası 14 yazı NATO Ankara Zirvesi Türkiye önemli bir zirveye hazırlanıyor. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak Nato Zirvesi için Ankara’da adeta olağanüstü hal ilan edildi. Peki zirvede ne konuşulacak? Zirve Türkiye için ne ifade ediyor? Yazar ve yorumcularımız değerlendiriyor. Tüm Yazılar