Avrupa Parlamentosu’nun Haziran ortasında yayınladığı Türkiye Raporu’nda da atıfta bulunduğu “Mavi Vatan”, iki NATO ülkesini bir kez daha karşı karşıya getirdi. Ama sanırım yaklaşan NATO Zirvesi bu gerilimin tırmanmamasını sağladı. Zira iki müttefik -olması gereken- ülkenin birbirine düşmanlık beslemesi hiç akıl kârı değil.

Yunanistan’a hemen her gidişimde, eğer sohbet bir aşamada siyasete giriyorsa ki bizim ülkelerde bunun olması neredeyse kaçınılmaz bir doğa kanunu gibidir, muhatap kaldığım sorulardan biri Mavi Vatan üzerine olur. Ve her seferinde, gölgesi kendinden büyük bu kavramın neredeyse hiç anlaşılamadığını düşünürüm.

Yunanistan ile Türkiye, kendi ulus-devletlerini yaklaşık bir asır arayla birbirlerine karşı kazandıkları savaşların ardından kurdukları için -1821 ile 1923- iki ülkenin kolektif hafızasında da o acılı günlerin izleri yaşamaya devam ediyor. O yüzden de, bizim Türkiye’de “pireyi deve yapmak” dediğimiz sorun sık sık yaşanıyor; pek bir önemi olmayan konulardan ötürü ülkeler arasındaki ilişkiler geriliyor.

Mavi Vatan da bundan farklı değil. Bir kere, Mavi Vatan denen kavramı doğru değerlendirmek için iki hususu doğru anlamak gerekir: Bir, Mavi Vatan, bağlayıcılığı olan bir kavram değildir, hiçbir kanunda geçmez, bırakın kabul edilmesini TBMM’de görüşülmemiştir bile. İki, Mavi Vatan, son kertede bir tepkidir. Dolayısıyla, içeriden yükselen bir talep değil, dışarıdan geldiği hissedilen baskıya gösterilen bir reaksiyon olarak düşünülmelidir. Baskının şiddeti düştüğü anda Mavi Vatan tartışmaları da sönümlenecektir.

Ege Denizi, en aşağı son elli senedir, iki ülke arasındaki en çözümsüz konuların başında gelir -diğerleri, Türkiye açısından, Kıbrıs ile Batı Trakya’daki azınlığın durumudur. Birkaç on yıldır, iki ülkenin bu konudaki tutumu değişmedi. Yunanistan’ın karasularını Ege’de 12 mile çıkarma kararını Türkiye “savaş sebebi” sayacağını ilan etti. Mavi Vatan’ın aksine TBMM’den karar çıktı ama bugüne kadar uygulanmadı -iki ülkenin de NATO müttefiki olduğunu bir kez daha hatırlatmak iyi olacaktır, diye düşünüyorum.

Mavi Vatan kavramı ilk kez Batı karşıtı görüşleriyle bilinen emekli bir amiral tarafından 2006’da dillendirildiyse de o yıllarda Türkiye, “komşularla sıfır sorun” politikasını başarıyla uyguluyor, ekonomide büyük başarılar elde ediyor ve AB yolunda önemli adımlar atıyordu. Böyle bir ortamda, Mavi Vatan doktrinin marjinaller haricinde bir karşılık bulması imkânsızdı, zaten bulamadı da.

Mavi Vatan’ın Türkiye kamuoyunda nispeten bilinmeye başladığı dönem 2018 sonrasıdır. Yani, Mavi Vatan görece popülerliğini AB ile ilişkilerin gerilemeye başladığı dönemde elde etti. Oysa, 2016’nın Mayıs ayına geri dönersek, Türkiye ile AB’nin ilişkilerinin  “vize serbestisi” anlaşması imzalayacak kadar iyi olduğu bir döneme ulaşırız. Maalesef, 30 Haziran 2016’da yürürlüğe girmesi planlanan “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vize serbestisi” uygulaması, Siyasi Ahlak Yasası gibi beş-altı maddenin çıkmaması yüzünden hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. İşte ilişkilerin gerilediği bu dönemde, Türkiye’nin gündemine birden Sevr Anlaşmasını hatırlatan “Sevilla haritası” girdi.

Herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı halde neredeyse Ege’nin tamamını Yunanistan’a ait gösteren bu harita Türkiye’de büyük bir tepkiyle karşılandı. Mavi Vatan, bu kısıtlanmışlık duygusuna bir çözüm -cevap, tepki- olarak destek görmeye başladı. Kıbrıs, Rodos ya da Girit yokmuş gibi çizilen bu tepkisel harita aslında belki de birbirini en iyi anlamayabilecek iki toplumun içinde bulunduğu ruh halini anlatıyordu.

Kitabında doktrini kendi adıyla anmaktan çekinmeyecek kadar Mavi Vatan savunucusu olan bir amiral, 2020’de rütbesi düşürülünce emekli olmayı beklemeden ordudan istifa etti ve ömrünü bu kavramı anlatmaya adadı, bir düşünce merkezi kurdu, akademisyenliğe başladı. Ne var ki, bu yakınlarda, doktora tezinde ciddi intihal olduğu iddialarıyla gündeme geldi. Mavi Vatan diye adeta resmi gibi anlatılan görüşlerin pek çoğu doktora tezinde intihal yaptığı iddia edilen müstafi bir amiralin şahsi fikirlerinden başka bir şey değil. Görebildiğim kadarıyla, nasıl Türkiye’de hiçbir bağlayıcılığı olmayan Sevilla haritası çok büyütüldüyse, Yunanistan’da -ve, Avrupalı ortaklarında- Mavi Vatan öyle bir muameleye maruz bırakılıyor.

Yapılması gereken, Ege’nin bir “ortak deniz” olduğunun iki tarafça da kabul edilmesi ve kalıcı bir çözüme birlikte nasıl ulaşılabileceğinin tartışılmasıdır. Yeterli irade gösterilebilirse, Almanya ile Fransa’nın başardığını, Türkiye ile Yunanistan çok daha kolay başarır. Kalıcı çözümün yegâne garantörü ise Türkiye’nin AB üyeliği olabilir. Özellikle on senedir AB üyeliğini ikinci plana atılmış gibi gözükse de Türkiye’nin hâlâ aday ülkeden biri, Gümrük Birliği üyesi, AB ile çok yoğun bir ticaret hacmine sahip olduğu gözardı edilmemelidir. İklimin değişmesi karşılıklı söylenecek birkaç olumlu söze ve siyasi kararlılığa bağlıdır.

Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olan Türkiye’nin, Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarmasına sessiz kalması beklenemez. “Casus belli” kararı, belki de Yunanistan’ın kararını gözden geçirmesine yol açarak caydırıcı olmuş ve iki ülke arasında sıcak çatışma yaşanmasını engellemiştir. Sorun kara sularının 12 mile çıkarılması değil, Türkiye de başka hiçbir sahildar ülkeyi rahatsız etmeyen Karadeniz’de bu hakkını kullanmıştır, Türkiye’nin kendini kısıtlanmış hissetmesidir. Mavi Vatan doktrini de gücünü bu kısıtlanmış hissinden alır.

Demek ki, sorunun temeli psikolojik. Kökü, iki ülkenin de varoluşunu birbirleri üzerinden tanımlamasına dayanıyor. Psikolojiyi değiştirdiğinizde sorunların kendiliğinden çözüm yoluna girmemesi için hiçbir sebep yok. Üstelik, bu iki ülke NATO müttefiki. Yani, meşhur 5. madde uyarınca, birbirilerinin güvenliğinden de mesuller. 2010’ların başında ortak kabine toplantıları yapacak kadar ilişkilerini ilerleten, bir günde doksan senenin toplamından fazla anlaşma imzalayan iki ülkenin bu ilişkiyi eskisinden daha ileri götürmesi ulaşılmaz bir hayal değildir.

Birbirlerine en çok güvenmesi gereken müttefiklerin aralarındaki sorunların tamamını çözmesi şarttır. Eğer bu söylediğimde mutabıksak, iş galiba devlet adamlarından çok demokrat entelektüellere düşüyor. İki ülkenin demokratları da gür bir sesle çözümsüzlükten beslenenleri marjinalleştirerek ısrarla çözümü talep eder, popülizme karşı akılcılığı savunur ve aşağıdan yukarıya bir baskı oluşmasını sağlarsa, önce psikoloji hemen ardından da siyaset değişir. Hiç kolay değil bu söylediğim çünkü popülizm çağındayız. Yunanistanlılar, kendini kapana sıkışmış hisseden, Sevilla haritasından gerçekleşmesi kaçınılmaz bir uluslararası projeymiş gibi bahseden bir Türk’ün çözümü Mavi Vatan’da aramasını istemiyorlarsa, kendi demokratlarını dinlemeliler. Adaların silahlandırılması gibi konuların karşı tarafta nasıl algılandığını hesaba katmalılar. Müttefikler, birbirlerinin tehdidi olamaz.

Eşzamanlı olarak Türkiyeli demokratlar da kendi toplumlarına çözüm için ancak ve ancak AB üyeliği yolunda ilerlemek gerektiğini söylemeliler. Çünkü AB üyeliğini -daha doğrusu, üye olsun ya da olmasın, Norveç ya da İsviçre gibi o standartlara ulaşmayı- temel hedef olarak gören bir Türkiye, bölgedeki istikrarın ve huzurun en önemli taşıyıcısı olur.

Kalıcı çözümün Mavi Vatan’dan ya da Sevilla haritasından değil, iki ülkenin de kendini sınırlanmış ya da dışlanmış hissetmeyerek Ege’yi paylaştığı -kastettiğim tabii ki yarı yarıya paylaşım değil- bir düzenin kurulmasından geçiyor. Bu yüzden de iki ülkenin demokratlarına çok iş düşüyor.