Demokratik bir toplumda yaşamanın en temel konforu, yarının öngörülebilir olmasıdır. Sabah uyandığınızda hukuk kurallarının yerli yerinde durduğunu, gittiğiniz üniversitenin kapısında kilit olmayacağını, seçtiğiniz belediye başkanının görevine devam edeceğini bilmek istersiniz. Kurumlar, işte bu öngörülebilirliği sağlayan, birey ile siyasi güç arasında duran koruyucu kalkanlardır.

Fakat Türkiye’nin yakın tarihi, bu kalkanların nasıl birer birer eritildiğinin ve kurumların nasıl yalnızca tek bir iradenin kararlarını onaylayan "kurumsal noterlere" dönüştüğünün laboratuvarı gibidir.

Geçmişe dönüp baktığımızda, hafızamızda anlık şoklar yaratan ama kısa zamanda gündemin tozlu sayfalarına karışan o olaylar —ki bu sürelerin kısa olması iktidara güç vererek dozun artmasına sebep oluyor— aslında büyük bir kurumsal tasfiyenin köşe taşları. Toplumsal hafızanın yeni olaylarla kısa tutulması, her yeni müdahalenin bir öncekinden daha cüretkar olmasının önünü açıyor.

Peki, hukuk öngörülebilirliğini kaybettiği an bir güvence olmaktan çıkıp en tehlikeli silaha dönüşüyorsa, siyaset mühendisliğinin laboratuvarı haline gelen bir yargıyı kim, kime karşı savunabilir?

Hukuk, öngörülebilirliğini kaybettiği an bir güvence olmaktan çıkar ve en tehlikeli silaha dönüşür. Türkiye'de yargı mekanizmasının bağımsız bir erksel güç olmaktan çıkıp, tek bir ağızdan çıkan kararları gerekçelendiren ve siyasi iklimin rüzgârına göre yön değiştiren bir enstrümana dönüştürülmesini en net sarsıntılarla izledik.

Bunun en kritik örneklerinden biri, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na karşı 1 yılı aşkındır yürütülen hırpalama, yıldırma ve siyaseten diskalifiye etme süreçleri. Yargı, halkın iradesiyle seçilmiş bir figürü denetleyen hukuksal bir mekanizma olmak yerine; siyasi aktörleri tasfiye etmenin yasal kılıfı haline getirildi. "Ahmak Davası" ile başlayan ve ucu açık idari kuşatmalarla beslenen o süreç, adaleti dağıtan tarafsız bir hakemliğin değil, zamanlaması tamamen siyasi konjonktüre göre ayarlanan bir "siyaset mühendisliğinin" eseri.

Bu durum sadece yerel yönetimlerle de sınırlı kalmadı. Ana muhalefet partisi CHP'nin kurultayının bir mahkeme kararıyla "mutlak butlan" gerekçesiyle iptal edilmesi, genel merkezlerin önüne TOMA'ların yığılması, hukukun meşruiyet alanını ne kadar geniş ve keyfi kullanabileceğinin bir diğer kanıtıydı. Bir belediye başkanının görevde kalıp kalmayacağına ya da bir siyasi partinin meşruiyetine hukuk normları ve ortak akıl değil, tek bir iradenin o anki ihtiyacı karar veriyorsa, orada adliyeler artık sadece tabeladan ibarettir.

Bir peki daha; yargıda yaşanan bu kurumsal felç adalet saraylarının koridorlarını aşıp amfilere sıçradığında, eğitimin iradesi ve binlerce gencin geleceği üç günlük bir trajikomediye nasıl meze edilebilir?

Yargıda yaşanan bu kurumsal felç, kaçınılmaz olarak idari kurumlara ve akademiye de sıçradı. Hatırlayalım; bir gecede, Resmi Gazete’de yayımlanan tek bir kararla 22 bin öğrencisi olan İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin faaliyet izni kaldırılmıştı. Gerekçe vardı, karar vardı, sonuç vardı. Eksik olan tek şey, bu kararın neden tam o gün, sınav haftasında alındığının mantıklı bir açıklamasıydı.

Öğrenciler kampüste nöbet tuttu, TOMA’lar üniversite kapılarına dayandı. Ve sadece üç gün sonra, yine bir gece yarısı kararnamesiyle, bu kez "kamu maslahatı" gözetilerek üniversite yeniden açıldı.

İnsan sormadan edemiyor: O maslahat üç gün önce neredeydi? Üç gün içinde ne değişti ki 22 bin öğrencinin, binlerce akademisyenin ve çalışanın geleceği bir oyun hamuru gibi şekillendirildi? Kurumsal süzgeçlerin tamamen devre dışı kaldığı bir düzende, koskoca bir eğitim kurumunun kaderinin tek bir ağızdan çıkacak iki dudağın arasına sıkışması değilse nedir bu?

Bu trajikomedi, aslında yükseköğretimi düzenlemekle görevli YÖK’ün pozisyonunu da açıkça ortaya koyuyordu. Kurumlar, siyasi iktidarın ani ve keyfi kararlarının önüne yerleştirilmiş güvenlik mekanizmaları olmak zorundadır. Üniversiteler söz konusu olduğunda YÖK'ün, siyasi partiler ve seçimler söz konusu olduğunda ise yüksek yargı organlarının varlık nedeni budur.

Ama kurumlar karar süreçlerinin merkezinden çekilip yalnızca üstten, tek bir merkezden alınan kararları halka tebliğ eden yapılara dönüştüğünde, o topluma ait kurumsal hafıza da silinir. Kararı önceden biliyor ve engel olamıyorlarsa kurumsal bağımsızlık aşınmıştır; kararı bilmiyor ve sonradan sadece kılıf uydurmakla yetiniyorlarsa kurumsal işlevsizlik tescillenmiştir. Her iki ihtimal de tek bir kapıya çıkar: Kurumsal felç.

Bugün o sıcak gündemler geride kaldı. Sınavlar yapıldı, Kılıçdaroğlu Genel Başkan oldu, davalar hafızalarda daha az yer almaya başladı. Yeni mücadeleler ve gündemler oluştu. Hayat bir şekilde akmaya, sistem görünürde çalışmaya devam ediyor.

Ancak geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki, o dönem birkaç gün boyunca açılıp kapanan şey yalnızca bir üniversite ya da hedef alınan şey yalnızca bir partinin kişisel davası değildi.

Aslında kurumların ve genel hukuk düzeninin resmi kapanış seansıydı. Bütün bir devlet mekanizmasının tek bir iradeye teslim oluşunun ilanıydı.

Mesela YSK, mesela YÖK…

Hani filmlerin sonunda yazar ya: The End…

İşte o yazı, bireysel aktörler ya da binalar için değil; bu ülkeyi bir arada tutan yargı, adalet ve kurumsal güvence duygusu için çıktı. Bizler ise bugün, o yazının ardından kararan ekrana bakmaya devam eden bir toplumun parçasıyız.