Bir giysiyi görmek için gerçekten ona inanmak mı gerekir?
Bazı dönemlerde evet.
Çünkü insanlar bazen gözleriyle değil, korkularıyla bakar.
“Kral Çıplak”ın hikayesinde iki dolandırıcı saraya gelir. İmparatora muhteşem bir giysi dikeceklerini söylerler. Ama bu giysiyi sadece akıllılar görebilecektir. Aptallar göremeyecektir.
Ve tam o anda gerçek ortadan kaybolur.
Kral bakar.
Göremez.
Vezirler bakar.
Göremez.
Halk bakar.
Göremez.
Ama hiç kimse bunu söyleyemez.
Çünkü bazen sessizlik, gerçeğin yokluğundan değil, korkunun fazlalığından doğar.
Masalda bir çocuk vardır.
Sisteme dahil olmayan.
Kaybedecek makamı olmayan.
Korkusu olmayan.
O yüzden gerçeği söyleyebilir:
“Ortada giysi yok.”
Ama galiba bugün yaşadığımız şey, masalın daha karanlık bir versiyonu.
Bu kez çocuk susuyor.
Gördüğünü söylemesi gereken,
söylemesi için var olan,
söylemekten başka görevi olmayan çocuk susuyor.
Ve kral sokaklarda yürümeye devam ediyor.
Çıplak.
Ama kimse söylemiyor.
Bugün Ekrem İmamoğlu hakkında yürüyen “casusluk” tartışmalarına bakınca insanın aklına ister istemez bu hikâye geliyor.
Çünkü “casusluk” ağır bir kelime.
Devlet güvenliğini çağrıştırıyor.
Karanlık ilişkileri çağrıştırıyor.
Büyük tehditleri çağrıştırıyor.
Böyle bir suçlama doğal olarak somut delil ister.
Soğukkanlılık ister.
Hukuki titizlik ister.
Ama bazen büyük kelimeler, gerçeği büyütmek için değil, boşluğu örtmek için kullanılır.
İmamoğlu da bu hafta mahkemede tam olarak buna itiraz etti. Dosya için “absürtlükte sınır tanımayan utanç verici bir rezillik” dedi. “Hukuk cinayeti” dedi. Daha da ileri giderek, “Bu iddianameyi yazanlar suç işliyor” ifadesini kullandı.
Ve belki de bütün tartışmayı özetleyen cümleyi kurdu:
“Asrın iftirası casusluk.”
Bu çok ağır bir cümle.
Ama zaten mesele de artık yalnızca bir dava meselesi değil.
Ortada giderek büyüyen başka bir soru var:
Bir ülkede gerçeği söylemesi gerekenler susarsa ne olur?
Masalın en trajik hali budur.
İmparator çıplak yürürken,
çocuğun da alkışlaması.
Çünkü o zaman geriye kimse kalmaz.
Sormak için.
Görmek için.
Söylemek için.
Bugün Türkiye’de asıl mesele budur.
Gerçeği görmek değil.
Gördüğünü söyleyecek sesi bulmak.
Ve galiba şimdi herkes aynı sorunun etrafında sessizce dolaşıyor:
O ses nerede?

