Aşağıdaki yazıyı geçen yıl, daha mutlak butlan vb. konuları henüz ortada yokken yazmıştım. Ama açıkçası acaba haksızlık mı ediyorum diye tereddütte kalıp yayına göndermemiştim. Şu son olaylar üzerine yazıyı bir kez daha okudum. Nereden nereye geldiğimizi göstermesi açısından dikkat çekici olduğu için çöpe atmaya da gönlüm razı olmadı. Önce yazıyı bir okuyalım, sonrasında birkaç cümle daha etmeyi düşünüyorum.

Buyurunuz, Kasım 2025 tarihli yayınlanmamış yazı:

“Çok bilinen hikayedir. Londra’da genç bir kız, havanın iyice karardığı bir saatte, yolunu kısaltmak için Regent Park’tan geçerek evine gitmek istiyor.

Gece elektriklerin az aydınlattığı karanlık yolda yürürken, adamın birisi kıza laf atıyor, önünü kesiyor, çok korkutuyor.

Dehşete düşen genç kız çığlıklar atarak kaçmaya başlayınca, etrafta bulunan ve kızın sesini duyan insanlar koşup saldırganı yakalıyorlar.

Adam yargılanıyor. İngiliz hâkim ona “Yedi yıl yedi gün hapis cezası” veriyor.

Hâkime soruyorlar:

“Adam kıza dokunmamış, herhangi bir zararı olmamış, sadece korkutmuş. Bu yedi yıl yedi günlük ceza çok ağır değil mi?”

İngiliz hâkimin cevabı hukuk tarihine geçecek niteliktedir:

“Kızı korkutmanın cezası sadece yedi gündür. Yedi yıllık ilâve ceza ise genç kızların gece parkta dolaşma ve parktan geçme özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır!”

Türkiye siyasi tarihinde ahlak, dürüstlük, samimiyet, nezaket, temiz siyaset, kişisel hiçbir beklentisi olmadan toplum için çalışma vb. dendiğinde belki de ilk akla gelecek kişi Kemal Kılıçdaroğlu idi. İktidarın kirletici özelliğini düşünürsek ve muhalefet yapan siyasetçilerin muhalefette geçirdikleri süreleri de göz önüne alırsak bu sıfatlara layık başka bir isim bulmak çok zor olabilir. Geçmiş yıllarda mutlaka çok dürüst, saygıdeğer, çıkar peşinde koşmayan birçok kişilik siyaset sahnesinden gelip geçmiştir. Ancak bunların bazıları şöyle ya da böyle az da olsa iktidar olup yıprandıkları için, bazıları siyasette uzun süre kalamadıkları için bazıları da çok daha değişik nedenlerden dolayı KIlıçdaroğlu kadar umut bağlanan, güvenilen, inanılan bir karakter olarak anılmamışlardır. Örneğin herkesin çok sevdiği “efsane!” Ecevit bile tam da 19 Aralık “Hayat Dönüş” operasyonlarının tartışıldığı bugünlerde bazı konularda çok da iyi bir şekilde anılmaz. Ya da yine siyasetin en temiz isimlerinden Erdal İnönü’nün başbakan yardımcısı olarak görev yaptığı yıllar (1991-1993) ülkenin en karanlık yılları arasında sayılabilir. Bu ve buna benzer çeşitli nedenlerden dolayı ülke tarihinde bu tarz sıfatlar (dürüst, çıkar peşinde koşmayan, kendisi için bir şey istemeyen, gözü tok, temiz vb.) ile en çok anılan kişi kimdir dersek muhtemelen büyük çoğunluğun vereceği cevap Kılıçdaroğlu idi.

Burada şu noktanın altını çizmek gerekir: Ülkemizde hak, hukuk, adalet, devrim, sosyalizm, özgürlük vb. için mücadele etmiş çok sayıda insan var. Bunların arasında çok çeşitli işkenceler gören, hapislerde yatan, hayatını kaybeden çok sayıda kişi de bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğunun dürüstlüğünden, samimiyetinden, özverisinden çoğu kişinin en küçük bir şüphesi yoktur. Yaptıkları işlerin, ödedikleri bedellerin de kendi çıkarlarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını, bütünüyle toplum için, özgürlük vb. değerler için yaptıklarını da biliyoruz, buna inanıyoruz. Bu anlamda hepsini saygıyla anmak gerekir. Ben bu yazı çerçevesinde birtakım toplumsal değerler için mücadele eden, asıl hedefleri bu mücadeleyi vermek olan ve bu anlamda öncelikleri bunlar olan kişilikleri tartışma dışında tutuyorum. Bu söylediğim cümlenin de kendi içinde tartışmaya açık olduğunun farkındayım. Ancak örneğin D. Gezmiş, S. Demirtaş, O. Kavala, E. Yağmurdereli gibi bir şekilde siyaset de yapmış olan ancak asıl mücadelesi hak, hukuk, özgürlük, barış vb. olan kişileri, klasik anlamda gündelik politik kişiliklerin dışında gördüğümü tekrar ifade edersem belki ne demek istediğimi bir nebze de olsa anlatmış olurum.

Bu kısa açıklamadan sonra tekrar başlığa gelirsek Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanı olduğu tarihten son genel seçimlerin yapıldığı 2023 yılına kadar ülkede taraflı tarafsız herkesin saygı duyduğu, dürüstlüğünden kimsenin şüphe duymadığı bir kişiydi. Dürüstlüğüyle, adaletiyle, çıkar peşinde koşmamasıyla, kendini düşünmeyip toplumu düşünmesiyle çok örnek bir kişi olarak kendisine oy vermeyen insanların bile güvenini kazandı. Ancak genel seçimlerden sonra ve özellikle son aylardaki performansıyla bütün yaşamı boyunca oluşturmuş olduğu bu saygı ve itibarı bir anda kaybettiğini görüyoruz. Bugün insanların büyük çoğunluğunda ve özellikle kendisine güvenerek oy vermiş olanlarda tam anlamıyla bir şok durumu var. “Ben yıllarca bu insana mı güvendim, buna mı umut bağladım?” sorusu hemen herkesin dilinde. Daha da ötesinde insanlarda büyük bir ihanete uğramışlık hissi gözlemleniyor. Seçimde yenilmekten daha çok bu hayal kırıklığının insanları üzdüğünü görüyorum. Yıllarca inandıkları, güvendikleri insanın peşinden gidip sonra da onun eliyle uçurumun kenarına getirilmişlik hissi insanları son derece yaralıyor. Dolayısıyla belki de genel seçimlerin (ve sonrasındaki olayların) özellikle muhalif kesimler açısından en yıkıcı sonucu, bu hayal kırıklığı ve umut/güven kaybı oldu.

Bu arada yukarıdaki ifadelerin benim kişisel görüşlerimden çok insanların Kılıçdaroğlu ile duygu ve düşünceleri olduğu anlaşılıyor diye umuyorum. Benim de bu ülkenin bir yurttaşı ve seçmeni ve hatta zaman zaman Kılıçdaroğlu’na oy vermiş bir kişi olarak çeşitli görüşlerim var tabii ki. Ancak ben bu yazı boyunca kişisel düşüncelerimden çok gözlemlerimden, Kılıçdaroğlu ile ilgili toplumun genel algısından bahsediyorum. Nihayetinde ben bir bireyim. Düşüncemin ne olduğu o kadar da önemli olmayabilir. Ancak toplumun büyük çoğunluğunun bir insan ile ilgili görüşleri kuşkusuz çok önemlidir. Bu anlamda Kılıçdaroğlu’nun 2023 yılına kadar istisnasız hiç kimsenin hakkında hiçbir kötü şey söylemediği, herkesin saygı duyduğu bir kişi olduğunu görüyorduk. Bugün ise çevremdeki -muhalif olsun olmasın- yüz insanın neredeyse yüzünün deKılıçdaroğludenince yüzünün buruştuğunu, en küçük bir saygı duymadığını belirttiklerini hatta çoğunluğun neredeyse nefretle andığını gözlemliyorum. Bu kadar kısa bir sürede bu kadar büyük bir değişimi nasıl ve neden başardığının hesabını da Kılıçdaroğluyapıyordur herhalde diye düşünüyorum.

Pirincin içindeki beyaz taş mı?

Tekrar başlığa dönersek, siyasi bir kişilik olarak Kılıçdaroğlu’nun suçu neden çok büyük? Çünkü Kılıçdaroğlu yalnızca bir (aslında bir sürü) seçim kaybetmedi. Yalnızca dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda iktidara destek, Ekmeleddin Vakası, Ümit Özdağ protokolü vb. gibi kendisinin bile açıklayamadığı birçok hata da yapmadı. Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca insanları bir siyasetçinin dürüst, ahlaklı, çıkar peşinde koşmayan, adaletli vb. olabileceğine inandırıp sonra onlarda ihanete uğramışlık duygusunu yaşamalarına neden oldu. Bugün artık insanların siyasetçilere güveninin neredeyse sıfırlandığı bir süreci yaşıyorsak bunda en büyük pay sahibi olan kişinin Kılıçdaroğlu olarak görüldüğünü gözlemliyorum. (Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler – Özdemir Asaf)

Benim çevremde gördüğüm insanlar Kılıçdaroğlu yüzünden insanlara, insanlığa, siyasete vs. olan güvenlerini kaybettiklerini söylüyorlar. Umutlarının yok olduğunu söylüyorlar. Kılıçdaroğlu’nun kendilerini derin bir travmaya, hayal kırıklığına, mutsuzluğa, çaresizliğe sevk ettiğini belirtiyorlar. Bugün Kılıçdaroğlu’nun davranışlarının, sözlerinin, sessizliğinin, insan içine çıkamayan bir hale gelmesinin anlamını merak ediyorlar. Bütün bunların ne için, ne uğruna yapıldığını soruyorlar. Özellikle de ona güvenmiş birer insan, birer seçmen olarak bu soruların cevabını merak ediyorlar, buna haklarının olduğunu düşünüyorlar. Ben toplumu kendince gözlemlemeye çalışan bir birey, bir vatandaş olarak Kılıçdaroğlu’na naçizane şu gözlemimi aktarabilirim: Şu anda her ne yapıyorsa o şey, bu toplumda kendisine karşı oluşan olumsuz duyguları arttırmaktan başka hiçbir şeye yaramıyor, insanların büyük bir hızla kendisinden -en hafif tabirle- uzaklaşmalarına neden oluyor.

Sonuç

Baştaki hikâyeye dönersek, aslında Kılıçdaroğlu’nun görünen suçu yalnızca bir (ya da birçok) seçim kaybetmek ya da birçok siyasi hata yapmak değil. Onlar için yedi günlük ceza yeterli olabilir. Ancak insanların insana, insanlığa, siyasete, siyasetçiye güvenini kaybetmelerine yol açmanın, umutlarını yok edip derin bir yıkıma ve çaresizlik duygusuna kapılmalarına neden olmanın cezası bence çok daha fazlası. Tabii burada suç ve ceza kavramlarını hukuksal bir anlamda kullanmadığımız için ortada bir dava olmayacak. Ancak her birimizin olduğu gibi Kılıçdaroğlu’nun da hayatta yaptığı iyi şeyler ve kötü şeyler, toplumun ve insanlığın vicdanına kaydediliyor olacak. Sevgili Sırrı Süreyya Önder’in dediği gibi karakter, insan öldüğünde geriye kalan şeye deniyor. Bu anlamda her birimiz öldüğümüzde ne olduğumuz, kalan insanların ve en genelde insanlığın vicdan defterinde belli oluyor. Ama sanırım önemli olan ne olduğumuzu ölmeden önce görüp ona göre daha saygın bir şekilde anılacak bir yaşam çizgisine sahip olmak. Kılıçdaroğlu bu saygınlığı uzun bir süre fazlasıyla yakalamıştı. Ancak özellikle son dönemlerdeki performansıyla insanların kalbinde/vicdanında şu anda nerede olduğunu kendisi de çok iyi biliyordur diye düşünüyorum. Bunu umursuyorsa tekrar eski saygınlığını kazanmak için -ama bu kez çok daha fazla ve çok daha samimi bir şekilde- çalışması gerektiği gerçeği ortada duruyor gibi görünüyor.”

Bugüne gelirsek…

Köprülerin altından çok sular geçti. Neler oldu neler… Yazıda pirincin içindeki beyaz taş mı acaba demiştim ama pirincin içinden taş değil zehir çıktı sanki. Artık bu noktadan sonra söyleyecek bir şey kalmamış gibi görünüyor. Belli ki Kılıçdaroğlu yaptığı her şeyin farkında ve bilerek, isteyerek yapıyor. İyiye, güzele, doğruya dair ne varsa onu yok edip bu kadar insanın nefretini kazanmayı göze alıyor.

İnsanlık tarihinde insanlığın yüz akı, varlığıyla yaşama çok büyük değerler katmış, saygınlık kazanmış çok sayıda insan var. Buna karşın yaptıklarıyla insanlığın birikimlerini yok etmeye çalışan, değerlere ihanet etmesiyle tanınan, lanetle hatırlanan bir sürü insan da var. Dolayısıyla bu biraz da kişisel bir tercih aslında. İyilik yapan, insanlığın vicdanında sevgi, kötülük yapan ise nefret kazanıyor.Kılıçdaroğlu da tercihini yapmış ve bir tarafı seçmiş gibi görünüyor. Şu anki gidişatı, bir ülkenin gelmiş geçmiş en çok nefret edilen kişisi olma yolunda hızla ilerlediğini gösteriyor. Neredeyse 80 yaşına gelmiş birisi olarak kendi anısına, ailesine, çevresine böyle bir miras bırakmayı göze aldığına göre demek ki hesabını yapmış ve kararını vermiş gibi. Bu da gayet bilerek verilmiş bir karar, isteyerek girilen bir yol ve bilinçli bir tavır gibi görünüyor. Ne diyelim? Kendisine bu kadar büyük kötülük yapmayı kafasına koymuş bir insana başka birileri nasıl yardımcı olabilir, ne diyebilir ki? Yolu açık olsun…