Bugün size iki sahneden söz edeceğim. Birincisi Tunceli’nin Ovacık İlçesinde. Bir kuruluşun daveti üzerine bu mevsimde güzelliğini Türkiye’nin başka hiçbir yöresinde kolayca bulamayacağınız Tunceli’ye gittim. Seyahatin ikinci gününde merkezden çıkarak şöhreti sınırlarımızı aşan Munzur Çayı Vadisinde ilerledik ve nehrin çıktığı, yerden şu fışkıran gözelere kadar gittik. Tam dönmek üzereyiz, o da ne? Her birinin üzerinde çakar bulunan bir dizi araç parka hızlı bir giriş yaptı. Yolun kenarına çekilerek izledikten sonra sordum, kimdir bu gelen. Efendim, Vali Beymiş.  Bir valinin, valisi olduğu ilin her tarafını gezmesi güzel bir şey. Ona diyeceğim yok ama dizi dizi çakarlı araca neden ihtiyaç duyuluyor? Bir araç, hadi diyelim bir tane de koruma olsun, iki araç yeterli. Korkunç bir israf.

Bu şekilde gezen bir kamu görevlisinin toplumla kaynaşması filan da mümkün değil. Tam anlamıyla “büyüklerimiz belirli bir mekanı teşrif eyliyorlar,” halkla temasları değil, teşrifleri önem kazanıyor. Karşılaştığım olay tekil olsa, belki üzerinde durmağa değmezdi. Belirli kişinin gösteriş ya da fiyaka merakı deyip geçebilirdiniz ama öyle değil. İstanbul’da başta vali ve emniyet müdürü olmak üzere bazı kamu görevlilerinin uzun konvoylarla seyahat ettiklerini her zaman görmek mümkün. En azından işe gidip geliyorlar. Büyük bir güç gösterisi ve tabii israf. Hele daha yüksek görevde birisi gidiyorsa, araç sayısı daha da artıyor. En üste çıktığınız zaman yüzlerce araçtan oluşan konvoylar söz konusu oluyor. Bendeniz hasbelkader Washington’da Amerikan başkanının da konvoyunu gördüm. Bizimkilerin yanında pek sönük kaldığını itiraf etmeliyim. Orada ambulans dahil on-on beş arasında araç vardı. Bir kısmı başkan inince de hemen göreve koşacak korumaları taşıyor. Hepsi bundan ibaret. Bu kadar lüks ve israf, bana biraz fazla geliyor. Bilmiyorum sizi de rahatsız ediyor mu? Bunun itibar getirdiğini söyleyenler de var ama ben halkta kızgınlık, bir hayli israf, ayrıca evrensel çapta bir küçümseme getirdiğini sanıyorum. 

Gelelim ikinci konuya. Biliyorsunuz, kentimizde bu hafta iki yabancı takımın bir şampiyonluk mücadelesi vardı. Gazetelerden okuduğuma göre, maç saat gece 10:00’da yapılacakmış. Bizim günlük kullanımdaki ifademize göre saat 22:00’de. Maçtan önce gelişecek kalabalıkları korumak, özellikle maça gidenlerin hareketini sağlamak, araçların seyrini kolaylaştırmak, hatta güvenlik gibi gerekçelerle maçtan önce bazı tedbirlerin alınmasının tabii olduğunu düşünebilirsiniz. Böyle düşünüyorsanız, ben de size katılabilirim. Ancak akşam saat 10’da yapılacak müsabaka için saat 1300’de trafiğin belirli rotalarda engellenmesini anlamak pek olay olmuyor. Bu gibi önlemler maçtan bir, bilemediniz iki saat önce devreye sokulur. Maçın bitmesinden kısa süre sonra da kaldırılır. Bu tedbirler tasarlanırken de minimalist bir yaklaşım kullanmak, yani mümkün olduğu ölçüde hayatın alışılagelmiş akımını korumak, asgari oranda müdahale uygulamak şarttır.

Ama bizde pek öyle olmuyor. Baştaki kamu görevlileri kendi rahatlarını düşünmeyi esas aldıklarından orayı burayı kapamayı, güvenliği sağlama ciddiyetinin bir gereği olarak kabul ediyorlar. Vatandaşı soktukları sıkıntıyı ise onların katlanması gereken bir vatandaşlık görevi olarak görüyorlar. Örneğin, sözünü ettiğim maç için Beşiktaş stadyumunun çevresindeki tüm yollar saatler öncesinden denetim altına alındı. İşine gücüne gitmek isteyen ya da şu veya bu nedenle kentin bir başka bölümüne intikal etmek isteyen vatandaşın hayatı zindana çevrildi. Eğer maç, gazetelerin yazdığı gibi, saat 22:00’de ise, gece saat 20:00’den sonra güvenlik ve trafik düzenlemesi yapmak yeterli olurdu ama kamu düzeninden sorumlu olanlar kamuyu değil, kendilerini düşündüklerinden tüm kentin düzenini günün erken saatlerinden itibaren bozdular. Pek etkin olduğunu ileri sürdükleri güvenlik önlemleri almakla övündüklerinden eminim.

Sözlerimden tekil bir olaydan söz ettiğim anlamı çıkarılabilir diye endişe ediyorum. Aslında sözünü ettiğim kamu otoritesinin vatandaşa yaklaşımı ve kendisi rahat etsin diye vatandaşı hiçe sayarak işini görmeye çalışması. Bakın size başka bir örnek vereyim. Hepinizin bildiği gibi, Beşiktaş’ın maçları İstanbul’da ise biz eskilerin İnönü stadı diye andığı Beşiktaş stadında oynanıyor. İstanbul’da trafiğin bir hayli rahatlamasına imkan sağlayan tünellerden biri gidiş için stadın hemen arkasından başlıyor, geliş için ise stadın yanına çıkıyor. Maç günleri stadın yanından çıkan istikamette tünel kapatılıyor. Ama dikkat edin, maç saat 20:00’de başlayacaksa, tünele giriş saat 15’ten itibaren yok. Belki yasak daha da erken başlıyor, ben bilmiyor olabilirim. Bu tedbir polise ateş açıldıktan sonra devreye sokuldu. Polisimizi korumak hepimizin vazifesi de, maç başlamadan beş-altı saat önce tedbirleri devreye sokmak neyin nesi? Daha önce de ifade ettim. Başımızdaki kamu yetkilileri vatandaşı düşünmek yerine kendi rahatlarını düşündükleri için geniş bir zaman çerçevesi içinde hareket ediyorlar. Vatandaş perişan olmuş, onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Halbuki, hepimizin bildiği gibi, İstanbul zaten pek az aks üzerinde hareket ediyor. Şehir içinde biri Galata, diğeri Atatürk köprüsünden geçen iki ana yol var. Biri Karaköy-Kabataş üzerinden ilerler, diğeri Aksaray’dan başlayıp Taksim’e ulaşır ve oradan devam eder. Bu yolların mümkün olduğu kadar açık tutulması gerekiyor.

Tabii, bir de Taksim meydanı meselesi var. Hükümetin onaylamadığı toplantıların Taksim’de yapılması yasak. Buralara bariyer ve benzeri fiziki engeller konulduğu için koruma hazırlıkları çok önceden başlıyor. Bir toplantı Pazar günü yapılacaksa, Cuma gününden bariyerler topluca yol kenarlarına yerleştiriliyor. Cumartesi bariyerle birleştiriliyor ama halkın bariyerler arasında cambazlık yaparak gitmek istediği yere gitmesine ses çıkarılmıyor. Pazar günü ise, Taksim’e izinsiz çıkmak isteyen grubun saat kaçta bunu amaçladığına bakılmaksızın yollarda denetim başlıyor. Ayrıca metro ve otobüs gibi araçlar Taksim’de durmuyorlar. Tramvay gibi nostaljik araçlar da çalışmıyor.  Çok merak ediyorum. Acaba turistler ne düşünüyorlar? Aslında ülkemizi görmeğe gelenlerin dolaşması galiba serbest de, kime dert anlatacaklar. Kitle ulaşımı da çalışmayınca, onlar da ne yapacaklarını bilemiyorlar. Herhalde günlerini otelde dinlenerek geçiriyorlardır. Tabii ülkemize şahit oldukları kamu disiplini sayesinde mutlaka hayranlık da duyuyorlardır.

Bir hususta yetkililere teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum. Alınan tedbirler sayesinde ne gibi kutlamalar yapıldığını öğrenmek imkanına kavuşuyorum. Mesela kısa bir süre önce bir Kadın Günü kutlandı. Bir kısım kadın örgütü Taksim’e gelerek Atatürk Heykeli’ne çiçek bırakmak istemiş, ancak meydan iktidar yandaşı olmayanlara kapalı olduğu için izin alamamışlar. Bakarsınız yine de gelirler korkusu ile meydan ve meydana giden bütün yollar tam gün kapalı kaldı, bu sayede benim gibi cahil kişiler de Kadın günü olduğunu öğrenmiş oldu.  Tabii LBGT resmi geçidini yapılacağı günü filan da aynı nedenle öğreniyoruz. Bize bu günleri öğrettikleri veya hatırlattıkları için büyüklerimize minnet borcumuz olduğunu bilhassa belirtmeliyim, yoksa dünyadan haberimiz olmayacaktı.

Eski günleri hatırlıyorum. Muhtelif gruplar İstiklal Caddesi boyunca yürür, Taksim Meydanına varır, bazen Heykel’e çiçek de koyar, bir iki bağırış çağırıştan, bazen de söylenen birkaç şarkıdan sonra dağılırdı. Çoğu zaman pek kalabalık olmazdı. Trafik normal akar, insanlar istedikleri yere gitmekte güçlük çekmezlerdi. Şimdi yine aynı havaya girsek olmaz mı? Böylece insanlar rahatlar, kolluk kuvvetlerine daha az iş düşer, düşüncesini yürüyüş yaparak açıklamak, yürüyerek topluma mesaj vermek ya da kendi iç dayanışmasını güçlendirmek isteyen gruplar demokratik haklarını kullanmış olurlar. Valiler, emniyet müdürleri üzerindeki “asayişi” otoriter yöntemlerle “sağlama” baskısı da kalkar. Kısacası herkes daha mutlu olur. Ama galiba iktidarımız şeytan azapta gerek diye düşünüyor ve çoğu vatandaşı da şeytan yerine koymakta mahzur görmüyor.