Üç yazıya yaymak istediğim bu serinin ilk yazısı ana muhalefetin siyasi anlatısıyla ve iktidarın siyasi anlatısını çözememesiyle ilgili. İkincisi, Erdoğan’ın siyasi anlatısıyla beraber kurduğu nüfuz ve iktidar ile ilgili olacak. Üçüncüsü ise Türkiye’de nostaljisini duyduğumuz modern devlet anlatısı üzerine bir anlatı inşa edebileceğimiz.

Yazının temel problem alanı ve varsayımı, esasında eleştirilerimizin hiçbir işe yaramaması. Bu varsayımı muhalefetin nüfuz alanını, yıllardır Ekrem İmamoğlu kampanyaları dışında pek genişletememesiyle destekliyorum. Eğer eleştiri bir ödeve dönüşmezse, eğer eleştirenin siyasetin mekanizmasına dair bir anlatısı yoksa bu eleştiri bir iktidar bilgisine dönüşmez. Eğer bu tip bir siyasi anlatımız yoksa, ki iddia ediyorum, ana muhalefetin böyle bir anlatısı yok, o zaman seçim sandığını beklemek dışında başka bir çaremiz yok. Bu da insanların Erdoğan karşısındaki tepkilerini oy oranları dışında ölçebilen bir yaklaşım değil. Türkiye’de de genelde gördüğümüz şey bu. Buna kısır bir döngü, insanları içerlemeye sürükleyen bir muhalefet türü diyebiliriz. Yazının devamında bu konuyu daha teorik bir şekilde ele alıyorum.

Eleştir ve Muhalefet Arasındaki Fark: “Peki Ne Yapsın İnsanlar?”

Siyasal eleştiri, toplumsal ve kültürel eleştiriyle birleşmediğinde ortaya bazı boşluklar çıkıyor ve iktidar o boşlukları tamamlıyor. Aynı durum, kültürel eleştiriyi siyasal pozisyondan ve sonuçtan azade ürettiğimizd de oluyor. Bütünleşmemiş bir eleştiri siyasal iktidara eklemlenebiliyor, çünkü kültürel eleştirinin göbeğinde yer alan “bilme biçimlerinin,” epistemenin siyasi pozisyonu belirlenmeden ve eleştirinin aktüel politikte neye dönüşeceği düşünülmeden yapılmaması gerekiyor. Bu hataya pek çok teorisyen ve kamu entelektüeli de düşüyor. Buna hiper-buhran diyorum, yani izleyici kitlesinin her şeyin ne kadar kötü olduğu göndergelerinin bombardımanına tutulması ancak bir çözüm sunulmaması.

Eleştiri yapıldıktan sonra:

1-    Bu eleştiriyi kendi içinde bir akışı olan, siyasal aktörlere pozisyon ve rol biçen bir anlatıya dönüştürmek gerekiyor. Örneğin “yargı bağımsız değil, piyasalar Türkiye’ye güvenemiyor, Erdoğan yandaş ve yakınlarına pozisyon veriyor, kurumlar liyakatla çalışmıyor.” Bu eleştiriyi insanlara anlattığımızda insanların buna karşın seçim günü geldiğinde oy vermek dışında yapabilecekleri bir şey yok. Muhalefet bunu Halk ve Sözcü TV’ler aracılığıyla “her şey ne kadar da kötü” (buna hiper-buhran diyelim) mesajını verecek şekilde buhrana sokuyor. Hiper-buhran, insanlara bir çözüm sunmuyor, çünkü kendisi de belli bir mekanizmadan ziyade, Türkiye’de yolunda gitmeyen pek çok şeyin bağlamından alınıp bir araya getirilerek, kopuk fakat yoğun bir şekilde insanlara anlatılmasından başka bir şey değil. Bu yüzden de Jean Baudrillard’ın eleştirisi burada mantıklı: Toplumsal düzen medya görsellerinin mantığına bürünmüş hâlde. Hayatımızdaki çözümler, şehirler, belediyelerin aktiviteleri; bağlam ve içerik derinliğinden kopuk olarak üretilmiş, standartlaşmış. Baudrillard, ortalıkta/medyada görünür olan her şeyin derin bir anlamı varmış varsayıldığı bir toplumsal düzeninin ismini “hiper-gerçek” olarak tarif etmişti, bizim eleştiri diye ürettiğimiz şey bir hiper-buhran. Bu buhranda olmadığımız anlamına gelmiyor, Türkiye modernist-kalkınma modeline göre çok ciddi buhranda, ancak muhalefetin eleştirisi tam olarak buradan gelmiyor. Türkiye’nin modernist bir muhalefeti yok (Türkiye İşçi Partisi bazı yönleriyle buna en yakın eleştirileri üretiyor). Ana muhalefetin bir ekonomik program üzerinden neşet eden ideolojisi de yok. Kopuk ideolojilerin ve nostaljilerin bir bütünü.

2-    Eğer anlatı şu olsaydı “Siyaset, bir kalkınma aparatıdır. Ülkenin ekonomik ve kültürel kalkınması için sürekli çalışma gerektirir, insanların siyasete katılımı da bu yüzden önemlidir, çünkü ne özel şirketler ne de devlet ülkede gerçek bir iktidar kurabilir. Baskıdan kurtulmak ve kalkınmak sadece oy kullanmak ile ilgili değil, düzenli katılımla ilgilidir. CHP’nin rolü de bunu ne pahasına olursa olsun sağlamaktır.” Bunun üzerinden katılımın nasıl yapılacağına dair insanlara ödevler verilebilir. Böylece modernist bir kalkınma çerçevesinden insanların oyuna dahil ederek, katılımcı bir demokratik model gelişmiş olur. Ancak bunu görmüyoruz, insanları katılımcılığa sevketmek muhalefetin atladığı, iktidarın çekindiği bir durum.

Tutarlı bir anlatı doğrultusunda bu anlatıya intisap edenlere de ödev vermek gerekiyor. Çünkü hiper-buhran, insanların bu durum karşısında depresif savunma mekanizmalarını çalıştırmalarına sebep oluyor. Psikanalist Alenka Zupancic’in ‘Zaten’li İnkar’ (Disavowal) olarak tanımlıyor. Bu tip bir inkâr, insanların “biliyorum ama her şey/her yer zaten kötü” deyip atalet hâline, rölantide devam etmelerine sebep oluyor. 

Ben Prof. Dr. Seda Demiralp Hoca’nın Yeni Arayış’a verdiği röportajda ve diğer çalışmalarında ürettiği “geçişken seçmen” diye ifade ettiği, Türkiye’de yüzde 20-30 arasına kadar çıkan bir seçmen gurubu analizine katılıyorum. Öfkeden ziyade siyasi uçlara uzak duran, risk hesabı mantığıyla düşünen, dezenformasyona açık, ana akım siyasi kutuplaşmanın dışında kalan ancak tam olarak siyaseten kimseye tam güven duyamayan bir seçmen grubu. Seda Hoca’nın bu tespitini toplumsal eleştiriden kopmadan okumak gerek. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle artık katı modern bir toplum olmadığını, siyasi modellerin fragmanlara bölündüğü ve hızlı bir değişime girmesi üzerine dayanan bir sistemde olduğumuzu göz önüne aldığımızda, yani kısacası sıvı-modern/Neoliberal iş modeline adapte olmuş, bu sistemde istemsizce hâliyle güvensizlik yaşayan, iş kaygısı, hükümetin politikalarından duyulan rahatsızlık ancak bunun karşısında siyasi imgelerde güven arayışı, güvenden beklentisi toplumsal bir kalkınmadan ziyade esasen bireyselleşme olan bir seçmen kitlesi. 

Muhalefet Türkiye’de yaşayan yüzde kırktan fazla insana nüfuz edebilmek için tamamen teknik bilgiye dayanarak inşa ettiği bir siyasi modele mi sırtını yaslamalı? Siyasi modeller bir yol haritası çizerken, diğer yandan da aktörleri aşan işleyiş biçimleri oluştururlar. Sorun, siyasi modeli önceleyen hususun, yani siyasi anlatının, yani siyasetin nasıl işlediğine dair bir çerçevenin olmaması. Çerçeve ile (ekonomik) modeli bu bakımdan birbirinden ayırabiliriz. Modelden ziyade, bir çerçeve: siyasetin halkla nasıl hemhal olduğu, toplumun burada hangi noktada durduğu/duracağı sorusunun cevabı. Cümlenin son kısmını tekrar etmek gerek: siyasal anlatıda ‘toplumun nerede durduğu/duracağı’. Daha gündelik bir dille: sürekli muhalefet edip duruyoruz ama insanlara bu bilgiyi verdikten sonra ne yapacaklarını söylemiyoruz ve bu bilgiyi ne bağlamda verdiğimizi söylemiyoruz.

İktidar Pratikleri

İktidar, insanların davranışlarını güden çeşitli pratiklerin bir bütünüdür. Bu pratikleri sadece AKP-MHP-Erdoğan organizasyonunun yapabildiği, tek eline aldığı bir durumu yaşıyoruz. İşin kötüsü, bu nasıl engellenir bilmediğimiz için Erdoğan’ın iktidar tekelini dağıtamıyoruz. Muhalefet, karşıt-iktidar pratikleri sergilemekten ziyade karşı duruş (kelimenin tam anlamıyla durmak), kurumsal olarak hayatta kalma gibi pratikler sergiliyor.

İktidarı pratiklerinin hepsi kurumsal bir şekilde devlete bağlı değil, insanlar, gruplar gözetleyebilir, kendi içlerinde alternatif takas yöntemleri belirleyebilir, mahalle-mahalle, il il insanlar görünür olan sorunlarını kendileri dile getirebilir, devletin işleyiş mekanizmaları muhalifler tarafından rapor haline getirilebilir. Herhangi bir siyasal aktör gözlem ve kayıt altındayken rahat bir şekilde davranamaz, muhalifler bu tip işler başardığında genellikle sonuç alıyorlar. Bir sorunu sadece görünür yaptıklarında ise genellikle bu sorun paranteze alınarak devam ediyor ya da genel kitle zaten’li inkara başvuruyor.

Türkiye’de seçim sandığı dışında insanları iktidar olma, iktidara katılma, iktidarı sekteye uğratma pratiklerine yöneltebilen pek az etkinlik ve kurum var. Siyasi partiler üyelerine ya da genel vatandaşa ödev veremiyor, vatandaş da siyasi partiye. Ödev veremeyen, ödev yapamayan insanlar hâliyle hayatta kalmak için cumhurbaşkanlığı makamının çözeceği milliyetçi burjuva-neoliberal ekonomi ikilemi arasından çıkacak karara bakıyor. Bu tip bir durumda toplumun karşıt-iktidar yaratmayışını, yani ataletini (inertia) görmek şaşırtıcı değil. İşin kötüsü, Erdoğan’da kristalleşen iktidar tekeli toplumsal ataletle yeniden üretiliyor.

Liyakat Eleştirisinin Hataları Üzerine

Muhalif eleştirilerden en kolay seçilebileni liyakat eleştirisi. 2018 yılına kadar Erdoğan eleştirileri çoğunlukla ideolojik pozisyonlardan yapılırdı, 2025 ile birlikte artık Erdoğan’ı eleştirmek için muhalif olmaya bile pek gerek kalmadı; bazı konularda desteklemek için de yandaş olmaya gerek kalmadı.

2019-2025 arası Erdoğan eleştirilerinin ortak noktalarından bir tanesi liyakat (meritokrasi), bir tanesi yandaş kayırmacılığı (mülkiyet rejimi), bir diğeri kurum kırım, sonuncusu da hukukun kötüye kullanımı (lawfare). Bunlara küçük bir ek olarak dış politikada her zaman rasyonel gözükmeyen davranış biçimini de ekleyelim. Şimdi tüm bu eleştiri noktalarına katılmakla beraber bu eleştirilerin neden bizi bir adım ileriye götürüp Erdoğan iktidarını zayıflatmadığını, çoğunlukla iktidarı anlayamadığımızın bir ifadesi olduğunu tartışmak istiyorum.

Dış politika ve teknolojik kalkınma yatırımları konularında çoğunlukla ithal ve derinlemesine olmayan bir bakış açısıyla genelde Erdoğan ve Bayraktarlar muhalifler tarafından bile geçer not alıyor. Hatta realist dış politika teorilerini dinlemiş olanlar Erdoğan’ın “çıkar”ını devletle ilişkilendirdiklerini fark etmeden Türkiye’nin askeri müdahelelerini savunuyor, Erdoğan’a stratejik bir derinlik ve meşruiyet katıyor. Eğer hükümet gözle görünür bir suçu azaltırsa ya da gözle görülür bir yol-köprü inşaatı icra ederse liyakatli sayılabilecek bir iş olarak adlandırılıyor.  Bu değerlendirmeler tamamen değerlendirme yapan kişinin hayat çerçevesine bağlı çünkü liyakat standart ölçeği olan bir kavram değil, ancak standart ölçeği varmış gibi harekete geçirilen iki boyutlu bir kavram.

Liyakat, işi ehline bırakma olarak algılanıyor. Ancak liyakat aslen sınıfsal bir problem, bizim tartıştığımız şekli de modernist bir özlem.

Liyakat ya da meritokrasi tartışması, geçtiğimiz günlerde Daktilo1984’te Burak Bilgehan Özpek Hoca ve siyaset yorumcusu İlkan Dalkuç tarafından da tartışıldı, kabaca meritokrasi Türkiye’de neden tutmaz, denetleme sorunu, köylü-kentli ayrışması ve atamalardaki liyakatsizlik eleştirilerine günümüzde sertifika değeri düşen yüksek tahsisli insanlarla cevap veren bir iktidar refleksi konuşulan noktalardan birkaçıydı. Liyakat eleştirisi Türkiye’nin kamusal alanında 2019-2023 yılları arasında İmamoğlu tarafından, TV ekranlarında Celal Şengör, Fatih Altaylı, Cüneyt Özdemir, İlber Ortaylı gibi isimler tarafından, genelde CHP genel başkanı tarafından, muhtelif futbol kulüpleri ve futbol yorumcuları tarafından sık sık değinilen bir eleştiri noktası. Eleştirilerin ortak özelliği meritokrasi gibi teorik bir kavrama sağlam bir teorik çerçeveden bakmıyor oluşları (Şengör oldukça Platonist bir çerçeveden bakıyor, o yüzden tutarlı bir biçimde korkunç yorumları var). Ben eleştirilerin modern devlet nostaljisine dayandığını düşünüyorum. Dolayısıyla bunların, AKP’nin modern devletin yetkilerini sıvılaştırdığı, hatta çoğu kez yok ettiği gerekçesiyle uzun bir geçmişi olan modern devlet pratiklerinden güven algılayan, bu pratiklerin yetiştirdiği ya da sınıfsal olarak bu pratiklerin koruduğu insanlar tarafından üretilen tepkisel eleştiriler olduğunu düşünüyorum.

Eleştireler nostaljik bir mahiyet taşıyor, çünkü erken cumhuriyet döneminin devlet adamlığı, kısacası katı-modernist devletin yetiştirdiği bir bürokrat anlatısı açıkça olmasa da alt ton olarak veriliyor. Türkiye’de artık mühendis olarak mezun olan insan sayısı çok fazla, bu insanlar devlette değil outsource edilen, yani proje üretim şirketlerinde, ulaştırma şirketlerinde ve tedarik zincirine dayalı şirketlerde çalışan insanlar olarak doğrudan endüstri alanlarında eğitim görüyorlar. Modernist devletin mühendise benzeyen bürokratları, toplumu ve özneleri şekillendiren ve talim eden ölçekleri ve tabloları dolayısıyla mühendis tarafından kolayca anlaşılabiliyor, tabii bunun siyasi (siyasi olan mevzular sadece parti işleriyle alakalıymış gibi bir anlatı da var), yani kimin dışlandığı, içeri alındığı, ortada bırakıldığı, kimin bu eğitimi alabildiği, bu eğitimin ne kadar pratik bilgiyle ne kadar ön tasarılarla üretildiği konuları tartışılmıyor. Bunu, James C. Scott, Foucault, Bauman gibi düşünürlerin yaptığı modernizm/disipline edici iktidar eleştirisi üzerinden ve Bourdiou’cu bir okumayla düşünebiliriz ancak yazının ana konusu bu değil.

Biraz Teori

Yazının bu kısmı biraz teorik olarak yoğun. Nicos Poulantzas’a göre kapitalist-modern devlet idaresi iş bölümü, üretim ilişkileri, üretim kuvvetleri ve devletin kendi işçi sınıfını yaratmasıyla organize edildi. Burada devlet vatandaşını James C. Scott’ın da ifade ettiği şekliyle okuyacak ve kategorilere ayıracak, devletin resmî yazışma ve belgeleme bilgisini öğrettiği ve iki boyutlu okuyup-yazma pratikleriyle sınırladığı memurları da bu işi üstlenecekti. Böylece öznelerden vatandaş yaratılacak, vatandaşların dünya görüşleri ve dünyada oluş şekilleri disipline edilecek, vatandaşlar bu bağlamda gözetlenecek, talim edilecek, yönlendirilecek, eğitilecek, işe koşulacaktı. Dolayısıyla kimlerin memur olabileceği devletin sermaye ve işçi sınıfıyla olan ilişkisine bağlıydı: Memur kim olacaktı?

Türkiye’de Cumhuriyet bunu belli bağlar kurarak (ve her iktidar gibi belli öznellik biçimlerini dışlayarak) yaptı, özellikle köy enstitüleri bunun önemli bir parçasıydı. Devlet kendi memur sınıfını ürettiğinde ve bu sınıf siyasi güç elde ettiğinde artık belli kuşaklar bunu Bourdieu’nun ifade ettiği şekliyle kültürel ve sembolik bir sermayeye çevirmiş, aktarmış ve biriktirmişti bile.

AKP’nin enti-elitist eleştirisi, köyden kente henüz göçmüş insanlarda yankı buldu ve hemen anti-vesayet söylemiyle eşleşti, bu sırada da demokrasiyi yeniden tanımladı. Dolayısıyla meritokrasinin sınıfsal, kültürel sermayeyle ilişkili, devletin sınıf yaratmasıyla ilişkili, zihnî emeği (yani yazışma işleri, düşünme işleri, bilgi üretme işleri) kimin icra edeceği, zihnî emeğin üreten insanların nasıl disipline edileceği soruları aslında Türkiye’de liyakati belirledi. Nepotizm, yani yandaş kayırmacılık ve akraba atamacılık 2010lar boyunca bir süre meritokrasinin karşıtı gibi durdu. M. Hakan Yavuz’un da ifade ettiği üzere FETÖ soruları çalmak ama aynı zamanda Anadolu’nun zeki çocuklarını bir yere toplamak konusunda mahirdi ve kendi bürokrasi sınıfını oluşturmuştu. Yıllar geçtikçe AKP kültürel sermaye biriktirdi, AKP’li yöneticilerin çocukları Bilkent mezunu, sonra Harvard mezunu oldular. Bugün Bilal Erdoğan Harvard’la ilişkili bir belge gösterebiliyor, Fenerbahçe’nin devrik başkanı Ali Koç Harvard İşletme mezunu.

Katı-modern zamanda, yani 20. Yüzyıl boyunca gözlemlediğimiz model-standard-evrensel sertifika üretimi-disipline edilmiş özneler üreten üniversite kurumları da neoliberal sermaye birikimine uyum sağladı, yani özelleşti, açıldı, sertifika belirleyici değerini yitirdi. Bütün bu dinamikler sonucu artık meritokrasi talebi, modern-devlete duyulan nostaljinin söylemsel bir semptomu ve iyi bir muhalefet noktası değil.