Siyaset hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. Karar alıcılar gün be gün yeni yasaklar belirlemeye, yaşamımızı giderek daralan sınırlar içerisine hapsetmeye devam ediyor. Geçen hafta patili annesi olmanın bir kabahat olduğunu öğrendik. Önceki aylarda da yılbaşı kutlamaları ve doğum yöntemleri gibi konuların gündeme getirildiğine şahit olmuştuk. Kamu gücünü elinde bulunduranlar özel alan kaygısı gütmeden istedikleri her konuda söz söylemeye kendilerini yetkili görüyorlar. İktidar her alanı disipline ederek yaşamımızı sarmalıyor. Öyle ki en sıradan tercihlerimiz ve gündelik eylemlerimiz kendiliğinden bir siyasal ima taşır hale geliyor. Elinizdeki karton kahve bardağının markası sizi yandaş ya da muhalif sınıfına sokabiliyor örneğin.

Bu kesif politikleşme atmosferi ahlaki değerlendirmelerimizi de esir aldı. Burcu Köksal örneğini bir düşünün. Daha birkaç ay önce kendisine yolsuzluk suçlamaları yöneltenler şimdi onu AKP saflarına almakta bir beis görmüyorlar. Aylardır bu şaibeleri kulak arkası edenler ise bugün ekranlara çıkarak söz konusu ithamların gerçek olduğunu ima ediyor. Oysa sözü edilen eylemlerin hiçbirisi dünden bugüne olmadı. Dolayısıyla meselenin özü bakımından ortada yeni bir şey yok. Değişen tek şey Burcu hanımın siyasi kimliği. Bu siyasi değişim neticesinde meselenin etik yönüne bakışımız da bir anda ters yüz olabiliyor. Zira politik olan, etik de dahil her şeyin önüne geçmiş durumda.

Anton Jäger’in “hiperpolitika” adını verdiği zamanlardayız. Siyasetten ari hiçbir şey yok çevremizde. Müzik festivallerinden Youtube içeriklerine, Whatsapp gruplarından kafelerdeki sohbetlere değin her yerde siyaset var. Bir yandan iktidar bu alanlara kendisi müdahil oluyor öte yandan buralarda durmaksızın siyaset konu ediliyor. Dahası söz konusu mecralardaki her bir aktörün artık bir siyasi kimliği olmak zorunda. Her biri belirli tepkileri vermekle ya da vermemekle mükellef. Türkiye’nin keskin kutuplaşma ortamında siyasi tercihi olmayan bir kişi, kurum ya da kanal düşünmemiz neredeyse imkânsız.

Bu durumun prekaryalaşma temelli bir dizi sosyoekonomik nedeni var. Ancak popülist iktidarların başlattığı kültür savaşlarının da değirmene su taşıdığı açık. Yine de hiperpolitik durum her zaman iktidarlar lehine işlemiyor. İsteyen herkesin hemen her şeyi siyasallaştırabildiği bir ortamda hangi siyasi hareketlerin ortaya çıkabileceğini ve ne gibi bir etkiye ulaşabileceğini kestirmek kolay değil. Gezi Parkı protestolarının doğuş hikayesi tam da böylesi bir örnekti. Bugün bu öngörülemezlik daha da arttı. Gelişen sosyal medya araçları sayesinde insanlar en mikro çatışmaları dahi kitlesel tepkilere ve boykotlara dönüştürebiliyorlar. Patiswiss markası çevresinde patlak veren tepki dalgasını hatırlayın. Bir müşteri şikayetine sosyal medyadan verilen orantısız tepki ülke gündemine oturmuş ve işletme sahibi, kitlelerin sermaye karşısındaki hıncını üzerine çeken bir paratonere dönüşmüştü. Bir kurumsal iletişim faciasının protesto ve boykot gibi özünde politik tepkiler doğurabiliyor olması kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Zira her daim siyasal olanın içerisindeyiz artık.

Bu sürekli siyasallık halinin yol açtığı bir sonuç, acilcilik psikolojisi. Baktığımız her yerde siyasal bir mücadeleye tanık oluyoruz. Ülkemizin ve kendimizin geleceğinden duyduğumuz endişe bu nedenle artıyor. Her alanda her an kaybetme ihtimalimiz olduğunu görüyor, sahip olduğumuz her şeyin ortadan kalkabileceği duygusuna kapılıyoruz. Bu da bizi bir an önce harekete geçerek bir şeyler yapmaya itiyor. Ansızın siyasi kimlik kazanan toplumsal eylemlerin ve ilk kuruldukları dönemde büyük çıkış yapan partilerin sırrı da bu acilci psikolojide saklı.

Ne var ki sözünü ettiğim acilcilik hiperpolitik çağın yalnızca bir yüzü. Madalyonunun diğer yüzünde ise kırılgan hevesimiz ve sürekli politikaya maruz kalmaktan kaynaklı tükenmişliğimiz var. Bir şey yapmayı çok istiyoruz ancak attığımız adımlar hep kısa vadeli. Spontane gelişmiş bir siyasi harekete dahil olmak bizim için ne kadar kolaysa onu terk edip gitmek de bir o kadar kolay.  Buhrana düşmeye fazlasıyla meyilliyiz. İlk sendelemede umudu kaybediyor, ne bizden ne de bu ülkeden bir şey olmaz diyerek yelkenleri suya indiriyoruz. Son iki seçime muhalefetin verdiği taban tabana zıt tepkileri anımsayın. Her iki seçimde de aslında CHP büyük kentlerde benzer oy oranları yakalamış ve çoğunluğu ele almıştı. Ancak genel seçimlerin ardından siyasetten umudunu tümüyle kesen muhalifler, yerel seçimlerde aynı oy oranları bu defa belediyeleri kendilerine kazandırınca bu sonuçlardan devasa çıkarımlar yapmaya başladılar.

Bir anda parlayıp çabuk sönen siyasiler de kısmen seçmen nezdindeki bu kırılgan psikolojinin bir sonucu. Tek bir Youtube programında popülerleşen siyasetçiler kısa süre sonra tümüyle unutulabiliyor. Otobüste dans eden Muharrem İnce figürü demode kalırken, Ümit Özdağ gibi liderler sıradanlaşıyor.

Burada paradoksal gibi görünen bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bir yandan insanlar siyasal mobilizasyona çok daha meyilli ve hevesli görünüyorlar. Üstelik örgütlenme kapasiteleri de yeni sosyal medya araçları sayesinde artmış durumda. Buna rağmen, çok çabuk yükselen siyasal hareketler hiçbir somut sonuca ulaşmadan ve geriye hiçbir şey bırakmadan aynı hızla yok olup gidiyorlar.

Bu paradoksal tablonun en önemli nedenlerinden birisi siyasetin kurumsallığını yitirmiş olması. Yaşam politikleşirken siyaset kurumsuzlaşıyor. Kurumsal yapıların yokluğunda toplumsal hareketlerin sönümlenmesini engelleyecek, enerjilerini yapısal dönüşüm için odaklayacak ideolojik ve organizasyonel araçlar bulunamıyor. Sonuçta ortaya saman alevinden farksız protestolar ve yok olmaya mahkûm kitlesel refleksler çıkıyor.

Elbette bu tespit, tüm sorunların çözümünün yirminci yüzyılın bürokratik parti yapılarında olduğu anlamına gelmez. Zira güncel iletişim platformlarının siyasal içerikleri ademi merkeziyetçi biçimde üretilebilir hale getirmesi ve tabanda örgütlenen kolektif eylemleri kolaylaştırması çok değerli.  Bu imkanlardan yararlanmak şart. Dolayısıyla çözümü güncel fırsatları kullanan, gönüllülük temelli ve yerelden ulusala uzanan yeni kurumsallık biçimlerinde aramak çok daha isabetli olur. Böyle bir modelin tam olarak nasıl işleyeceğini öngörmek kolay değil. Böylesi yapılar ihtimal ki pratik deneyimlerle şekillenecektir. Ancak hiperpolitik çağda bu yeni tip kurumsallık eksikliğini belirleyen ve kendisini ona göre kuran siyasi hareketlere ihtiyacımız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.