Demokrasi sürecinin ana koşulu devletin üç temel gücünün birbirlerini denetlemesidir. İngilizcesi “checks and balances” olan sistem Türkçede “denge ve denetleme sistemi”, yani “güçler ayrılığına dayalı karşılıklı denetleme mekanizması” olarak kavramsallaştırılmıştır.
Halk iradesiyle işbaşına gelen devlette yasama, yürütme ve yargı işlevini yerine getiren üç yapılanmanın keyfi uygulamalara sapmaması, hukukun özünü oluşturan adalet ve hakkaniyet ilkelerinden ayrılınmaması için sağlam bir karşılıklı denetim mekanizması gerekmektedir. Halkın seçtiği temsilciler, yasama organı olarak hukuk normlarını belirler (vaz eder); yürütme organı düzenlenen sistemi uygulama işlevini üstlenir ve hukuka aykırılık sorunsalını karara bağlayan güç de yargı organıdır.
İnsan ve toplum yaşamının tamamını kapsayan böyle devasa sosyo-politik gücün bir “ejderha” gibi ortalığı kasıp kavurmaması için onu frenleyip denetleyecek bir mekanizmanın kurulması kaçınılmazdır.
Hanedan ve saltanat dönemlerinde ejderhayı gemleyecek tek güç “uhrevi iktidar” yani Kilise ya da Kutsal Kitapları yorumlayan ruhban ve mollalardı. Egemenlik gücü teokratik devletlerin tepesinde olduğu için, İngiliz düşünür Thomas Hobbes bu yapılanmayı (1588-1679) Eski Ahitte (Tevrat-Zebur) adı geçen ejderha Leviathan’a benzetir. Düşünüre göre “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus), birbirini yeryutar… İnsanın bu özelliği nedeniyle totaliter, otoriter ve acımasız bir monark Leviathan kimliğine bürünmelidir. Halk tüm hak ve özgürlüklerini tek bir şahısa devretmeli, güçler ayrılığı, demokrasi, insan hakları türünden saçmalıklar gündeme gelmemelidir. Bu tür talepler birliği bozar, devleti yıkar ve “kurtları” azgınlaştırır. Zamanı geldiğinde Leviathan cenapları, uygun gördüğü hak ve özgürlüğü tebaasına bahşeder. Eli kırbaçlı bir başbuğ, reis, padişah, kral yasama-yürütme- yargı, velhasıl tüm güçleri elinde tutmalıdır.
Orta Çağdan sonra burjuva sınıfının doğumuyla birlikte gelişen eşitlik, özgürlük, adalet anlayışı, devletin güç ve mahiyetiyle ilgili farklı hukuk ve siyaset felsefelerinin ortaya çıkmasının kapılarını açtı. Hobbes hak ve özgürlüklerin monarka devrinden yana bir tutum içindeyken, burjuva sınıfının sözcüleri olarak tanımlayacağımız İngiliz John Locke (1632-1704), Fransız Montesquieu (1689-1755) ve J.J. Rousseau (1712-1778) doğuştan gelen hak ve özgürlüklere bizzat halkın kendisinin sahiplenmesinden yanaydı. Falanca ya da filancaya devretmek hak ve özgürlüklerden vazgeçme anlamına gelmesinden öte yolsuzluk, suistimal ve kargaşaya yol açar. Devletin görevi ve hukukun nihai amacı insan doğasına uygun bir adalet ve özgürlük düzenini gerçekleştirmektir. Bunu yerine getirmeyen hukuk sistemlerinin meşruiyeti tartışılır ve John Locke ‘a göre gündeme direnme hakkı gelir. Bize göre direnmeden kasıt barışçıl ve demokratik yöntemlerle ifade özgürlüğünün tüm boyutlarla gündeme gelmesidir.
Böyle ideal bir hukuk ve devlet felsefesinin gerçekleşmesi bağlamında yasama-yürütme-yargı ilişkilerinde ne tür bir sistemler kuruldu?
Locke ve Montesquieu devlet ve hukukun omurgasını güçler ayrılığı sistemine oturtmak isterken Rousseau güçler birliğini savunmaktaydı. 1787 tarihli ABD Anayasasının açık bir şekilde John Locke temelli olduğu bilinir. Locke’un izinden giden ABD “katı bir güçler ayrılığı- karşılıklı dengeli denetim” yapılanmasını benimsenmiştir.
Aynı dönemlerde hak, hukuk, adalet, özgürlük, eşitlik, insan hakları savunucusu olan Rousseau ise güçler ayrılığını reddederek “genel iradenin” bölünmez bir bütün olduğunu savunur. Onun deyimiyle “volonté générale- genel irade”, bugünkü anlayışla “milli irade-ulusal istenç”; yani ülkedeki tüm yurttaşların genel tercih, istenç ve ruhu yanılmayan, devredilmeyen, vazgeçilmeyen bir bütündür. Kendi aralarından seçtikleri vatandaşlar yasama-yürütme- yargı işlevini birlik ve beraberlik içinde yürüteceklerdir. Genel iradenin oydaşlıklığıyla ana ilkeler saptanarak bir “Sosyal Sözleşmeyle” devlet kurulur; uygulayıcıların görevlendirilmesi ve yasaların yapılmasında oy çokluğu yeterlidir. Genel iradede aranan oybirliği ve azınlıkta kalanların haklarının güvence altına alınmamış olması ve “milli iradenin adeta kutsallaştırılması” anlayışı eleştirilerine maruz kalmıştır. Güçler ayrılığını benimseyenlere göre Kraliyet dönemindeki tek güç olan monarkın yerine, soyutlanıp kutsallaştırılan bir genel iradenin getirilmesi daha vahim sonuçlar doğurur. Fransız hukuk ve devlet sistemi 1958 V. Cumhuriyet Anayasasına kadar Rousseau’nun izinden giderek Meclis ağırlıklı bir güçler birliğinin etkisiyle yürümüştür. General DeGaulle’ ün hazırlattığı V. Cumhuriyet Anayasasıyla birlikte yürütme ağırlıklı “yarı başkanlık rejimi” gündeme gelir. Yürütmenin başındaki Cumhurbaşkanı güç sahibidir, yetkilerini genel iradeden alır ama “demokratik bir dengeli denetlenme” mekanizmasıyla görevini sürdürür.
Hukuk ve siyaset bağlamında Fransa ile karşılaştırılan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasama-yürütme- yargı ilişkileri gerçekten benzer bir serencamdan geçmiştir. Mustafa Kemal 1 Ocak 1921 ve 13 Ağustos 1923 tarihli Meclis konuşmalarında Yasama ağırlıklı Güçler Birliği Hükümeti Sisteminin (Meclis Hükümeti Rejimi) benimsenmesinin gerekliliğini söylemiş ve Rousseau’ya yollama yaparak “milli egemenliğin, genel iradenin” devletteki temsilinin böyle bir yapılanma içinde olmasını istemiştir. Tıpkı Rousseau gibi bölünmez, devredilmez bir bütün ve beraberlik…1924 Anayasasına yansıyan bu yaklaşımda Rousseau’daki genel iradenin “yanılmazlığı” zikredilmemekle birlikte kaçınılmaz bir şekilde zamanla devreye girer. Sıkıntılar hissedilmeye başladığında yasa, tüzük, yönetmeliklerle güçler ayrılığı yöntemleri kısmen uygulamaya dahil edilse de, tek partili rejimde liderlerin seçim öncesi belirlediği milletvekillerinin “milli-çoğunluk iradesi” bütünlük, beraberlik, bölünmezlik ve yanılmazlıkta ısrar eder. Böyle bir ortamda güçler arası dengeli denetim mekanizmasından söz etmek olanaksızdır. Bağımsızlık savaşından çıkan genç Türkiye’nin bir süre güçler birliği anlayışı içinde olması yadırganmamalıdır çünkü “yedi düvelle ve cumhuriyetin erdemini anlamayanlarla mücadele etmek” birlik, beraberlik ve bütünlüğü gerektirmekteydi. Atatürk Rousseau örneğini verirken, milli dayanışma ruhunu içeren bu gerekçeyi vurgulamıştı.
Çok partili cumhuriyet aşamasına gelirken, dünyadaki demokratik gelişmeler ve sistemimizdeki aksamalar göz önünde bulundurularak,1961 Anayasasıyla birlikte yumuşak bir güçler ayrılığının yer aldığı parlamenter sisteme geçilmiş ve bir anlamda dengeli karşılıklı denetim yapılanması da gündeme gelmiştir. Ne var ki Milli Birlik Komitesi üyelerinin yaşam boyu senatör olması, Cumhurbaşkanının resen 15 senatör seçmesi türünden düzenlemeler “sıkıntılı "bir demokrasinin doğumuna yol açmıştır. Kaldı ki düşünceyi ifade etme özgürlüğü hala ayaklar altında olup askeri müdahalelerin bahaneye dayalı gerekçesini oluşturmaktaydı.
12 Eylül Darbesinden sonra yürürlüğe giren 1982 Anayasasında güya gene yumuşak güçler ayrılığının sürdürüldüğü parlamenter rejimin benimsendiği izlenimini uyandırmaktadır. Ne var ki bu darbenin anayasası da 1961 Anayasasından daha şaibeli ve daha sıkıntılı bir vesayet rejiminin kapılarını açmıştır. Anayasa Mahkemesi Üyelerinin bir kısmını resen Cumhurbaşkanı, geri kalanları da Yüksek Yargı Organlarının kendi gösterdikleri adaylar arasından gene Cumhurbaşkanı tarafından atamaktaydı. Keza Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Üyeleri de Yargıtay ve Danıştayın önerdiği adaylar içinde Cumhurbaşkanı tarafından toplam 5 üye olarak belirleniyordu. HSYK’nın başkanı dönemin Adalet Bakanı, “doğal” üyesi de bakan müsteşarıydı. Bu dönemde Cumhurbaşkanı ve yürütme ağırlığının getirdiği sıkıntılar çalkantılara sebep olmuştu. O süreçteki cumhurbaşkanların seçtiği Yüksek Yargı organları 1982 Anayasasının otoriter yapısına uyarak “genel irade” olarak kabul edilen TBMM icraatını sürüncemede bırakıyor, bir anlamda 12 Eylül ruhunu sürdürüyordu.
İktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi Anayasa değişikliğini tutturacak oy oranını bulunca 2010 tarihinde güçler ayrılığının kapısını “belli oranda” açacak bir düzenlemeyi gerçekleştirerek referanduma sundu. % 58 oranla kabul edilen anayasa değişikliğinde gene nihai atamayı Cumhurbaşkanı yapmaktadır ama üye sayısı 15’e çıkarılmış ve daha dengeli bir seçim sistemi ve yapılanma tercih edilmiştir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği 22’ye çıkarılmış ve Cumhurbaşkanına 4 üye seçme yetkisi tanınmış, diğer üyelerin hakim ve savcıların oylarıyla göreve gelmelerine olanak sağlanmıştı. Hak ve özgürlükler bağlamında 2010 Referandumu olumlu iki kurumsallaşmayı da benimsendi. Hak ihlali bağlamında Anayasa Mahkemesine “Bireysel Başvuru Hakkı” ve “Ombudsmalık- Kamu Deneticiliği Kurumu”. Son günlerde aksamalara rastlasak da Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurularla ilgili aldığı kararlar önemli hak ihlallerinini ortadan kaldırmıştır. Öte yandan Avrupa Birliğiyle Uyum Yasalarının kabulü özgürlük ortamının kapılarını aralamıştı. Güçler ayrılığı sisteminin başlangıç adımlarının iyimserliği içinde “yetmez ama evet!” sloganıyla biz de değişimi destekledik. Hukukçu olarak haklıydık ama siyasal öngörüsüzlük açısından aymazlığa düşmüşüz. Ülkemizdeki değişimleri, gidip gelmeleri, “dün dündür, bugün bugündür mantığını” düşünememişiz.
Nitekim 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve arkasından gelen hukuki düzenlemelerle Montesquieu ve Locke’un güçler ayrılığı askıda kalmış ve Rousseau’nun güçler birlik ve beraberliği çok etkili bir şekilde Cumhurbaşkanlığı Sistemi adında geri dönmüştür. 2017 Referandumu’yla birlikte Cumhurbaşkanı artık AYM üyelerin on ikisini kendisine sunulan adaylardan atamakta, 3ü ise TBMM tarafından seçilmektedir. Benzer bir mekanizma Hakimler ve Savcılar Kurulu (Eski HSYK) açısından gündemdedir. Bu kurulun üye sayısı da 13’e inmiştir. Özetle, Güçler Ayrılığının heyecanı içinde ümitlenmişken Jean-Jacques Rousseau’nun hayali gerçekleştirilerek milli iradenin temsili cumhurbaşkanına verilmiş ve bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının sistemine dönülmüştür.
Madem ki Fransız geleneğini izliyoruz, bugünkü Fransa Anayasası’nı örnek alarak öneriler yapılmasına ne dersiniz? Öyle ya katı kuvvetler birliğinin yarattığı Meclis Hükümeti rejimi demokrasi bağlamında sıkıntılara yol açtığı için onlar, V. Cumhuriyet’le birlikte “Yarı Başkanlık Rejimini” tercih ettiler. Türkiye’de olduğu gibi Fransa’da da lider karizması önem taşımaktadır. Güçlü bir Cumhurbaşkanlığı rejimi karşısında tarihsel, sosyal gelişme ve değişimlere dikkat ederek parlamenter rejim yerine “karşılıklı dengeli denetim mekanizmasının sağlam temellere oturduğu” Yarı Başkanlık Rejiminin gündeme getirilmesi daha tutarlı olmaz mı? Bizim de gönlümüz Parlamenter rejimden yana ama gerçekçi olmalı ve kitle psikolojisinin yapısını anlamaya çalışmalıyız.
