80’lerin başında İtalya deyince aklımıza ilk gelen isim Sandro Pertini idi. Bu yaşlı adamın ismini unutmamamızı İtalya’nın bitmeyen koalisyonları sağlıyordu. Koalisyonlar çatırdadığı zamanlarda başvurulan bu akil arabulucu idi.
Mubi’de izlediğim Grazia’da resmedilen yaşlı Cumhurbaşkanı tiplemesi Sandro Pertini ile görsel olarak benzerlik içeriyordu.
Paolo Sorrentino’nun Toni Servillo ile yeniden buluştuğu, 2025 Venedik Festivali’nde büyük ses getiren film, görev süresinin son altı ayına giren yaşlı ve dul İtalya Cumhurbaşkanı Mariano De Santis’in (Toni Servillo) portresini çiziyor. Katolik, titiz bir hukukçu olan Cumhurbaşkanı, iki kritik af talebiyle ve ötenazi yasasını onaylama zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Bir yandan ülkeye “grazia” (af/lütuf) dağıtma yetkisini kullanırken, diğer yandan kendi kişisel yaraları ile yüzleşmek zorunda kalır.
https://mubi.com/tr/tr/films/la-grazia
Ülkenin en güvenilen hukukçusu olmanın yanında siyasi krizleri başarıyla yönetmek bir Cumhurbaşkanından beklenen en önemli görevdir.
Sandro Pertini’nin halk nezdindeki saygın, “akil ihtiyar” imajı ile güncel Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın (hukukçu, dul, kızı da hukukçu) izleri filmde gerçeklikle kesişim noktaları olarak yer alıyor.
Yönetmen Sorrentino, erdemli, tereddütlü ve insan bir devlet adamı çizerek filmi daha olgun ve hüzünlü kılıyor. Filmin adı olan Grazia kelimesinin çift anlamı var hem ilahi lütuf hem yasal af manasına geliyor.
Aslında; İtalya’da Cumhurbaşkanı’nın ismini bu aralar pek duymuyoruz. İtalya’da koalisyonlar da bir süredir geçmişteki kadar yoğun gündemde değil. Berlusconi ile başlayan güçlü Başbakan konumu Melloni ile sürüyor.
Son Cumhurbaşkanı iki dönemdir seçilmiş. Ve yaşayan tek cumhurbaşkanı da o. Modern dönem İtalya’sında Cumhurbaşkanları hep yaş almış kişilerden seçilmiş. Ömürleri görevlerinden sonra uzun olmuyor. İtalyan anayasasında Cumhurbaşkanına verilen görevler, sorumluluklar ve yetkiler belirli. Zaten filmde de onaylayıcı bir figür olarak resmediliyor. Ülkeyi yönetmeye değil, ülkeyi yönetenlerin bunu yaparken yasalara uymasına adanmış bir görev onunki. O yüzden yaşını almış, hırslarından arınmış partiler ve siyaset üstü olmak gerekiyor.
Türkiye’de de Cumhurbaşkanı’nın sembolik ve tarafsız niteliğe sahip olduğu zamanları hatırlıyoruz kaçınılmaz olarak.
Roma’dan ve Antik Yunan’dan gelen demokratik gelenekte de sıradan insanların seçtiği liderin, başkanın, başbakanın denetlenmeye ihtiyacı var. Demokrasinin beşiği olarak görülen İngiltere’de bile seçimli demokrasinin kusurlarına dair sözleri akılda tutmak lazım :
“Demokrasi diğerlerini saymazsak en kötü yönetim biçimidir”
“Sıradan İngilize bakarsanız demokrasiden nefret edersiniz” (Churchill)
Zaten eski Yunan’da demokrasinin kurucu fikrinde de tam olarak aynı şeyler yok mu? Denetlenmeyen bir lider diktatöre döner diye ifade edilmemiş mi?
Sorrentino’nun filminde resmedilen Cumhurbaşkanı bir taraftan insani zaaflarla dolu ve kaybettiği eşinin acısıyla yaralı. En önemli yardımcısının kendisi kadar iyi bir hukukçu olan kızı olması ise işlerin İtalya’da da benzer şekilde yürüdüğünü gösteriyor. Ülkenin cumhurbaşkanı aslında cumhurbaşkanının kızı mı?
Haksızlık etmemek lazım. Filmde portresi çizilen cumhurbaşkanı hiç de liyakat yoksunu bir nepotist değil. Tam da tersine yasaların ciltlere sığan yorumunu neredeyse ezbere bilen bir hukuk virtüözü. Peki bu yetiyor mu? Elbette hayır. Karar alırken hep durağan, ikircikli ve mütereddit. Zaten onu ülkenin tepesine götüren bir yönü de bu. Cumhurbaşkanının/Babasının içine düştüğü bu karmaşık ruh hali en büyük destekçisi ve danışmanı olan kızını bile çileden çıkarıyor.
Türkiye için lüks kaçan ötenazi yasası zaman zaman gündemde olan cumhurbaşkanının af yetkisi ile içiçe giriyor. Tarafsız olmayan bir cumhurbaşkanının af yetkisi olmalı mı sorusu askıda bizi bekliyor.
Film kurgusal bir belgesel tadında farazi bir İtalyan Cumhurbaşkanı portresi çiziyor. Görevi sona eren devlet adamı yürüyerek tek başına evine döner, bir sigara yakar, yoldan geçenleri seyreder, eski bir dostunu arar zihninin uzak köşelerini meşgul eden imkansız bir gönül macerasını düşünür.
Bir Akdeniz milleti olan İtalyanlarla ne kadar benziyor görünsek de Grazia gibi bir filmi hayal edecek sinemacıyı daha uzun süre beklemek zorundayız. Hukukçu cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’i bu varsayımsal İtalyan Cumhurbaşkanı ile yanyana koyabiliriz belki. Ama iki ülkenin demokrasilerine dair farkların altını çizmek zorundayız.
Tam da ülkenin politikasına hukuk eliyle yapılan müdahalenin zirvesindeki günlerdeyken. Andrew Donehau’nun Yeni Arayış için çevirdiğim makalesine dönüyorum. İçinde tabii ki İtalya’dan örnek bulunmayan ama Türkiye’nin en geniş başlıklara dahil olduğu bir makale bu. Court Capture yada Mahkeme Zaptı ile demokrasinin nasıl hukuk eliyle budandığını anlatıyor. Bir film senaryosu değil akademik bir metinden söz ediyoruz.
https://yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209
Grazia’da Sorrentino “güçlü lider” mitini tersine çeviriyor: En iyi Cumhurbaşkanı, en az karar alan, en çok tereddüt edendir diye özetlenebilir. Çünkü hırslarından arınmış, yasaya ve karısına âşık bir adam başka türlü yapamaz.
Sandro Pertini sosyalist bir savaşçıydı. Muhtemel ki Antonio Gramsci ile tanışmış, anti faşizm bayrağını birlikte taşımışlardı. Gramsci sivil toplumun kuramcısı olarak bilinir.
“Devlet, zorun zırhıyla korunan hegemonyadır.” der Gramsci. Hukuk, Gramsci’de tarafsız bir alan değil, egemenliğin hem rızasını üreten hem de zorunu meşrulaştıran bir araçtır. Bu perspektiften bakınca, bugün Türkiye’de siyasi partilerin iç işleyişine yargı eliyle müdahale edilmesinde Gramsci’den İtalya’dan ve İtalya’nın Cumhurbaşkanlarından öğrenecek çok dersler var. Demokrasinin partilerden çok sivil topluma ait olduğunu anlamak için Grazia’yı izlemek ilk adım olabilir belki.
