MHP lideri Devlet Bahçeli’nin son dönemde yaptığı açıklamalar, sergilediği tutumlar ve benimsediği yaklaşımlar, çeşitli siyasi analizcilerin yükledikleri anlamlar nedeniyle toplumda belirli beklentiler yarattı. Bu durum, geleneksel, katı ve ırkçı muhtevada Türk milliyetçisi çizgisinin değişip değişmediği ve nihayetinde neyi amaçladığına ilişkin tartışmalara yol açtı.
Benzer bir tartışma, 1999 milletvekili seçimlerinde MHP’nin yüzde 17,98 oy alarak Türkiye’nin ikinci partisi ve Bülent Ecevit liderliğindeki koalisyon hükümetinin ikinci büyük ortağı olduğu dönemde de yaşanmıştı. Birçok siyasetçi ve yorumcu, Devlet Bahçeli’nin MHP’yi şehirli ve akademik bir Türk milliyetçisi kimliğe kavuşturduğu, partinin geçmişin komandolarından arındığı yönünde aceleci değerlendirmeler yaptı.
Bunlar, faşist ülkücü kadroların, başta güvenlik bürokrasisi olmak üzere devlet kurumlarındaki konumlanışlarını göz ardı eden ya da hafife alan; hareketteki sosyal değişimi ideolojik ve politik çizgi farklılaşması olarak yorumlayan analizlerdi.
Benzer sığ ve yüzeysel analizler veya sözlerine siyasal bağlamından kopararak yüklenen abartılı anlamlar yaygın biçimde yapılıyor. Kafaları karıştırmak ve toplumsal algı yaratmak yoluyla Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu toplumsal risklerin bütün boyutlarıyla görülmesi zorlaştırılıyor.
Bu gün Türkiye’nin siyasal geleceği üzerinde belirleyici etkiler yaratan Türk milliyetçiliği, ülkenin çoğulcu toplumsal yapısını ve etno-kültürel çeşitliliğini dikkate almak yerine, Türklüğü sosyal, kültürel ve siyasal yaşamın kurucu ve baskın referansı olarak yeniden üretmeye yönelen tekleştirici politika ve söylemler geliştirmektedir.
Bu, yalnızca toplumsal farklılıkların görünürlüğünü ve siyasal temsil olanaklarını sınırlandırmakla kalmamakta; aynı zamanda otoriter yönetim biçimlerinin toplumsal meşruiyetini güçlendiren bir işlev de görmektedir.
Bu bağlamda söz konusu siyasal yönelim, kuvvetler ayrılığı ve demokratik çoğulculuk ilkelerini ortadan kaldırarak ya da ciddi biçimde aşındırarak, iktidarın giderek daha fazla merkezileştiği ve kişiselleştiği bir rejim dönüşümünün kurumsal ve ideolojik zeminini oluşturmaktadır.
Üç Vaka
Devlet Bahçeli’nin üç farklı vakada sergilediği yaklaşım, söylem ve toplumsal algı üretme biçimi üzerinden göstermeye çalışacağım.
En tazesiyle başlayalım. Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç hakkında İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturmaya gösterdiği tepkidir.
Rahmi Koç, İzmir Amerikan Hastanesi’nin açılışında şu ifadeleri kullanmıştı:
“Doktor, Kürt kadının derdini dinlemiş. ‘Hanımefendi, perdenin arkasına gidin, soyunun’ deyince kadın demiş ki: ‘Doktor Bey, önce sen soyun.’”
Cinsiyetçi, farklı bir etnik kesimi aşağılayan, ötekileştiren ve kültürel önyargıları körükleyen bu söylem nedeniyle başlatılan soruşturmaya Devlet Bahçeli, “Samimi bir sohbet ortamında yaptığı bir latife üzerinden kendisine yönelik soruşturma başlatılması yanlıştır” sözleriyle karşı çıktı. Açıklamasında Koç’a yöneltilen eleştirileri de doğru bulmadığını ifade etti.
Burada şu soruyu sormak gerekir: Rahmi Koç, anlattığı fıkradaki “Kürt kadını” ifadesi yerine “Türk kadını” ifadesini kullanmış olsaydı, Devlet Bahçeli benzer bir açıklama yapar mıydı?
Böyle bir durumda yalnızca soruşturma açılması değil, fıkrayı anlatan kişinin Türklüğü aşağıladığı gerekçesiyle tutuklanması kuvvetle muhtemeldi.
İkincisi mutlak butlan kararı sürecinde izlediği politika ve tutumdur.
Bahçeli, karar açıklanmadan önce gazetecilerin soruları üzerine CHP’nin kurumsal kimliğinin korunması gerektiğini vurguladı. Karar açıklandıktan sonra ise Kemal Kılıçdaroğlu’na feragat çağrısı yaptı. Bunun gerekçesi olarak haklılığın kanıtlanmış olması değil; bölgesel gelişmelerin yaratabileceği riskler, İmralı sürecinin önemi ve Türkiye’nin içinde bulunduğu kritik eşik gösterildi. Güvenlik sorunu oluşabileceği ileri sürülerek rejimin bekasına vurgu yapıldı.
Böylece hukuksuzluktan, hak ve özgürlüklerden söz edilmediği gibi, siyasetin yargı eliyle dizayn edilmesine siyasal meşruiyet sağlayan bir dil de kurulmuş oldu. Aynı zamanda iktidarla arasında yaklaşım farklılığı bulunduğu yönünde bir algı yaratılmaya çalışıldı.
Ancak bunun böyle olmadığı, 31 Mayıs 2026 tarihinde Türkgün Gazetesi’nde yayımlanan uzun röportajda açık biçimde ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i hedef alan ağır suçlamalar yöneltmekle kalmadı; iktidarın yürüttüğü siyasi operasyonlara destek verdi ve kendisini klasik “devlet aklı” söylemi çerçevesinde muhalefetle yürütülen siyasi çatışmanın tarafı olarak konumlandırdı.
Parti mensuplarının işlediği cinayetlerde sergilenen korumacı tutumlar unutulmuş gibi, CHP’nin arınması gerektiğinden, marjinal siyasi grupların şemsiyesi olmaktan vazgeçmesinden ve Türkiye karşıtı dış siyasal güçlerin oyununa gelmekten söz eden bir devlet adamı pozuyla konuştu.
Taktiksel Çıkışlara Öznel Anlam Yüklemeler
Son ve esaslı örnek Bahçeli’nin İmralı sürecinde müessir nizamı koruma amaçlı siyasal çıkışları.
Özellikle siyasal meşruiyet ve toplumsal kabul açısından önemli etkileri oldu. Çünkü 1990’lı yıllardan itibaren Kürt meselesinin siyasi ve demokratik yöntemlerle çözülmesine en sert itirazları yönelten, hatta çoğu zaman ırkçı söylemler kullanan bir siyasi aktörün böylesi bir süreçte ön plana çıkması doğal olarak dikkat çekti.
Şaşırtıcılık da tam olarak buradan kaynaklanıyordu. Süreç, Bahçeli’nin üstlendiği bu rol nedeniyle giderek daha fazla “devlet politikası” olarak tanımlanmaya başlandı.
Bunun temel nedeni, Bahçeli’nin yalnızca radikal Türk milliyetçi bir siyasi lider olarak değil, aynı zamanda devlet içinde etkili bu zihniyetin temsilcisi olmasıdır.
Hem zihniyet hem de kadro bakımından devlet içinde güçlü bir konuma sahip olduğuna ilişkin yaygın kanaat, sürecin lokomotifliğini üstlenmesinin bürokrasiden gelebilecek bozucu hamleleri etkisiz kılacağı yönünde beklentiler yarattı.
Devlet Bahçeli’nin İmralı süreci kapsamında dile getirdiği “kurucu önder”, “umut hakkı” gibi kavramlar, daha önce barış isteyenlerin adliyelerde ve cezaevlerinde sürünmelerinin gerekçesi olarak kullanılan kavramlardı. Bunlar bir yönüyle buz kıran işlevi gördü ama aynı zamanda Türkiye’nin Kürt sorununun eşit yurttaşlık temelinde demokratik çözümünden uzaklaşıldığını emareleri gibi oldu.
Bahçeli, sürecin ilk gününden itibaren söylem çıtasını oldukça yüksek tuttu. Ancak bunun hiçbirisi iktidar tarafından karşılık bulmadı.
Bunu iktidarla yapılmış bir rol paylaşımı olarak açıklayanlar olduğu gibi, iki parti arasındaki farklı yaklaşım ve kaygılardan kaynaklandığını iddia edenlerde bulunmakta.
TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na iletilen parti raporu incelendiğinde, MHP’nin ideolojik ve politik çizgisinde en küçük bir değişiklik yapılmaksızın, bölgesel nedenlerle ortaya çıkan “devletin bekası” sorununa karşı taktiksel açılımlar geliştirildiği ve Türk kimliğinin yeniden tanımlanmasının hedeflendiği açık biçimde görülmektedir.
Demokratikleşme ve barış mücadelesi verenler açısından bu yeni durumda silahların susmuş olması paha biçilemez bir değere sahiptir. Ancak Kürt sorununun silahsız bir siyasal sorun olarak varlığını büyük ölçüde sürdüreceği gerçeği de göz önünde bulundurulmak zorundadır.
Bahçeli’nin geliştirdiği taktiklerin siyasal analizinde algı operasyonunun akıntısına kapılmak ciddi tehlikeler barındırdığı çok açık. Bahçeli’nin siyasal çıkışlarına yüklenen öznel anlam yönlendirici oluyor.
Odak Noktası 22 yazı Yeni Çözüm Süreci Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülmesi ve PKK'nın silah bırakıp kendini feshetmesi amacıyla MHP lideri Devlet Bahçeli'nin Ekim 2024'te DEM Partili vekillere uzattığı siyasi uzlaşı eliyle ve Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'teki silah bırakma çağrısıyla resmen fiili bir aşamaya geçilen diyalog ve barış süreci hakkında yazılar ve analizler. Tüm Yazılar

