Giriş: Dünyada Cenneti Beklerken Cehennemin Gelişi
Dünyada demokrasi ile yönetim, özellikle hukukun üstünlüğü (rule of law) ile bağdaşık demokrasi olarak kabul edilen liberal demokrasi ile yönetim, ya artık geleceği olmayan, ya da günleri sayılı olan bir siyasal rejim görüntüsü arzediyor. Liberal demokrasinin en güçlü olarak addedildiği Kuzey Atlantik bölgesi başta olmak üzere Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren liberal demokrasi aşınıyor (democratic backsliding). Avusturya’daki Özgürlük Partisi’nin 1990’lardaki müthiş yükselişi, İsveç, Finlandiya, Norveç ve Danimarka’daki göçmen karşıtı aşırı-sağ popülist partilerin ortaya çıkışı ve yükselişleri, Hollanda’da, Belçika’da, Fransa’da yaşanan benzer gelişmeler ve nihayet 2010’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti’nin aşırı-sağa kayışıyla iktidara gelen Başkan Donald J. Trump yönetimleri bu sürecin belli başlı göstergelerinden oldu. Liberal demokrasinin yerleşik olmadığı, ancak liberal demokrasi olmaya yönelmiş olan Polonya, Slovakya, Macaristan, Hindistan, Rusya, Türkiye gibi ülkelerdeyse demokrasi çok daha hızlı bir biçimde aşınarak, ya sultanizm gibi melez bir rejim veya bir tür seçimli otoriterliğe, yahut tam bir otokrasiye geçilmeye başlandı. Oysa, 1991 yılının 31 Aralık günü Soğuk Savaş sona erdiğinde artık tarihin sonuna gelindiği, bundan böyle sadece liberal demokrasi ile yönetimin, küresel bir dünya ve ekonomide gerçekleşeceği; insanların özgür ve hakça bir ortamda çalışacakları, hakça rekabet edecekleri, yaşarken milli devletlere bile gerek kalmayacağı müjdeleri verilmişti.[1] Pekiyi, demokrasi ve özellikle liberal demokrasi niye yine zor zamanlar yaşamaya başladı?
Sanayi Devrimi ve Kapitalizmin Başarısı Demokrasinin Zafiyeti
Genellikle 1760 yılı gibi başladığı kabul edilen Sanayi Devrimi çeşitli aşamalardan geçerek bütün hızıyla sürüyor. Otomasyon, bilgisayarlaşma, robotik üretim, iletişim teknolojisi yenilikleri ve değişimi, yükseltilmiş zeka (augmented intelligence) ve yapay zeka uygulamaları üretimde, iletişimde, ulaştırmada ve savaş araçlarında büyük değişimlere yol açıyor. Bu gelişmelerin hızlanması ve dünya çapında yayılması da Soğuk Savaşın 1991 yılı sonunda bitmesiyle başladı. Bu gelişmelerin iktisatta ve siyasal hayatta farklı farklı etkileri ortaya çıktı. Bu etkilerin çoğu oldukça olumsuz hatta insanlığın varoluşunu bile tehlikeye atan mahiyette tehlikelere işaret etmeye başladı. Bu gelişmelerin kapsamı, yaygınlığı, topluma nufüz ediş hızı ve sürekli değişimi ve yeniliği büyük bir uyarlanma (adaptation) zorluğu da oluşturdu.
İktisatta bu değişikliklerin etkisi üretimde robot kullanımını ve özellikle mavi yakalılardan başlayan ama beyaz yakalılara da uzanan iş ve meslek değişimlerine yol açmasıyla başladı. Eşanlı olarak teknolojik değişiklik büyük bir hız kazanarak, özellikle iletişimde çok büyük çapta enformasyon, bilgi ve belgeyi küresel olarak, ışık hızıyla dolaştırmaya başladı. Cisco Systems tarafından 9 Eylül 2016’da internet hacminin (volume) 1 zettabyte[2] düzeyine ulaştığını açıklamasının üzerinden neredeyse on yıl geçti. Bu sürede bu hacim yıllık 147 zettabyte civarına ulaşmış olarak hesaplanıyor[3]. Bu gelişimin bir sonucu büyük sermaye hareketlerinin küresel olarak ışık hızıyla yer değiştirmesinin mümkün hale gelmesi oldu.
Sermaye akışkanlığı (seyyaliyeti, mobility) artarken, bir başka üretim faktörü olan emek de akışkanlık kazandı. Yaşam koşullarının kötü, ekonomik olanakların da kısıtlı olduğu güney yarım küreden kuzey yarım küreye, orada da daha geniş ekonomik olanakların ve daha gelişmiş yaşam kalitesinin olduğu yerlere doğru kayış başladı. Bu durumda da Atlantik Okyanusu’nun iki tarafındaki kuzey sahillerine doğru büyük bir göç ve sığınmacı dalgası oluştu. Sanayi Devrimi’nin büyük etkisi altındaki bu ülkelerde de, aynı zamanda, bazı işler ve meslekler ve istihdam olanakları azalırken ve hatta ortadan kalkarken, işini kaybedenler ve erken emekliliğe mecbur kalanlar artarken; her türlü işi, her türlü koşul ve ücretle yapmaya hazır bir yeni emek havuzu oluştu. Yapay zekanın gelişmesiyle birlikte bu gelişmede şirketleri önemli rol oynayan sermayedarlar artık insan emeğine gerek kalmayacak bir aşamaya doğru gitmekte olduğumuzu açıklamaya başladılar. Bunun ise nasıl idare edilebileceği belirsiz.
Ortada fevkalade tehlikeli bir ekonomik gelişme olabileceğinin işaretleri varmış gibi duruyor. İnsan emeğine talebin azalması, işsizliğin artması, bu kişilerin gelirlerinin azalmasıyla toplam talebin düşmesine yol açabileceği izlenimi veriyor. Verimlilik ve üretim büyük ölçüde artarken, toplam talep iyice azaldığında satılamayan bir ürün dağının ortaya çıkması ve toplumda da yaygın sefalet sonucu doğacakmış gibi duruyor[4]. Tabii uzun dönemde yeni iş ve meslekler ortaya çıkarak yapay zeka ile birlikte üretim yapılması ve üretim verimlilikle birlikte artarken, toplam talebin de o koşullarda daha yüksek bir düzeye geri dönebilmesi mümkün olabilir. Tabii bu emek için çetin bir uyarlanma zorunluluğu da getirecektir. Değişen emek piyasasına uyarlanamayanlar da bu süreçte kaybolup gidecekmiş gibi duruyor. Bu süreçte yine sığınmacı ve göçmenlere olan tutumların olumsuzluğunun azalamayıp artabileceğini de düşünebiliriz.
Siyasette ise Sanayi Devrimi’nin etkisindeki teknoloji ve ekonomideki değişimlerin sonuçları da oldukça olumsuz olmaya başlamıştır. Liberal demokrasiye sahip gelişmiş endüstri-ötesi Kuzey Atlantik bölgesi ülkelerde sığınmacı ve göçmenlere yönelik tutumlar giderek daha olumsuz, hatta düşmanca bir hal alırken, göçmen ve sığınmacıların da bu tepkilere olan tutumları yer yer, kültürel farklılıkları artıran ve çatışmacı, hatta şiddet içeren saldırgan bir içerik almaktadır. Bu durumda “yerli halkın” değerleri, inançları, kültürü ve yaşam biçimini tehdit altında görenler, liberal demokrasinin kurumları, yapıları ve politikacılarına olan güvenlerini azaltırken, popülist bir söylemle onlara yaklaşan siyaset erbabının çağrılarına kapılmaktadırlar.
Burada “yerli halkı” hiç bir ırk, etnik, cinsiyet ve hatta ssosyal sınıf ayrımı olmadan tek ve birleşmiş (müttehid) bir birlik olarak kabul eden popülist politika yaklaşımı, aynı zamanda bu kitlenin değerleri, inançları ve kültürünü şahsında temsil eden, onun insani somut bir temsili olan bir lider de ürettiğinde, ortaya daha ciddi bir siyasal netice çıkmaktadır. Özellikle bu ikilinin odağında yer aldığı bir siyasal rejim de üretilebilirse, bu durumda mükemmel tekillikte (çoğulcu / pluralist karşıtı bir tekçi / monist bir topluluk olan) halk (volk), onu mükemmelen kişiselleştiren ve temsil eden bir lider (führer) ve onların bir siyasal rejimde egemen olması (reich) üçlüsü 1920’ler 1930’lar Almanyası, İtalyası veya İspanyası gibi bir siyasal düzene evrilme rizikosu taşımaktadır.
Almanca olarak ifade ettiğimizde “ein volk, ein führer, ein reich” adeta mükemmel bir nazi veya faşist rejim kurgusuna tekabül etmektedir. Bu düzenin liberal demokrasiye seçimlerde de galebe çalmasıyla birlikte demokrasinin aşınması yeni bir boyuta taşınmakta, faşizme kadar evrilebilecek bir seçimli otoriter bir rejim, liberal demokrasinin kurumlarından olan yasama, yargı, partiler, sivil toplum kuruluşlarına toplumdaki güvenin aşınmasıyla iyice güçlü bir alternatif halinde belirmektedir.
Bu gelişmeleri destekleyen, özellikle liberal demokrasinin çalışmadığı izlenimini güçlendiren ve onun siyasal kurumlarına olan güveni de tahrip eden bir başka ekonomik etken de kapitalizmin, özellikle hissedar kapitalizmi olarak çalışan serbest piyasa ekonomisinin bir tür yandaş kapitalizmine dönmesiyle birlikte oluşan gelir dağılımının hızla bozularak geniş bir kitlenin yoksullaşması ve çok az sayıda kişinin büyük servetlere sahip olmasıdır. Aldığı eğitimle iş bulamayan, büyük bir eğitim faurasının borcu altında iş arayan ve emlak piyasasına da girerek ev bark sahibi olmak olanağı kısıtlanan gençler, özellikle bu ortamda liberal demokrasiye olan güvenlerini hızla yitirmektedirler. Son günlerde ABD’nde yayınlanan bir saha araştırmasında 18 – 29 yaş dilimindeki gençlerin dörtte birinin (%25) ülkeden göçmeyi düşündükleri saptanmıştır[5]. Bu oran Türkiye’de de zaman zaman yapılan saha araştırmalarıyla hesaplanmaya çalışılmaktadır. Son zamanlarda yayınlanan bir kamu oyu araştırmasında (MAK Araştırma) Türkiye için bu oranı %64 olarak hesaplanmıştır[6]. Uzun süreli gelir dağılımı bozukluğu, yoksulluğun adeta bir kader gibi algılanması ve umutsuzluk, liberal demokrasinin kurumlarına, siyasal seçkinleri ve politik liderlerine olan güveni aşındırmakta etkili olmaktadır[7].
Demokrasilerde gelir dağılımı bozukluğu ve yaygın yoksulluğun uzun dönemli ve istikrarlı bir hale gelmesi, özellikle liberal demokrasinin kurumlarına olan güveni azaltmakta, bilhassa gençlerin umutsuzluğa kapılmasına yol açmakta, otoriter ve totaliter alternatiflerin siyasetteki cazibesini artırmaktadır. Çalışmayan, yoz olarak gördükleri düzeni yıkıp yerine insanların daha umutla hayata sarılacakları, yaşam düzeyini yükseltebilecek, ev bark sahibi olmalarını sağlayacak olan alternatiflere yönelmelerine yol açmaktadır. Hissedar kapitalizminin değişen teknolojiyle birlikte ortaya çıkardığı ekonomik eşitsizlik sorunu, liberal demokrasinin bu soruna etkili bir çözüm üretememesiyle de birleştiğinde, kolayca demokrasinin aşınması ve otoriter uygulamaların çeşitli kılıflar altında ortaya çıkıp güçlenmesine yaramaktadır.
Sonuç: Liberal Demokrasinin Geleceği Var mı?
Liberal demokrasinin sadece özgür düşünce, ifade, gösteri, miting, dernekleşme v.b., korunan insan hakları, bağımsız, tarafsız, ehil ve dürüst yargıçlar eliyle adil yargılanmadan ibaret olmayan, aynı zamanda demokrasinin bir diğer temel değeri olan eşitliği de gerçekleştiren bir içerikte olabilmesi istenmektedir. Eşitliği tamamen ihmal eden bir liberal demokrasi aşınma ve çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle ekonomik eşitsizliğin yarattığı bunalım, özgürlükleri de hakları da, nihayet hukukun üstünlüğünü de seçmenin gözünde değersizleştirmektedir. Bunlara olan güveni de geleceğe olan umudunu da aşındırmaktadır. Kapitalizmin sadece hissedar kapitalizmi olmadığını, örneğin 1930’larda Türkiye’de uygulanan ilk sanayileşme hamlesinde kurulan şirketlerin üretim yaptıkları yerleşimlere, toplumlara işçi evleri, kooperatifler, okullar, tiyatro, sinema gibi sanat etkinlikleri alanları, spor tesisleri de kurarak üretim yapmaları, hissedar kapitalizmi olmayan bir paydaş (stakeholder) kapitalizmi modelidir. Bu durumda şirket’in gelirleri sadece dar bir hissedar kitlesine pay edilmemekte, paydaş olarak kabul edilen çalışanlar, şirketlerin üretim merkezlerinin olduğu yerleşim yerlerinde yaşayanlara da yapılan eğitim, kültür, sanat, spor v.b. yatırımlarla da pay edilmektedir. Paydaş kapitalizmi örnekleri Japonya, Güney Kore gibi uzak doğu ülkelerinde de II. Dünya Savaşı sonrasında uygulanmaktadır. Bu tür uygulamalar ekonomik eşitsizlikleri azaltmak ve tabana yaymayı sağlamakta; insanların yaşam kalitesi ve yoksunluğunu (mahrumiyet) azaltırken, eğer liberal demokrasi uygulanıyorsa, özgürlüklerin yanısıra hem ekonomik eşitliğin artırılmasına hem de bununla birlikte dayanışma, kardeşlik duygusunun oluşmasına da katkıda bulunmaktadır. Bu tür bir düzende kapitalizm demokrasiyi tahrip eden bir araç olmaktan uzaklaşmakta, özellikle gençler demokrasinin yapı ve kurumlarına güvensizlik ve umutsuzluk duymamakta, demokrasi kisvesi altındaymış gibi görünen farklı halk yönetimleriyle otokrasiye doğru kayışın da önü alınabilmektedir.
Sanayi devriminin durması söz konusu olmadığına göre, onun ürettiği teknolojik değişim ile kaptializm ve demokrasinin, özellikle liberal demokrasinin işlevsel ve uyumlu çalışmasının yolu bulunamadığı takdirde insanlık ağır bedeller ödemek zorunda kalabilecekmiş gibi duruyor. Bu tür bir neticeyle karşılaşmamak için hem iktisadi hem siyasal önlemlerin alınma zamanı gelmiş bulunuyor; bu adımları atmak siyasal iradesi ve azmini göstermeyen toplumların karşılaşacakları zorluklar uzun süreli ve derin olacakmışa benziyor. Eğer bu toplumların gençleri ülkelerinden kitlesel olarak ayrılmayı tercih ederlerse, o zaman milli-devletler olarak varlıklarını sürdürmelerinin zora girebileceği de göz ardı etmememiz gereken bir varlık yokluk sorunu olma potansiyeli taşıyor.
[1] Fukuyama, Francis (1996) The End of History and the Last Man (New York, NY: The Free Press).
[2] 1 zettabyte = 1021 byte; 1 trilyon gigabyte.
[3] https://explodingtopics.com/blog/data-generated-per-day.
[4] Hemenway Falk, Brett and Tsoukalas, Gerry, The AI Layoff Trap (March 02, 2026). The Wharton School Research Paper, Available at SSRN: https://ssrn.com/abstract=6448898 or http://dx.doi.org/10.2139/ssrn.6448898.
[5]https://mail.google.com/mail/u/0/#inbox/WhctKLcDxlvgnSrtzzBspJRtjxZbplBlgZVWxGHlNnrPpMSzDvtrmzgjBFPsPjNDPZzNDkl.
[6] https://t24.com.tr/gundem/arastirma-turkiyede-genclerin-yuzde-64u-gelecegini-baska-ulkede-ariyor,1323652?_t=1780217776060.
[7] Stokes, Susan (Nisan 2026), “Why Elected Leaders Subvert Democracy,” Journal of Democracy, Cilt 37, No: 2: 49-64; bu makalede özellikle 53 ve 56. sayfalar arasında ekonomik eşitsizliğin demokratik aşınma (backsliding) üzerindeki etkilerini vurgulayan araştırma bulgularına işaret edilmektedir.
