Anlayacağınız tam “halk plajlara akın etti, millet denize giremiyor” durumu...

Her bayramda, hafta sonu tatillerinde İstanbul’da şehrin sayfiye alanlarına yığılan kalabalıklar ve ulaşımda giderek artan bir kaos... Toplu ulaşım bedava olunca şehir halkı sayfiye alanlarına doğru hücum ediyor, adım atacak yer kalmıyor.

Şehirsel hareketliliğin artması, insanların dinlenmek, gezmek için bilmedikleri yerleri keşfe çıkması hiç şüphesiz hoş bir durum. Ancak bu sayfiye alanlarını yaşam alanları olarak seçmiş olan insanlar -daha yeni yerleşmiş bile olsalar- bu durumdan fena halde rahatsız.

Ya tatillerde evlerine kapanıyorlar, ya da uzaklara gidiyorlar.

Şehrin sayfiye alanları neredeyse ters yüz oldu ya da olacak: Yazlarda, tatillerde kaçılan... Kışlarda dönülen yeni tür bir sayfiye kültürü!

Ancak yaşanan kaos elbette ki ziyaretçileri de etkiliyor.

Vapurlarda ayakta kalanlar, sığınacak bir gölge bulamayanlar, ortalıkta ne yapacağını bilemeden dolaşanlar, kaza geçirenler, fenalaşanlar... Bir de bunların yanında bütün kıyılar kapatılmış olduğu için fahiş ücretler ödemek zorunda kalanlar... Geldiklerine bin pişman olanlar...  

 Bana sorarsanız yaşanan bu kaosun olumlu tarafı insanları düşünmeye zorlaması. Bu meselenin can alıcı noktası. Bu yapılmadığı takdirde depresyona girme alametleri sorunun yerini alıyor.

Bu kaosla birlikte bize sorunlarla yüzleşmek yerine doğaya kaçarak huzur bulacağımızı söyleyen sayfiyeleştirme ideolojisinin çöküşünü izliyoruz.

Artık şehirden kaçarak sorunlardan kurtulmak mümkün değil.

“Doğaya dönüş” akımının ya da sayfiye ideolojisinin üretiminin tarihi

19. yüzyılda İstanbul’da “doğaya dönüş” akımının seçkinler ve üst sınıflar arasında nasıl yaygınlaştığına bir bakalım:

Bu akımın bir bakıma kapitalist modernleşmenin eleştirisini içerdiğini söylemek mümkün.

Kapitalist modernleşmenin yarattığı şehir hayatından kaçmak için üst sınıflar konak dediğimiz bahçeli evlere sığınıyorlar.

Yüzyıl ortasından başlayarak düzenli vapur ve tren seferleri başlayınca İstanbul’un daha önce köyleri kabul edilebilecek olan Adalar gibi yerlerine erişim daha da kolaylaşıyor. Artık yalnızca yöneticiler, diplomatlar özel buharlı tekneleri ile bu ayrıcalıktan yararlanmıyorlar. Toplu taşıma sayesinde tüccarlar, bürokratlar, avukatlar, hatta şehir merkezindeki ekonomik gelişmeler ile zenginleşen esnaf da sayfiye yaşam biçimine dahil oluyor.

Bir de buna 1870 Pera yangını gibi felaketleri eklerseniz, imkanı olanlar için neredeyse şehirden kaçmak farz oluyor.

Buna karşılık sayfiye yaşantısının geçmişi yalnızca Endüstri Devrimi ya da modernleşme süreciyle sınırlı değil. 

Bizans döneminde imparatorların ve soyluların yazlık sarayları var. Şehirdeki salgın hastalıklar, deprem veya yangın gibi felaketler yaşanırken uzun süreler bu sarayları kullandıkları oluyor.

Antik çağlarda, Roma döneminde sayfiye dediğimizde içlerinde kölelerin hizmet verdikleri yazlık sarayları, “Villa” (Domus) adı verilen konakları, soyluların yaşantı biçimini anlıyoruz.

İşte bu yaşantı biçimi 16. yüzyıldan sonra, “Rönesans” diye tabir edilen dönemde zengin toprak sahiplerine hizmet veren mimarlar ve sanatçılar tarafından kopyalanıyor.

Sayfiye konağı, ya da “Villa” gerçekte hasat zamanlarında soyluların sahip oldukları kırsal alanlardaki topraklarda dinlenmek ve çalıştırdıkları insanların ürettikleri artı değere el koymak üzere geldikleri bir yer.

Antik çağlardan Rönesans’a... Rönesans’tan günümüze kopyalanan yaşantı biçimi

“Rönesans” adı verilen dönemde kopyalanan şey binalardan çok bir yaşantı biçimi. Esin kaynağını oluşturan ise gene Antik çağlarda, Roma döneminde bu Vitrivius gibi mimarlık üzerine konuşanlar, Tarihçi (genç) Plinius gibi yaşam tarzına dair bilgiler verenlerin olması. Örneğin Plinius, kendi villasındaki yaşamı şöyle tarif ediyor:

"İyi ve gerçek bir hayat, mutlu ve onurlu, herhangi bir 'iş'ten daha ödüllendiricidir. Şehrin gürültüsünden, boş telaşından ve yararsız meşguliyetlerinden ayrılmak ve kendinizi edebiyata veya boş zamana adamak için ilk fırsatı değerlendirmelisiniz."

Tam benzerliği olmasa da günümüzün sayfiye yaşamının kökeninin Antikite’den günümüze uzandığını söylemek mümkün.

İşte bu yaşantı biçimi sayfiye kültürü -ya da ideolojisi- denen yaşantı biçimi -kopyalana kopyalana- günümüze kadar geliyor.1 9. yüzyılda bu defa zenginleşen ticaret burjuvazisi için gene onlar -yani gene mimarlar, yazarlar ve sanatçılar- tarafından Rönesans’tan kopyalanıyor. Soylulardan daha geniş bir zümreye, burjuvaziye ait bir yaşantı biçimi olarak. Giderek çok daha geniş topluluklara, orta sınıflara doğru yayılıyor. Kapitalist modernleşme sürecinde sınıfsal özellikleri dönüşüm geçiriyor.

Sayfiye ideolojisinin kitleselleşmesi ve küreselleşmesi ile çok ilginç bir başka dönüşüm daha gerçekleşiyor: Geçmişte bir tür soyluların ortak alanı olan Domus’un ya da Villa’nın “kamusal alan”ı dışarı atılıyor ya da dışarda kalıyor. Böylece bugünkü “özel alan-kamusal alan” kavramları -ve modern belediyecilik kurumları, hizmetleri- ortaya çıkıyor.

Konağın, Villa’nın içinde de her zaman görülmeyen bir hizmetçi takımı var. Burjuvaziyi içine alarak genişleyen sayfiye kültürü ise üretimi içermiyor. Küçük parsellerin içine yerleştirilen konakların genellikle dışında kalıyor.

Sonuç: Sayfiyeleştirme ideolojisinin çöküşü acaba bir fırsat olabilir mi?

Sayfiye kültürünün yaygınlaşması ile birlikte günümüzde bambaşka bir manzara oluşuyor.

Çalışan sınıflar için zorunlu tatil, bayramlarda bedava ulaşım gibi popülist uygulamalarla alt sınıflar bu yaşantı biçimini benimsiyor.

Su içtiği pet şişeleri, plastik tabakları, çatalları, ambalajları yeşil alanlara atanlara “neden bunu yapıyorsunuz” diye sorduğunuzda “neden atmayalım, belediye bunun için var” cevabını alıyorsunuz. Düzeni sorgulamak şöyle dursun, adeta efendinin gözüyle dünyayı gören alt sınıflar ortaya çıkıyor.

Ev sahipleri yüzme havuzlarının kenarında dinlenirken özellikle intikam alırcasına, temizlik araçlarıyla adeta birer siborga dönüştürülen hizmetçiler çevreyi yağ dumanına boğan ve benzin yakan çim kesme makineleri ile bahçeleri düzenliyorlar, bahçede kullanmak yerine aşırı tüketilen zehirli malzemelerle atıksuları kirleterek atıksu sistemine veriyorlar, çöplere yığdıkları yeşillikleri eskiden olduğu gibi çürütmek yerine belediyenin ağır tonajlı kamyonlarla almasını bekliyorlar...

Böylece failleri dışarıda bırakan, sanki sorunları çözüyormuş gibi yapan popülist politikalar yaygınlaşıyor.

Zannedersem bugün sınıfsal çelişkileri, kapitalist yaşam biçimini sorguluyormuş gibi yaparken üzerine örten "doğaya kaçış" ideolojisinin sonuna geldik.

Soru şu: Acaba bu karşılaşılan durum, nesneleştirilen bir doğa kavrayışının sürdürülebilir olmadığını görmek, çelişkilerle yüzleşmek ve onunla ilişkilerimiz üzerine düşünmek için bir fırsat olabilir mi?