Hepimiz aynı güne gözlerimizi açıyoruz. Dün ve bugün olduğu gibi.

Kimimiz rahat yatağımızda, kimimiz bir masanın başında, kimimiz cezaevinde, kimimiz de hiç gözlerini kapatamamış gece mesaisinin sonunda güne başlıyoruz.

İşleyen çarkın bir parçası olarak hepimiz için hayat aynı gitmiyor olsa da artık ortak kaygılarımız ve duygularımız var. Bunların başında öngörememek geliyor: Hem hayatı hem de ekonomiyi derinden etkileyen o belirsizlik duygusu.

Türkiye'de gözlerini cezaevinde açan 420.798 kişi var. Cezaevi kapasitesinin üstünde, yüzde 133,55 doluluk oranıyla. Hiçbir suçu günahı olmayan, annesiyle birlikte cezaevinde kalan 0-6 yaş bebek sayısı ise raporlara göre 501; bu çocuklar o doluluk oranına bile dahil değil.

17 milyona yakın kişinin şüpheli sıfatıyla soruşturma dosyası mevcut. Adalet sistemi, herkes için öngörülemeyen bir uçurum haline gelmiş durumda. Bambaşka sebeplerle de olsa, adalet duygumuzun derinden yaralandığı bir dönemden geçiyoruz.

Dün ve bugün, hepimiz gibi gözlerini yetiştirme yurdunda açan 15.315 çocuk var. Aslında büyümek istemeyen çocuklar bunlar; çünkü 18 yaşına yaklaşmanın tedirginliğiyle büyüyorlar, o öngörülemezliğiyle.

Geçtiğimiz günlerde bir genç yine sosyal medyadan yardım istiyordu. "Dayanacak gücüm kalmadı" diyordu. Ülkemizde hangimizin annesi ve babası bizi 18 yaşında sokağa attı? Oysa bu çocuklar, 18 olmak istememek gibi tuhaf bir yükle büyüyor.

Yetiştirme yurdundan kaçan bir çocuğun videosunu izledim geçtiğimiz günlerde. Beş yıl önce yayınlanan videoda Muhammed'in hikayesi yüreğimi burktu. Annesini ve babasını Suriye savaşında kaybetmiş, büyük çocukların rahatsız etmesi üzerine yurttan kaçmış; öyle güzel yüzlü bir çocuk ki.

Videoyu çeken ve yurttan kaçan sayısız çocukla görüşme yapan fotoğrafçı Şevket Şahintaş, katıldığı programlarda ısrarla aynı noktaya dikkat çekiyor: Bu çocukların tek bir talebi var. Kaldıkları yerde yaş gruplarına göre ayrılmak. Büyük çocukların küçük çocuklarla birlikte kalmasının ( 17 yaş ile 12 yaş) çocuklar arasında  zarar verici sonuçları olduğunu, yurt içindeki yaş aralıkları daraltılsa kaçışların büyük ölçüde önüne geçilebileceğini vurguluyor.

Bu kadar basit ve uygulanabilir bir önlemle yurttan kaçan çocuk sayısı azaltılabilir. Videonun üzerinden beş yıl geçmiş; talep defalarca dile getirilmiş ama adım atan yok.

Hepimizin yeni güne uyandığı saatlerde okula gitmek için yaklaşık 18 milyon çocuk da uyandı. Ne var ki bu çocukların önemli bir kısmı aç uyandı.

OECD'nin "Hayat Nasıl?" 2024 raporuna göre Türkiye'de 15 yaşındaki çocukların beşte biri okula aç gidiyor; yani haftada en az bir gün yemek yiyemiyor. Bu sadece bir rakam değil; her gün okulda dikkatini toplamakta zorlanan, beslenemeyen, temel haklarına erişimde engellerle karşılaşan ve belki de suça itilen milyonlarca çocuk demek.

Hz. Muhammed'in açlıktan karnına taş bağladığı üzüntüyle anlatılır. Dini hassasiyetlerini ve inancını her konuda görüşüyle sunan Milli Eğitim Bakanı, her beş çocuktan birinin aç okula gidiyor olmasını gerçekten duymamış olabilir mi?

Çözüm aslında çok da zor değil: Ücretsiz bir öğün yemek, çocukların hem okul devamlılığını artıracak hem de açlığa somut bir çare olacak. Çocukların okul devamlılığı, geleceğimiz değil mi?

Dün ve bugün hepimiz aynı güne uyandık ve sürekli bir çalışma halindeyiz. Yorgunlukla eve gelip akşam çocuğuyla vakit geçirmek için takat kalmamış kaç kişi var aramızda?

Bugünlerde Aile Yılı'ndayız. Akşam eve yorgun argın gelen annelerin ve babaların Aile Yılı. Eğer bu gerçekten bir Aile Yılı ise, çocuklarına zaman ayırabilmesi için anne ve babalara işten erken çıkma izni, ciddi çocuk yardımı gibi gerçek adımlar atmak daha samimi olmaz mıydı?

OECD ülkeleri arasında en uzun çalışma saatlerine sahip ikinci ülkeyiz. Çok çalışıyoruz; ama ne ev ne araba alabiliyor, çocuklarımızla bile vakit geçiremiyoruz.

İnsan onuruna yakışır bir hayat için ne gerekir? Bu sorunun cevabı, gün geçtikçe hepimiz için daha kıymetli hale geliyor.

Gün ışığına hasret çalışarak emeğinin karşılığını talep eden madenciler ya da İtalyan Lisesi'nde İtalyanlar kadar maaş alamayan öğretmenler… Hepimiz emeğimizin karşılığını, hakkımızı istiyoruz.

TÜİK'in en son yaptığı "İstatistiklerle Aile" araştırmasına göre hanelerin yüzde 21,2'si yoksulluk sınırının altında yaşıyor: Beş aileden biri yoksul. Barınma koşullarına bakıldığında ise her üç aileden biri, standartların altında evlerde yaşıyor: Çatıda sızıntı, nemli duvarlar, kırık pencereler. Nüfusun yüzde 30,2'si de yetersiz yalıtım nedeniyle kış aylarında yeterince ısınamıyor.

Üstelik hepimiz benzer vergiler ödüyoruz. Neredeyse bir maaş kendimize, bir maaş devlete çalışıyoruz. 2024 yılında toplanan vergilerin yaklaşık yüzde 65,8'i KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşuyor; yani devlete sermaye sahiplerinden daha çok katkı sağlıyoruz.

Harcama üzerinden alınan vergi, geliri az olanla çok olan arasında fark gözetmiyor. Marketten ekmek alırken, on kat fazla gelire sahip biriyle aynı vergiyi ödüyorsunuz. Ama siz gelir vergisini maaşınızdan düzenli ödemek zorundayken, o kazancı üzerinden muaf tutulabiliyor.

Dün ve bugün yeni güne uyandığımız gibi yarın yeniden yeni bir güne uyanacağız.

Artık benzer dertlerimiz ile birbirimize daha çok benzemiyor muyuz?

Muhammedin Videosu İçin: https://www.youtube.com/watch?v=LNzyIA9VZ-M